~"Belki de kaybedeceğimi bildiğimdendir bu kadar çırpınmam." 20 Yıl Sonra 01/01/2085 - 03.07 Belirsizlik insanı intihara sürükleyebilecek kadar güçlü bir kavram. Ölüm ile kalım arasındaki o araf denilen yerdesin. Cellat emrini verdi ama hala ölmedin. Göz kapakların aralandı, yanaklarından süzülen damlalar seni güçsüz gösterirken; bunun aksine zihnin savaş isteyip ölüm emrini verdi. Beden ile zihin arasındaki çelişki belki de en büyük belirsizlikti. Bedenim, zihnime ihanet ediyordu. Derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalıştım. Sımsıkı yumduğum gözlerimi yavaşça araladım. Masanın üzerindeki beyaz ve yeşil renklerinden oluşan örgüt bayrağına baktım. D ve N harfleri iç içe geçmiş, bütün asilliği ile karşımda duruyordu. Gözlerim bayraktan imza kağıdına kaydı. Titrek bir nefes alıp, uzun dikdörtgen masanın etrafında oturan örgütün en yetkili kişilerinin gözlerinde başka bir çare aradım. İmza atmamı bekliyorlardı. Saatlerdir tartışılan örgüt toplantısı bir sonuca varmıştı.
DN örgütünün kurucusu Saye Baldemir, ülke Veliaht'ı Divan Yankı Diren ile evlenecek ve örgüte bilgi sızdırarak kaleyi işten fethedecek.
Kalemi elime alıp kağıda doğru yaklaştırdım. Düşmem Nidahen yazdım el yazısı ile. Altına zikzak çizip köşesine nokta koydum. Sadece iki saniyede geleceğimi kendi ellerimle belirledim. Anlaşma yapılmıştı. Bu gece yapılan baloya katılacak ve Veliaht Prens'in kendine eş olarak seçeceği kadın olmaya çalışacaktım. Kabul etmiştim çünkü bazen yapmalıydı insan. Sonunu bildiği bu yolu yürümeli ve kendini bazen feda etmeliydi. Tek bir kişiye karşın tüm örgüt kurtulacaktı. Örgüt lideri olarak; masanın en başında oturduğum sandalyeyi geriye itekleyip, ayağa kalktım. Çenemi yukarı dikip ellerimi arkamda birleştirdim.Benim ayağa kalkmam ile masanın sağında ve solunda oturan yetkililer de ayağa kalktı. Dudaklarımı aralayıp masanın üzerinde hafifçe sallanan sarı ampulü lambaya baktım, karanlık bir yer altı odasındaydık.
"Öneriniz kabul edildi, çıkabilirsiniz." demem ile herkes kapıdan dışarıya çıkmaya başladı. Son kişi de çıkıp gittikten sonra, kapıyı kapatıp sırtımı kapıya doğru yasladım.En doğru karar buydu, yapmalıydım. Yavaşça yere doğru çökerken, altıma giydiğim siyah mini eteğim sıyrılmıştı fakat bu durum şuan umurumda bile değildi. Ülke yönetimi, kadınların açık giyinmesini istemiyordu. Hatta birçok kadın buna cüret bile edemiyordu. Yönetime göre bir erkeğin, kadına cinsel istismarı erkeğin değil kadının suçuydu. Kadın onu tahrik etmeseydi, erkek ona dokunmazdı. Yönetim böyle diyordu. Biçimsiz vücutlarını sarmak için kat kat giyinen kadınların aksine ben mini etek giyer ve üzerime yapışarak bütün vücut hatlarımı oldukça belli eden dekolteli gömlekler giyerdim. Cüretkar bir kadın olduğumu inkar edemezdim. Ellerimle gözlerimi kapatıp dirseklerimi, kırdığım dizlerime yasladım. Gözlerimi kapadığımda aklımı az önce attığım imzanın görüntüsü geldi. Kader sanki beni uyarmaya çalışıyordu. Geri dönüşü olmayan bir yola adım atmıştım bugün. Kum saati ters çevrilmiş, kum taneleri akmaya başlamıştı. Soyut ipler boynumu sararken, cellat sanki beni öldürmek değil işkence çektirmek istiyormuşçasına bir türlü canımı