~"Bütün Beyazlar'a yeminim olsun ki! Onlar, bu cehenneme çevirdikleri yeryüzünde kendi ateşlerinde yanacak! Biz ise küllerini savurup, üzerlerine toprak atacağız." DN ÖRGÜT LİDERİ: SAYE BALDEMİR 02/01/2085 00.07 "Çığlıklar, bir melodi misali kulağımızı okşar; gözyaşları, yağmur misali umursanmadan geçerdi bu hayattan. Bazen ellerimiz titrerdi. Sevindiğimizde, çok mutlu olupta ağlamaya başladığımızda, sevinçten yerimizde duramadığımızda..." Histerik bir kahkaha attım. "Özür dilerim, yanlış oldu." Sinsi bir şekilde gözlerimi kıstım. "Korktuğumuzda, ağladığımızda, üzüldüğümüzde... Titrerdi işte bazen." dedim sinirle dişlerimi sıkarken. Karşımdaki hain ile göz temasımı kesip, bakışlarımı titreyen ellerine çevirdim. "Yumruk yaptığın ellerini sıkar karşı gelmeye çalışırsın fakat bedenin izin vermez eylemini devam ettirir. Bir korku, bir zorluk, bir feryat. Bedeninin sana isyan göstergesidir belki de. Katlanamadığının delilidir. Ne kadar tanıdık bir melodi. Sence de öyle değil mi?" Gözlerimi kapatıp dilimi üst dişlerimde gezdirdim. "Aksini düşün bir de hani annelerimizin şu 'mutlu' sonla bitirdiği hikayeler... Gerçeklikten ne kadar da uzak." Çenemi yukarı kaldırarak, gözlerimi iki yanımdaki muhafızlarda gezdirdim, bakışlarını karşılarından ayırmıyorlar saygısızlık etmiyorlardı. "Mutluluk. Çok zor bir kavram, değil mi? Belkide gerçekliğine inanmadığımdandır böyle düşünmem. Masallarda anlatılan 'mutlu son' kavramı yalandı. Sadece bir söyleyişti. Çocukları kandırırlar ve gerçek dünyaya hazırlamaktansa zihinlerini silikleştirirlerdi. Oysa bu yanlıştı. Çikolatadan bulutlar veya pastadan evlerin gerçek olduğu bir evren değildi bizim dünyamız. Sanırım beni tam olarak tanıyamamışsın. İzninle sana kendimi tanıtıyım. Ben Saye Baldemir. Senin liderin. " Ayağa kalkıp, eteğimin altındaki bıçağı kavradığım gibi karşımdaki Beyaz'ın kalbine fırlattım. "İsmini gölgeden alan, karanlığa mahkum kılınan." Masanın etrafındaki insanların ürkmüş yüz ifadeleri bana zevk veriyordu. Gülümsedim. Ellerimi sertçe masaya yaslayıp yeniden odak noktası oldum. "İhanetin affı yoktur, bilmem anlatabildim mi?" Sanki az önce olanlardan ben sorumlu değilmişim gibi masumca etrafımdaki Beyaz'lara bakıyordum, sınırlarını bilmeli ve hadlerini aşmamalılardı. Gece gece yeterince sinirlerim bozulmuştu. Örgütten gelen bir ihbar ile 'saraydan' gizlice ayrılmıştım. Karşımdaki cansız bedenin bir Beyaz olupta Siyahlarla irtibatta olması büyük bir aptallıktı. Aklınca beni, biz Beyaz'ları kandırıyor; bize ihanet ediyordu. Takdir edilesi bir zihni vardı! Çatılmış kaşlarım ile başımı iki yana sallarken, sinirden sesli bir şekilde gülümsedim. Ne yani yakalanmayacağını mı sanıyordu? Korkudan titreyen elleri artık titremiyordu. İki kolundan tutan adamlar yere düşmesini engelliyor, cansız bedenini dik tutmaya devam ediyorlardı. Bu kadar basit bir ölümü haketmiyordu. "Götürün." Dedim muhafızlara emir verici bir ses tonuyla. İkisi de senkronize bir şekilde "Emredersiniz efendim!" dediler ve sözümü ikiletmeden dışarı çıkardılar. Sağ yanımdan bir ses duymam ile ellerimi arkamda birleştirip, sırtımı dikleştirdim. "Efendim, sizin için araç ayarlamamızı ister misiniz?" "Hayır, kendim gideceğim." Dedim, dinmemiş sinirli