Göz perdem yoktu.
Bir ucube olduğumun farkında olarak araladım gözlerimi. Tavanda gördüğüm bir çift göz kaşlarımı çatmamı sağlamıştı çünkü ilk defa gördüğüm ruha ait bir çift gözdü. Ben daha fazla sorgulayamadan ruh çoktan gitmişti. Üzerimdeki örtüyü kaldırıp gıcırdayan tahtaların üzerinde adımlayarak banyoya girdim. Bu sefer aynada tanıdık bir yüze ait bir ruh vardı. Annemin ruhuydu ancak gözleri hayal kırıklığından ibaret görünüyordu. Gözleri yaşlıydı. Sebebini biliyordum ve daha fazla sorgulamadan çıktım banyodan. Bugün büyük gün zırvalarından birisi gibi bir şeydi. Kral Gravion ile görüşecektim. Daha doğrusu onun huzuruna çıkacaktım. İçinde bulunduğum Mythara Krallığı yakında Lunaris Krallığı ile kaçınılmaz bir savaş içerisinde olacaktı. Şimdiye kadar krallıkta aranan bir suçluydum ve bir ‘ucubeydim’. Ama bu savaş için bana ihtiyaçları vardı. Lunaris tarihi boyunca tıpkı şimdiki Kral Zarion ve Kraliçe Xerion gibi ikiz kardeşler tarafından kutsal kemik inancıyla yönetiliyordu. Çocuklarının kız ve erkek ikiz doğmamasının ihtimali yoktu çünkü Lunaris diyarın en güçlü büyücülerine sahipti ve diyarda yaratma gücüne sahip tek kişi krallıklarındaydı. Saraya girdiğimde üç tarafım bir anda askerler tarafından sarılmıştı. Çevreme kaçamak bir bakış atıp dudağımın kenarı kıvrılmış bir halde önüme döndüm ve kralın odasına doğru yürümeye devam ettim. Kralın önüne geldiğimde muhafızlar beni dürtüp kralın karşısında nasıl durmam gerektiğini söylediğinde sol dizimin üzerine çöktüm ve sağ kolumu, dik bir açı ile duran sağ dizimin üzerinde durdum ve doğrudan krala bakarken arkamdaki koruma kılıcı ile kafamı önüme eğmemi sağladığında tüm sinirlerim uyarılmıştı.
“Maelis Rowan” Kafamı tekrar kaldırıp krala baktığımda sözüne devam ediyordu. “Anneni ve babanı son gördüğümde de bu halde bir ağaç kütüğünün önündelerdi” Henüz sekiz yaşıma yeni girmişken yaşadığımız eski ve küçük bir eve sahiptik. Bir gün askerler evimize baskın yapmışlar dı. Annem benim kaçmamı sağlamış ama babam ve kendisi esir alınmıştı. Krallığın amacı bendim, beni öldürmek istiyorlardı çünkü ben onlar için tamamen riskten ibarettim. Tek basamaklı yaşım olabilirdi ama asla aptal olmamıştım. Ertesi gün sokaklarda saklanırken insanlardan duyduğum anne ve babamın idamı gerçekleşecekti. O yaşımda saraya gizlice sızmayı başarmıştım ancak girer girmez gördüğüm ilk şeyler aynı anda kesilen anne ve babamın kafası olmuştu. O günden bu yana suikastçılık yapıp haraç keserek yaşamak zorunda kalmıştım. “Küstah it. O tacın altında ezileceksin kral bozuntusu.” Etrafımdaki korumalar bir anda boynumun çevresinden bir üçgen oluşturmuşlardı. Kral öfke ile bakıyordu ama sesi su gibi dingindi. “Şimdilik bana canlı lazım, affedip affetmeyeceğim sonraya kalsın.” Onun beni affetmesine asla ihtiyacım yoktu ama inanıyorum ki Gravion’a kendisini affetmem için bana yalvaracağı günler yaşatacaktım. Gözlerimi askerlere çevirdiğimde onları krala bakıp gardını indirmişken yakalamıştım ki tüm suikast becerilerimi kullanmam gereken bir çeviklik ve hızla kılıçlardan bana en yakın olanın kabzasını tutan ele bir tekme geçirdiğimde aynı saniye içinde kılıcıda yere düşmeden yakalamıştım. Kral daha ne olduğunu anlamadan ayaklanırken uzun bacaklarımın da verdiği hızla bir anda kralın arkasına geçtim ve kılıcı boğazına dayadım. “Ölüm bir nefes kadar yakın olduğunda kafandaki altın parçası sadece mezarını süsler Kral Gravion” Ölüm kısmını bastırarak söylemem endişesini arttırmış olmalıydı. İçeri giren muhafızlardan korkmasam da beni endişelendirmişti çünkü tam şu an kendi hayatımla oynayıp krala kılıç çekmiştim. Ülkemizde krala karşı gelmek idamken ben krala kılıç çekiyordum. Ancak Kral Gravion’un bana ihtiyacı vardı. Bu savaşı kaybederse ölürdü. Ona savaşı kazandıracak kişi ise bendim. O da bunu farkındaydı ki bana yaklaşan muhafızları tek bir el hareketiyle durdurdu. “Minik Rowan bana canlı lazım.” Kimse bunun üstüne bir şey diyememiş olduğu yerde hazır ol duruşlarına geçmişlerdi, bense minik kısmına fazlasıyla takılmıştım. “Benden