almıyordu. İçimdeki papatyanın bir yaprağı daha soldu. Gövdeden ayrılıp rüzgara karıştı. Bizi bırakıp giden herkes gibi, onlar da gidip kurtulmayı seçti... ~~~ 18.59 Kapıdaki görevlinin seslenmesi ile karşımdaki boy aynasından son kez üzerimdeki elbiseye baktım. İnce iplikleri omuzumdan geçip boynumdan dolanıyordu. Göğüs oluklarımı oldukça belli ediyor olması umrumda bile değildi. Elbisenin kumaşı koyu kırmızı bir satenden oluşuyordu. Dizlerimin bir karış üzerinde biten ön kısmının aksine elbisenin arka tarafı yere doğru ters V şeklinde uzanıyordu. Saçlarımı kabarık buklelerden oluşan bir topuz yapmıştım. Kabarık duruşu çoğu kadının üzerinde zıt bir görüntü verirken benim üzerimde oldukça tehditkar duruyordu. Alnımın üzerinden bukle halinde aşağı sarkan kahküllerimin kıvırcık görüntüsü, yüzüme hoş bir hava katmıştı. Saçımın üstünü topuzuma kadar 'was'lamıştım. Kulağımdaki deliklerden aşağı doğru uzanan kan kırmızısı inciler elbisemi çok güzel tamamlıyordu. Kırmızının en parlak renginden bir ruj sürmüş, gözlerimi olduğundan daha çekik gösteren eyeliner ve yanaklarıma renk veren allık ile adeta peri masalarından fırlamış prenseslere benziyordum. Ayak bileklerimin yirmi santim üzerine kadar bacaklarımın etrafını saran iplere sahip siyah topuklularımın bağcıklarını kontrol edip mini el çantamı elime aldım. Kombinimin aksine o, masumluğu simgeleyen beyaz rengini taşıyordu. Kapıya doğru ilerleyip, yavaşça kapının tahta duvarına iki defa tıklattım. Takım elbiselerinin içindeki korumalar, kapımı açıp yolumdan çekildiler. Önümdeki uzun kırmızı halıda ilerleyip, dışarıda beni bekleyen siyah SUV model arabalar doğru yol aldım...
~~~
19.15 Dilden çıkan her sözcük anlaşılmak isterdi. İnsan dile getirirdi ve dinlenilmek isterdi. Fısıltılarımız, haykıramadığımız gerçekler; çığlıklarımız, el uzatılmayacağını bildiğimiz halde pes etmediğimiz yardım nidalarıydı. Büyük ihtişamlı şatonun çift taraflı kapısından içeri girdiğimden beri bütün gözler üzerimdeydi, hissediyordum. Düşündüğüm gibi kadınlar, bedenlerini gizleyen elbiseler içerisinde süzülüyordu. Onların aksine cüretkar elbisem misafirlerin dikkatini çekmişti. Tıpkı Kral ve Veliaht'ın dikkatini çektiği gibi... Yüzümdeki tebessümün sebebi etrafımdaki erkeklerin bana dokunmaya cüret edememeleriydi. Hoş, denerlerse idam ettirileceklerini bilmeleri güzeldi. Kral'a saygısızlık kabul edilemez bir yargıydı. Madde 1098:Kral'a karşı yapılan her bir kötülük, ölçüsü gözetmeksizin idam cezasına çarptırılacaktır. Davetkar gözlerimi Veliaht'ın üzerine gezdirdim. Elbisemin dalgalı etekleri, oturduğum gösterişli sandalyede bacak bacak üzerine atmam ile uçuşmuştu. Gözlerim arsızca Veliaht'ın üzerinde gezindi. Kıstığı çekik, siyah gözleri ile o da beni süzüyordu. Yaklaşık 1.90 diyebileceğim bir boya ve yapılı bir vücuda sahipti. Pembe dudakları beyaz tenine uyum sağlarken, siyah saçları dudaklarının aksine kendisini oldukça belli ediyordu. Köşeli çene hatları yüzüne soğuk bir hava katıyor, sert yüz hatlarına ayrı bir gerilim veriyordu. İçimde ürpertici bir his uyandırmıştı. Ona bakınca gerildiğimi hissetmiş gibi ukala bir tavırla dudakları iki yana kıvrılmıştı. Zihnim izinsizce, olası bir karşı karşıya