ses tonum ile. Sandalyemi geriye doğru itekleyip kapıdan dışarı çıktım. Yer altında yaşam yoktu, ölüm kokardı orası. Yer yüzüne çıkmam ile başımı gökyüzüne kaldırıp derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp bir kaç dakika sakinleşmeye çalıştım. Gece, gökyüzünde hüküm sürüyordu yine. Şimdilik. Sokak lambalarının tecavüzcülere yardım edecek derecede işe yaramadığı sokaklarda biraz yürüdükten sonra bir taksi çağırıp beklemeye başladım. Sinirim gökyüzüne baktıkça yatışmıştı. Bir süre sonra taksiye binip, saraya varmadan bir sokak önce durdurmuştum. Taksiciye parasını ödeyip aşağı indim ve yüksek duvarlara doğru ilerleyip topuklularımı çıkardım. Sol elimle duvarı yoklayıp gerekli noktalardan parmaklarımla içeriye doğru bastırdım. Sağ yanımdan duvarın belli bölgeleri dışarı doğru çıkıntı verince zaman kaybetmeden etrafı gözlemleyip biran önce duvarı tırmandım ve arka tarafa atladım. Ayaklarımın üzerinde durmuş bir çizik bile almamıştım. Kolaydı. Ayaklarımın tabanını silkeleyip hızlıca topuklularımı geçirdim. Duvarı eski haline getirerek mini çantamdan kırmızı rujumu çıkardım. Nasıl bir durumda olduğumun bir önemi yoktu rujum her zaman taze kalmalıydı! İşimi bitirir bitirmez etrafı koloçan ettim ve bahçede Siyah amblemli muhafızlara yakalanmamaya çalışarak hızlıca, odamdan aşağı sarkıttığım fakat camın önündeki uzun çam ağacı sayesinde gözükmeyen ipe doğru ilerledim. Tam ağacın altına gelmiş ipe tırmanacaktımki ayaklarım hareketini durdurdu. Odamın camından bir silüetin beni izlediğini fark ettim. Divan Yankı Diren. İçimde bir korku peyda oldu fakat bunu dışarıdan bakan bir çift göz fark edemezdi. Göğüs kafesim daralsa da dik duruşumdan ödün vermedim. Başım, yukarı doğru bir şekilde kilitli kalmıştı sanki. Onun bana baktığı gibi bende ona bakıyordum... Kısılmış gözleri ve arkasında birleştirdiği elleri ile ürpertici bir his verdiği doğruydu. Bir süre sadece bakıştık, dile getirmiyor olabilirdik fakat içimizden çok şey geçirdik. Saniyeler sonra adım sesleri ile birinin bu tarafa doğru yaklaştığını fark ettim. Kalbim göğüs kafesimi delercesine atarken başımı çevirip bahçeyi kontrol ettim. Yaklaşan gölgeyi görmem ile camda benimle aynı yere bakan Veliaht'a bir bakış attım. Gözlerini bana çevirmeden arkasını dönüp odamın içine doğru ilerledi. Bu da ne demek oluyor? Düşünecek vaktim yoktu. Tereddüt etmeden topuklulularımla zorla da olsa ipi tırmandım ve bedenimi camdan içeri attım. Hızdan ve yakalanacağım korkusundan sırt üstü düşmüştüm. Eteğim toplanmıştı fakat şuan bunu düşünecek durumda değildim. Yerimde doğrulup ipi yukarı doğru çektim ve görüş açısından kaldırdım. Bu kadar dikkatsiz olmamalıydım! İçime derin bir soluk çekerken gözlerimi kapattım ve rahatlayarak sırtımı geriye doğru bıraktım. Veliaht! Hızla gözlerimi açıp doğruldum. İfadesiz gözlerini bedenimde gezdiren Veliaht, kollarını arkada birleştirmiş ve gözlerini kısmıştı. Kapıdan içeri nasıl girmişti? Kitlediğime emindim... Yutkundum ama korkumu belli etmedim. Aradan saniyeler geçti tek bir kelime etmedik fakat zihinlerimiz yine çok şey konuşmuştu. Dile gelmedi belki fakat infaz emrimi vermiş misali yüz ifadeleri keskindi. Uzun süren bir sessizliğin sonunda arkasını dönüp tek