Sabah yine cırtlak sesli yardımcım Mai tarafından kaldırıldım. Sabahları odaya sanki şafak operasyonu yapmaya geliyormuş gibi geliyor. Bir yandan odamın asla açmak istemediğim perdelerini açıyor, bir yandan da bana kalkmam için yalaka ve ukala ses tonuyla sesleniyordu: "Prensesim, lütfen kalkın. Daha yapacak çok işimiz var!" diyor ama ben onun cırtlak sesine rağmen gece geç saatlere kadar kitap okuduğum için gözlerimin altı morarmış ve açılmıyordu. En sonunda yanıma gelip yorganı üstümden attı, beni biraz salladı. O kadını annemin hala saraya nasıl aldığını düşünüyordum. En sonunda istemeye istemeye ayaklarımı yere sürüyerek banyoya doğru ilerledim. Aynanın karşısına geçtim ve kendime bir baktım. Belime kadar gelen siyah saçlarım dağılmıştı. Gözlerim yemyeşildi ama göz altlarımdaki morluklarla bir araya gelince bana göre güzelliği artıyordu. Vücuduma baktım. Abim yani kraldan ve hizmetçilerden sakladığım bıçak ile kestiğim yara izlerim orada duruyordu. Onun dışında vücudum kusursuzdu. İnce belim, bembeyaz tenim, birbiriyle orantılı bacak ve kollarım...
İnsanların bana neden sürekli aşık olduğunu her aynaya baktığımda hatırlıyorum. Ama insanlar sadece görünüşüme aşık. Kişiliğimi ise beğenen tek bir insan bile tanımıyorum. Çünkü ben 8 yaşında babam canavarlar tarafından öldürüldüğünden beri kaba ve sert biri olup abime benzemeye başladım. Onun öncesinde ise herkesin dediğine göre Dünya'da görüp görebileceğiniz en ama en tatlı kızmışım. Herkese yardım eder, onlara hediyeler dağıtır, konuşup sohbet edermişim. Şimdi ise hiç kimse umrumda değil, insanlarla sadece mecbur olduğumda konuşuyor, kaba ve sert davranmaya başlamışım.
Mai, saçımı ve makyajımı yaptıktan sonra hızla yemek odasına doğru ilerledi. Abim Haru kahvaltı yapmak için beni bekliyor ama burnundan ateş çıkıyordu. Geç kaldığım için sinirlendiği belliydi. Özür dileyip abimin yanında bana ayrılan özel yere oturdum. Abim de yerine kendine özel yapılmış kırmızı kenarları altın işlemeye kaplanmış yerine oturdu.
Abime göz ucuyle baktım. Dalgalı kahverengi saçları her zaman ki gibi gözlerinin önüne getirmişti. Üstünde koyu yeşil bir takım vardı.
Kahvaltıyı yapmaya başladıktan bir kaç dakika sonra içeri abimin en iyi yardımcılarından Ichiro girdi. Soluk soluğaydı. Koştuğu her her halinden belli oluyordu. Kendini çeki düzen verdikten sonra konuşmaya başladı:
"Kralım, kahvaltınızı böldüğüm için bağışlayın ama SATO kralı Ryuichi sizinle acil bir görüşme yapmak istiyor efendim" Abim sanki konuyu hemen anlamış gibi hızla ayağa kalktı. Sonra taht odasına doğru yürümeye başladı. Ben şaşkınlıkla olanları izliyordum. Çünkü daha önce başkanlar toplantı için hiç bu kadar aceleci olmazdı. Belli bir gün, belli bir saat yaparlardı toplantılarını. Çok merak ediyordum. Acaba neler oldu?
✨
Saatlerdir odamda oturuyorum. Abimlerin toplantısı başlayalı neredeyse iki buçuk saat oluyor. Canım sıkılmaya başladı. Yatağımın üzerinde can sıkıcı elbiselerden kurtulmuş, rahat birşeyler giymiş bir şekilde kitap okuyorum. Ama okuduğum hiçbişeyi anlamadım. Çünkü aklım abimlerin toplantısında. Onları ne bu kadar hararetlendirmiş olabilir?