gelme durumunda onu yenebilme ihtimalimi hesapladı. Teke tek bir rövanşta onun dikkatini bozarak yenebilirdim aksi takdirde kafam büyüklüğünde pazuları beni kolayca yere serebileceğini kanıtlar nitelikteydi. Güzel bir bedene sahipti inkar edemezdim fakat kartlarımız bizi düşman gösterirken onu arzulaman büyük bir aptallıktı. Ela gözlerim, Veliaht Prens'e tehditkar bakışlar atarken; Veliaht, yavaşça yerinden doğruldu. Üzerime doğru yaklaştığını fark edince, hatlarımı oldukça belli eden bacaklarımı tekrar eski haline getirip dizlerimi ve ayaklarımı birleştirdim. Saygıda kusur edemezdim. Tebessümüm dudaklarımda yayılırken, salondaki misafirlerin odak noktası olduğumu bilmek mutluluğumu pekiştirmişti. Kral tahtından oğluna ve yanına ilerlediği kadına bakıp, müzipçe sırıttı. Varis eşini seçmişti. Herkes sadece dakikalar önce gelen bir kadına ilerlediği için sinirli homurtular çıkarırken, ben ise kendimden emin bakışlarımı Varis'in üzerinden ayırmıyordum. Çenemi yukarı dikip plan 1'in başarı ile geçmesini kendimce kutladım. Plan 1: Veliaht'ı tahrik et. Veliaht gözlerini cürretkar bir şekilde yüzümde gezdirirken, bir elini beline yaslayıp diğer elini göğsüne koydu ve gözlerini kapatıp önümde saygı ile eğildi. Yeniden doğrulup göğsünde tuttuğu elini bana doğru uzattı. Arkada hoş bir melodi kulakları tırmalıyordu. "Leydim." Demesi ile tuttuğum nefesimi bıraktım. Sert mizacı kadar sesi de bir o kadar tüylerimi diken diken ediyordu. "Bu dansı bana lütfeder misiniz?" Tanıdığım birçok erkeğin aksine sesi son derece pürüzsüzdü. Siyah diyebileceğim koyulukta bir kahverengiye sahip gözleri, hafifçe kısılmıştı. "Şerefle majesteleri." Diyerek uzattığı elinin üzerine elimi koydum. Parmakları sahiplenircesine bir anda elimi elinin içinde hapsetmişti. Yavaşça ayağa kalkıp, çantamı ihtişamlı, beyaz sandalyenin üzerine bıraktım. Ellerimiz bedenlerimizin arasında, yan yana sahneye doğru ilerleyip dans için konumlarımızı aldık. Halk sahneyi boşaltmış ve bize yer açmıştı. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra daha naif bir melodi çalmaya başlamış, ışıklar kısılmıştı. Veliaht, hafifçe eğilip elini öne doğru uzatınca dansa adepte olmaya çalışarak hafifçe dizimi kırıp sol elimle elbisemin eteğini saygı ile kaldırdım. Diğer elim ile Veliaht'ın bana doğru uzattığı elini kavradım. İkimiz de senkronize bir biçimde doğrulup boşta kalan ellerimizi kendi sırtımıza yaslayıp, aynı anda müziğin ritmine uyarak ülkenin geleneksel dansını yapmaya başladık. İkimiz de birer adım atıp sol omuzlarımızı hizaladık ardından bir geri adım atıp bir daha ileri atıldık ve bu sefer de sağ omuzlarımızı hizaladık. Veliaht, beni bir kez daha kendi etrafımda döndürüp sırtımı kendi göğsüne yasladı. Elleriyle belimden kavrayarak beni havaya kaldırdı. Ona uyarak kollarımı yuvarlak bir görsel yaratacak şekilde ayarladım ve iki yana doğru açtım. Kendi etrafında beni bir tur döndürdükten sonra bedenimi yere bıraktı... ~~~ İhtişamlı dansımız, Veliaht'ın beni geriye doğru yatırması ile son bulmuştu. Etraftan alkış sesleri yükselirken; Veliaht'ın gözlerinin en derine bakıyor, gözlerinden her şeyi öğrenmek istiyordum. Öğrenmek ve bu durumdan kurtulmak... Öğrenmek