kelime bile etmeden çıkıp gitti... O gitti...Gitti ve sanki cesedimin kokusu odaya sinmişti... ~~~ Üç buçuk saat sonra... Akıl insanın pusulası idi, ona itaat edip etmemek ise beden dilinin asi tarafına bağlıydı. Ya seni doğru yöne ilerletirdi ya da zıt kutuplara meydan okuyan bir asî oluverirdi. Akıl hep yön gösterendi. Yönümün neresi olduğunu düşünecek durumda değildim. Ne aklımı kullanabiliyordum ne de bedenimi. Ellerim tavandan aşağı sarkan zincirlerle asılmış, kafam öne düşük bir vaziyette soluklanıyordum. Ne kadar süredir burada olduğumu ya da buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyordum.Emin olduğum tek şey bedenimin akıl almaz bir acıda sürüklendiğiydi. Buz gibi soğuk bir suyun başımdan aşağı dökülmesi ile gözlerimi araladım. "Uyan!" Diye bağırıp, başımı saçımdan geriye doğru çeken adama, karşı koyamıyordum. Boynum geriye doğru yatmış iken dudaklarımdan dökülen kelimeler bir oyunbazın vurdum duymazlığını yansıtıyordu. "Kalbimi kırdığını söylemeden edemeyeceğim." Dedim üzülmüş rolü yaparak. Dudaklarımı aşağı doğru sarkıttım. "Saçlarıma daha yeni bakım yaptırmıştım." Nazlı halime afallamış adam şaşkınca bana bakıyordu. Kendini hemen toparlayıp yeniden kaşlarını çatması ile sırtıma kırbacı indirmesi bir oldu. Sekiz dedim içimden. Başım öne doğru düştü, dişlerimi sıktım. Hayır bağırmayacaktım. Avuç içlerim sıkılmaktan karıncalanmaya başlamıştı. Gözlerimi sıkıca yumdum. Dokuz... Karnımdan yükselen yüksek voltaj ile titremeye başladım. Elektrik veriyorlardı. Voltajı yükseltmiş olacaklar ki titremelerim çoğaldı. Dudaklarımdan firar eden iniltimin tek suçlusu bendim. Acım katlanılamaz seviyedeydi. Voltaj kesildiğinde sesli bir nefes verdim. Derin derin soluklandım, odada nefes alış verişlerim duyuluyordu. Gözlerimi aralayıp karşı duvarda ifadesiz bakışları ile beni izleyen Veliaht'a baktım. Rahmim kasılıyordu ağrım her geçen saniye artıyordu. Gözlerinin içine bakarak gülümsedim. "Kime çalışıyorsun!" Solumda duran muhafızın kulağımın dibinde bağırması ile yüzümü buruşturdum. Yine saçlarımı geriye doğru çekmişti. "Hadi ama... Boğazına yazık niye bağırıyorsun?" Dedim çocuğunu azarlayan anne adesıyla. On... Sırtımdan yere doğru süzülen kan damlaları, minik bir su birikintisini andırıyordu. Yanaklarımın içini ısırıyordum. "Söyle!" Diye bağırdı yeniden. Beynim uyuşmuş vaziyetteydi. Ne kadar zamandır buradaydım bilmiyordum. Emin olduğum tek şey Veliaht'ın gidişinin ardından muhafızların beni zorla zindana getirip zincirle ellerimden bağlamalarıydı. Veliaht arkamda ki muhafıza bir baş hareketi yaptı. Muhafız emri ikiletmeden demirlerin ardına çıkıp gözden kayboldu. Yavaş adımlarla bana doğru ilerleyen Veliaht'ın ayakkabılarına bakıyordum başım öne düşmüştü. Bedenim pes etmek üzereydi fakat buna izin vermezdim. "Kendini çok güçlü sanıyorsun. Öyle değil mi Saye?" Parmakları çenemden tutup başımı yukarı doğru kaldırdı. Göz bebeklerimin odak noktası şimdi onun gözleriydi. Oysa zihnim kasıklarımdakı sancılara odaklanmıştı. Gözleri koyu bir hale geldi. Çenemdeki eli sıkılaştı. Sert bir sesle devam etti. "Seni öldürmeyeceğim." Dedi. Halbuki kendimi buna hazırlamıştım. Kanun gereği infaz emrimi vermeliydi. İhanetin affı olmazdı. Kaşlarım