Canım sıkılmaya başladı. En sonunda dayanamayıp dövüş eğitimi yapmaya karar verdim. Belki o zaman abim benim savaş dövüş azimimi görür de dışarı çıkmama izin verir. Sadece kapılardan, pencerelerden, balkonlardan görmekle yetindiğim dışarısına.
Sarayın hemen dışındaki halkımız benim varlık, para içinde yüzdüğümü zannediyorlar ama benim abim tarafından baskı altında kaldığımı bilmiyorlar.
Hayatımın bir kukla gibi abimin ellerinde olduğunu bilmiyorlar. Konuşmamı, ellerimi, kollarımı, ayaklarımı, heryerimin abimin kontrolü altında olduğunu...
Oturduğum yerden kalktım ve yavaş adımlarla dolabımda doğru ilerledim. Üstüme siyah bir üst altıma rahat bir eşofman aldım. Üstümü giyindim. Dövüş eğitimimde hep rahat ve hareket alanını kıstıtlamayacak şeyler giymeye çalışıyorum.
Lavaboya doğru ilerledim. Makyajımı temizledim. Belime kadar gelen siyah saçlarımı yukarıdan topladım. Dolaptan havlumu ve suyumu aldım, ayakkabılarımı giydikten sonra hızla odamdan çıktım.
Koridorlarda ilerlerken beni gören hizmetçiler başıyla selamladılar. Bense onları görmezden gelip yoluma devam ettim. Sarayın bahçesine geldim. Kırmızı güllerin üstü karla kaplıydı. Karla beraber kırmızı renk pembeye dönmüştü. Yan binaya geçtim. Burası oldukça büyüktü. Askerler burada eğitim alıyor ve savaş için çalışıyorlardı.
Dövüş eğitimi için arkadaşım Ryoko, yumruk, tekme antrenmanı yapıyordu.
Kum torbasına yumruklar ve tekmeler savurup duruyordu. Beni görünce antrenman yapmayı bıraktı. Gülümsedi ve bana doğru gelmeye başladı.
Ryoko, ben kendimi bildim bileli saraydaydı. Her zaman yanımdaydı. Bir sorunum, derdim olduğu zaman ilk ona giderdim. Benden iki yaş büyük olmasını hiç kafaya takmıyordu. Çok kafa dengi bir kızdı. O hem yetim hem de öksüzdü. Babam, bir gün halkımızın yanına pazara indiğinde bulmuş Ryoko'yu. Ryoko, beş yaşındaymış. Elinde bir poşet, poşetin içinde de peçete insanlara satmaya çalışıyordu. Babam acımış. Saraya almış. Sarayda kendi çocuğu gibi büyütmüş. Ryoko, her zaman askerlerin en iyisi oldu. Bu yüzden komutan rütbesini aldı.
Ryoko'nun; sapsarı saçları, siyahtan bile koyu gözleri vardı. Mükemmel fiziği ile bütün dikkatleri üstüne çekerdi.
Dawn yanıma geldiğinde yüzünde kocaman bir sırıtma vardı. Tam kollarını kocaman iki yana açmış bana sarılacakken geri çekildim. Suratı değişti. Ama sonra hemen toparladı.
"Dövüş eğitimine başlayalım. Kaybedecek vaktim yok!" Dedim. Kafasını salladı. Yüzü o çok sevdiğim ciddiyetine büründü. "Tamam hemen eşyalarını bırak, koşuya başla. On tur, hemen!" Dedi, sesini yükselterek. Eşyalarımı, onun eşyalarının yanına koydum. Ve koşmaya başladım.
Koşmaya başlamamın 5.turunda yanıma sabahları hazırlanmama yardımcı olan hizmetçim Saku geldi.
Sakin ve beni her zaman yatıştıran ses tonuyla konuşmaya başladı;
" Prensesim, kralımız sizi çalışma odasına bekliyor. Ama ilk önce duş almanız gerekiyor." dedi ve hızla yanımızdan ayrıldı.
Ben eşyalarımı aldığım gibi koşar adımlarla odama doğru yol almaya başladım.