ve evlenmek zorunda kalmamak. Kralın tahtından inip sahneye doğru ilerlediğini fark edince, ikimiz de doğrulup birer adım öne çıktık. Bakışlarımızı birbirimizden ayırmıyorduk. Kral, sahnede önümüzde durup gururla oğluna baktıktan sonra, başını etraftaki halka doğru çevirdi. "Geleceğin Kral ve Kraliçe'sine!" Dedi ve elindeki içki dolu bardağını havaya kaldırması ile herkes elindeki içki dolu bardaklarını havaya kaldırdı. "Kral ve Kraliçe'ye!" Diye hep bir ağızdan bağırdılar. Hemen ardından kuvvetli bir alkış tufanı daha kopmuştu. Çakışan kadehler ve her şeyden habersiz gözlerimize bakan halk, bizim için eğleniyor, renkli çalgılardan çıkan sesler ile geleneksel danslar sergiliyordu. Bir süre sonra sahnenin tam karşısında bulunan, çift kişilik, altın ve koyu kırmızı renklerinden oluşan tahta doğru ilerleyip sakince oturmuştuk. Göğüs kafesimin daraldığını hissediyordum. Sanki yanlış bir şeyler oluyordu, sanki yanlış yolda ilerliyordum. Dışarıdan güçlü gözüken bedenim zihnimin aksini yansıtıyordu. Dışarıdan her ne kadar güçlü bir zırh gibi gözüksem de içeriden bir o kadar duygusaldım. Yere oturup ağlayacak durumdasın Saye... Kes sesini iç ses! Korktuğumu hissetmiş gibi bakışlarını yanında oturan bedenime çeviren Veliaht, korkumdan zevk alırcasına gülümsemişti. Gözleri, sanki planını teker teker uyguluyormuşum gibi kendinden emindi. Yutkunmam ile gülümsemesi bütün yüzüne yayıldı. Dudaklarının aksine kaşları sinirliymişçesine çatılmıştı. Kadınsal sezgilerim, geri dönüşü olmayan bu yolda yıpranacağımı söylüyordu. Bizim onlara kurduğumuz tuzaktan haberleri varmışçasına bize karşı bir oyun kurmuşlardı sanki. Biliyordum geri dönüşüm yoktu. Kendime gelmeli ve planımız doğrultusunda ilerlemeliydim. Sadece sezgilerimle bu yolun sonunu kafamda kuramazdım. Daha yeni başlıyorduk, Veliaht'ın beni korkutup yanıltmasına izin vermiyecektim. Belki bugün geleceğimin kaderini değiştirmiştim ama bu beni yıldıracak bir unsur değildi. Düşmanından daha güçsüz olmak seni yenilgiye sürüklerdi fakat düşmanın her adımını önceden bilmek seni zafere götürürdü. Hissediyordum bir şeyler oluyordu. Bu ülkeyi yıkacaktık, fakat biz de yıkılacaktık. Onları bir oyuna dahil etmiştik, fakat sanki onlarda bizi bir kumara dahil etmişti. Deneyimsiz olduğum bir yola adım atmıştım bugün. Sonuçta her gün evlilik kararı almıyordum! Bu kumarı ya kazanacak ya da kaybedecektik. Hayır geri dönüşümüz yoktu, çünkü evren geleceğimizi silip yenisini yazmıştı bile... Hayır geri dönüşüm yoktu, çünkü enkazın içine kendi isteğim ile girmiştim ve bir el uzatılmazsa kurtuluşum yoktu... SAYE BALDEMİR'DEN 01/01/2080 İçimdeki papatyanın bir yaprağı daha solmuştu bugün. Güneş doğmamıştı çünkü gece hükmediyordu gökyüzüne. Hayır, ben bugün kaybetmedim ışığımı, benliğimi... İhanet ön görülemez bir yargıydı ve ihanetin affı olmazdı. Doğduğum gün bile ikilime düşüp bulutun arkasına gizlenen güneşin, diğer günlerde çıkıp kendini öne sürmesi büyük bir aptallıktı. Çünkü ben o gün bedenen dünyada var olsam da, ruhum gökyüzüne yükselmişti bile. Hayır, ben ışığımı kaybetmedim. Güneş oldum ve herkese gösterdim. Hayır, ben benliğimi kaybetmedim. Gece oldum ve ona ihanet ettim. SAYE BALDEMİR