şaşkınlıkla yukarı doğru kalktı. "Bana siyah olduğunu kanıtlayacaksın." Kaşlarını çatmıştı, otoriter sesinin ürpertici olduğunu inkar edemezdim. "Bir ihanetini daha görürsem..." Demesi ile elleri çenemi kırmak istercesine sıkmıştı. Gözleri en koyu halini aldı. Sanki kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Yüzünü yüzüme doğru yaklaştırıp gözlerini kıstı. "Bana yaşamak için yalvarırsın." Dedi fısıldayarak ve çenemi sertçe bırakıp doğruldu. Demirlere vardığında kollarını arkasında birleştirip başını hafifçe sağa çevirdi. "İyileşmeye bak güzel kız... " Dedi ve ardına bakmadan çıkıp gitti. Bilincim kapanmak üzereydi. Neden beni yaşatmıştı? Karşısında dilim lal oluvermişti ve bunun sebebi bendim! Sancım gitgide artarken gözlerim kararıyordu. Zaman geçtikçe silikleşen görüntülerden hatırladığım tek şey iki muhafızın içeri girmesiydi. Beni çözmeleri ile kendimi yerde bulmuştum. Bacaklarım tutmuyordu, gözlerim artık tamemen karanlıktı. Dakikalar sonra... Yatağın yumuşaklığını bedenimde hissetmem ile hafifçe gözlerimi araladım. Muhafızlar beni odama getirmiş ve çıkarken kapıyı kitlemişlerdi. Uzaklaşan adım sesleri başımda nöbet tutmayacaklarını gösteriyordu. Odada yalnızdım. Başımı kaldırıp duvardaki ihtişamlı saate baktım. Dördü on iki geçiyordu. Rahmimdeki yeni bir sancı ile acı ile inledim. Kollarımı karnıma sararken bacaklarımı yataktan aşağı sarkıtmıştım. Yanaklarımdan süzülen damlalar uzun süren tutsaklıklarına inat durmaksızın devamlılığını sürdürüyordu. Omuzlarım sarsıldığında sırtımdaki yaralar gerilmişti. Bu seferki göz yaşlarım sırtımın acısı içindi. Burada kimse yoktu, göz yaşlarımı kimse göremezdi. Dış dünyada ne kadar güçlü olsamda kendi iç dünyamda bir o kadar çocuk ruhluydum. Ağlıyordum çünkü canım çok yanmıştı. Ağlıyordum çünkü çocuklar canı yandığında ağlardı. Avuç içlerime çevirdim bakışlarımı. Tırnaklarım minik kesikler açmıştı. Daha çok ağladım. Kimse beni duymazdı zaten. Ay'ın ışığı odada yok denilecek bir loşluk yaratıyordu. Bacaklarımın arasında hissettiğim ıslaklık ile bakışlarımı aşağı indirdim. Oturduğum yatakta hafifçe bacaklarımı araladım. Kırmızılık vardı. Gözlerim korku ile açıldı. Rahmimden kan akmaya başlamıştı ve gittikçe artıyordu. "Hayır hayır..." Diye fısıldadım bir elim dudaklarımı örterken. Göz yaşlarım daha da arttı. Acıyla ayağa kalktım, bir şey yapmalıydım. Bir şeyler ters gidiyordu. Kapıya doğru karnıma sarılarak ilerledim. Yavaştım ama daha hızlısına sancılarım izin vermiyordu. Nihayetinde vardığımda kitli olduğunu bildiğim halde kapıyı açmayı denedim. Olmayınca kapıya vurmaya başladım. Açmaları lazımdı! Bağırdım biri sesimi duysun diye. Çığlık attım. Ağlamış halde olmam şuan için önemli değildi. Rahmimde bir sıkıntı vardı ve yumurtalıklarıma zarar gelmesinden korkuyordum. "Hayır." Dedim içimden, düşündüğüm şey olamazdı. Kapıya vurmaya devam ettim. Defalarca açmaları için bağırdım fakat ne gelen vardı ne giden... Başım dönmeye başlamıştı gözlerim yine kararıyordu. Boğazım bağırmaktan tahriş olmuştu sesim bir süre sonra kısılmıştı. "Hayır! Lütfen..." Dedim iniltili sesim ile. Alnımı kapıya yasladım. Düşündüğüm şey olamazdı, olmamalıydı! Saniyeler sonra bedenim zeminle buluştu. Bir elim karnımda dururken diğer elim ile gözlerimi örtmüştüm. Göz yaşlarımı görmesinlerdi. Kimse gelmedi. Sadece ben vardım. Sesimi de duymadılar. Zaten hiçbir zaman duymamışlardı. Sonrası karanlık. Hemde zifiri... ~~~ 20 yıl önce Saye 5 yaşındayken, "Anne! Hadi gel. Beraber banyo yaptıralım!" Küçük Saye annesinin elini tutmuş mutfaktan banyoya götürüyordu. Sevgi hanım tebessümle kızının oyununa adapte olarak onunla beraber ilerledi. "Bak anne bebeklerim çok kirlenmişler!" Sevinçle annesiyle konuşuyor yerinde duramıyordu. Annesi küvete su doldurup Saye'nin oyuncak bebeğini kucakladı. "Evet annecim kirlenmiş. Yoksa yine gizlice bahçeye mi inmiş?" Dedi şaşırmış gibi yaparak. Saye birkaç saniye düşündükten sonra, "Evet anne çamurla oynamış. Hiç sözümü dinlemiyor!" Dedi sinirle. Sevgi hanım tebessümle baktı kızının sinirli haline. Oyuncak bebeği beraber yıkayıp giydirdiler. Beraber yemek yedirdiler Saye uyuduğunu söyleyerek sessizce salona ilerlerken peşinden gitti. Babası kızının koltuğu bıraktığı oyuncak bebeğe bakıp gülümsedi. Saye babasına dönüp fısıldayarak. "Televizyonun sesini kıs baba Luna yeni uyudu." Dedi. Hakan bey, kızının oyununa adapte olup televizyonun sesini kıstı. "Aferin benim güzel kızıma." Dedi. Kıkırdadı Saye, yüzüne gelen sarı saçlarını geriye iterken. Gülümseyerek dizine çıkmaya çalışan kızını kucakladı Hakan. Saçlarından öpüp içine derin bir soluk çekti. "Büyüdüğünde çok güzel anne olacaksın..." Diye kızının kulağına fısıldadı. Bir yandan da saçlarını okşuyor, ilgisini eksik etmiyordu. Karısına bakıp sırıtarak göz kırptı. Kapının pervazına omuzunu yaslayan Sevgi hanım; kollarını göğsünde bağlamış, ailesini dudaklarındaki tebessüm ile izliyordu. O anı zihnine kazımıştı. Bu anıları da unutmak istemiyordu. Yüzünü yukarı kaldırıp kocaman gülümsedi Saye. "Olurum değil mi baba? Hemde bir sürü olur değil mi? Hepsine bakarım ben!" Dedi çocukça bir heyecanla. Kızının düşüncelerine gülümsedi Hakan. "En güzel anne sen olursun kızım..." ~~~ Günümüz... Zihnimde yaşananlar silik silikti. Beyaz renginin öne çıktığı bir odada, çift kişilik bir yatakta uzanıyordum. Etrafı kolaçan eden gözlerimi, bana bakan şifacı kadınlarda kenetledim. Neden buradaydım? Kasıklarımda hissettiğim sızı ile ellerim karnıma gitti. Çarçafın altındaki bedenimin, bel hizamdan aşağısı çıplaktı. Bunu tenime değen örtüden anlayabilmiştim. "Nasıl hissediyorsunuz efendim?" Saygısını koruyordu çünkü bütün ülkeye ismim duyurulmuştu. Malum evleniyordum.... Ellerimi yatağa yaslayıp doğrulmaya çalıştım. Şifacıların ikiside üzerime doğru telaşla geldi. "Hayır efendim dinlenmeniz gerekiyor!" Sızı daha da artmaya başlamıştı. Hâlâ ne bir cevap veriyor ne de bir soru soruyordum. Saniyeler içinde yaşananlar zihnime doluştu. Derin bir soluk çektim içime. Başımı hızla geri kaldırıp şifacılara baktım. "Ne oldu bana? Bir sıkıntı var mı?" Sesim telaşlı çıkmıştı. Bir an önce kanamamın nedenini söylemelilerdi. Şifacılar iki yanımda seslerini çıkarmadan başlarını eğdiler. Korkum gittikçe artarken artık sakin duramıyordum. "Söylesenize!" Kaşlarımı çatarak, uyarılarına aldanmadan dikleştim aynı zamanda bir elim ile çarçafı sıkıyordum. Sırtımda hissettiğim sargı bezlerinin dokusu yarama da baktıklarını kanıtlıyordu. Şifacılardan biri bağırmam ile konuşmaya başladı. "Efendim..." Dedi ve biraz duraksayarak diğer şifacıya baktı. "Söyle!" Diye bağırdım tekrardan. Sesimin kuvveti beni bile şaşırtmıştı. Başını yere eğip göz temasını kesti. Onun yerine diğer şifacı söze atıldı. "Buraya getirildiğinizde çok fazla kanamanız vardı. " Başımı ona çevirerek dinlemeye başladım. "Uzun uğraşlar sonucu kanamayı durdurduk. Yalnız..." Dedi ve duraksadı sanki söylemekte zorlanıyordu. Sertçe yutkundum. "Hayır." Diye fısıldadım. Düşündüğüm şey olmalıydı. Şifacı gözlerini kaçırarak sözüne devam etti. "Yüksek voltaj sebebiyle yumurtalıklarınız hasar görmüş yani... Gebe kalmanız artık imkansız efendim." Ellerim titremeye başladı sanki nefes alamıyordum. Başımı iki yana sallamaya başladım. Bir yandan da sayıklıyordum. Sakin olmalıydım. Yeni bir krizin eşiğindeydim. "Hayır..." Diye fısıldadım. "Olamaz. Hayır, yalan söylüyorsun!" Diye bağırdım. "Olmaz! Olamaz ne demek imkansız!" Omuzlarım sarsılmaya başladı göz yaşlarım izinsizce akmaya başlamıştı. Hiçbir zaman anne olamayacaktım. Şifacılardan biri beni sakinleştirmeye çalışıyordu diğeri ise kapıdan hızla çıkmış başka bir şifacıya sesleniyordu. "Sakinleştiriciyi getirin!" Koşuşturma sesleri kulaklarıma doldu. Göz yaşlarım arasında çığlık attım. Başımı hâlâ iki yana sallıyordum. "Hayır! Yalan söylüyorsun!" Titremelerim arttı yataktan inmeye çalıştıkça şifacı kadınlar beni durdurmaya çalıştı. Defalarca çığlık atıp bağırdım. Göz yaşlarım görüş açımı kısıtlıyordu. Dakikalar sonra içeri koşturarak şifacı kadın girdi bunu omuzlarındaki amblemden anlayabiliyordum. Hemen ardından yavaş adımlarla Veliaht da girdi. Şifacı kadın, elindeki iğneyle hızla üzerime yürüdü. Debelenmemden dolayı çarçaf karnımın üzerinde toplanmış bacaklarım açığa çıkmıştı. "Hayır!" Diye bağırdım ağlamalarımın arasında. Veliaht kapının girişinde beni izliyordu. Yüzünde mimik oynamıyordu. Sanki bu durum umurunda bile değil gibiydi. "Bırakın beni!" Şifacılar zorla geri yatırıp yan bir şekilde tuttular. Kalçamda hissettiğim sızı ile iğneyi vurduklarını anlamış oldum direnmeyi bırakıp yatağa gömüldüm. Ellerimi karnıma bastırırken yüzümü yatağa bastırıp göz yaşlarımı gizliye aldım. "Hiçbir zaman olmayacak." Diye inledim. Şifacılar yeniden üzerimi örttü. İlaç damarlarımda dolaştıkça bedenim uyuşuyordu. Zaman ilerledikçe uyku ağır basmaya başladı verdikleri ilacın etkisi olmalıydı. Hareketlerim durdu. Göz yaşlarım durdu. Cama vuran yağmur damlaları hızını arttırdı. Hava daha da karardı sanki. Şiddetli dalgalar kıyılara yıkım etkisi yaratacak derecede sert vurdu. Karadeniz Saye için yas tuttu. Dağlara sis çöktü göz gözü görmeyecek hâle geldi. Dağlar, Saye için yas tuttu. Güneş ısısını geri çekti. İnsanlığı soğuğa mahkum kıldı. Güneş Saye için yas tuttu. En büyük hayalim anne olmaktı. Belki şimdi değil ama her şey son bulduğunda mutlu bir ailem olsun isterdim. Cenneti yaşatacaktı o minik bana. Bana yaşam verecekti. Eğer dikkatsizliğim yüzünden Veliaht'a yakalanmasaydım bunların hiç biri olmayacaktı. Tarihler 2 Ocak 2085'i gösterirken Saye günlüğünü açtı ve bir kaç cümle ile o günü sonlandırdı.
Bölüm 6
2. BÖLÜM - ÇALINMIŞ CENNET
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.