istediğin şey ne Gravion?" Krala doğrudan ismini söylememem gözlerimi gezdirdiğim muhafızların gözlerinde yarattığı dehşeti okumuştu. "Savaşa gireceğimizin farkındasın Rowen. Sana savaşta bizimle birlikte savaşmanı teklif ediyorum.” Teklif mi? Beni kullanmak istiyordu ve bunu süslü sözcükler kullanmaya çalışırken fazlasıyla belli ediyordu. “Tıck, sevmedim bu teklifi. Kazancım yok, güvencem ne Gravion? Beni kullanmak istediğinin farkında olmadığımı mı sanıyorsun? Göz perdem yok diye o perdeyi aklıma çektiklerini falan düşünüyorsan yanıldın. Tanrı benden aldığı göz perdesini senin aklına vermiş. Yazık bir de kralsın. Şimdiye kadar nasıl yıkılmadık inan hayret ediyorum.” Hiçbir zaman korkak bir kız değildim. -Ecelim gelirse görür ona göre davranırım zaten- Gözlerimi nihayet Gravion’a çevirdiğimde yüzü kızarmıştı ve nefes almakta zorlanıyor gibiydi. Dünyanın en iyi hissini sorsalar tam şu an kralı yönetmek derdim herhalde. “İtiraf etsene Gravion yirmili yaşlarında bir kızdan deli gibi korkuyorsun.” Burnumdan eğlendiğimi belli eden hızlı bir nefes verdim. “Merak etme karşımda bende olsam korkardım.” Nihayet yutkunabilmişken oldukça eğleniyordum. “Eğer krallığına yardım edersen cezalarını sileceğim. Güvencen de kazancın da bu.” “Cidden aptal bir kralsın Gravion. O cezalardan hiçbiri için yakalanamadığım gibi buraya da kendi isteğimle geldim. Şimdi bile istersem elimi kolumu sallaya sallaya buradan çıkar giderim. Haftalar önce minik kızın için yaptığım ziyaret gibi.” Bunu dememle sertçe yutkunmuştu. Kral Gravion’un nihayet ikinci bir kızı vardı. Ama ben bir yudum suya muhtaç bir kız olarak büyürken ve bunun tek sorumlusu Gravion’ken onun kızı burada istediği veya istemediği her şey önüne serilerek yaşayamazdı. Kralın bende aldıkları vardı. Benim ise ondan alacaklarım. Bu defteri kapatmayacak her şeyini kendim yazacaktım. Bu defteri açan elime kalemi veren oydu. Kendi kuyusunu kazmış, üzerine kendi toprağını atıyordu. Bende onun toprağını sulayacak güller ekecektim. “Kızımı öldüren sendin, yanılmadım.” Bu sefer öyle sert yutkunmuştu ki sarayın kocaman odasında yankılanmıştı. “Eğer bana zarar verirsen ölürsün Rowen.”
“Ben ölürsem kaybedersin Gravion. Ve bu savaşı bilerek kaybetmen olur.” Bu hayatımın fırsatı olabilirdi ve ben bu fırsatı geri tepmeyecektim. Hatta tamamen kendi lehime son damlasına kadar kullanacaktım. “Şimdi beni iyi dinle ihtiyar; ya şartlarıma uyarsın ya da bizzat krallığı Lunaris’e kendi ellerimle veririm.” “Neden tek şart koyan taraf sen ol-” “Çünkü bana muhtaçsın.” Kılıcı elimden bırakmadan öldürdüğüm muhafızların önüne adımlarım ve krala döndüm. “Senin katında bir odam olacak ve ben içeri almadan kimse girmeyecek-” Muhafızlardan birisi anında lafa atlamıştı. “Kralım ya ihanet ederse? Lütfen güvenmeyin.” Ne sanıyordu bu kedini. Diyarların kurtarıcısı falansa fena hayalperest biriydi. “Şartlarımı kralın bile gıkını çıkarmadan dinliyor muhafız. Sen ecelinle oynuyorsun.” Bunları söylerken ona dönmüştüm. Benimle göz göze gelmesi anında huzursuzca kıpırdanıp gururla kaldırdığı başını boynunu kırarcasına indirmeyi sağlamıştı. Ölüm korkusu tam olarak buydu işte. Diyarın en parlak kırmızısı olan gözlerim kanın simgesiydi. Kim baksa korkardı. Tekrar krala çevirdim bakışlarımı o ise kaşlarını fazlasıyla çatmış gözlerindeki endişe ile bana bakıyordu. “Senin katında bir odam olacak ve kimse giremeyecek yalnızca ben izin verirsem birisi girecek benden izinsiz odama giren, bana sorun çıkacak kişi istediğim gibi öldürürüm haberin olsun. Sen dahil hiçbiriniz beni sorguya çekemeyeceksiniz. İstediğim her şeye her an erişimim olacak. Buna gecenin bir yarısı senin odana sırf canım istedi diye girmem dahil. En ufak hatanda bedelini ağır ödetirim kral bozuntusu.” Gözlerindeki duygu endişeyi çoktan silmiş onun yerini ise çoktan öfke karmaşa almıştı. “Bunlar-” Odanın kapısı açıldığında gözlerimi oraya çevirme ihtiyacı dahi duymadan Gravion’un yarım kalan cümlesini tamamladım. “Bunlar benim güvencem Gravion. Anlaşmaya sadık kalabilecek misin?” Gözlerimi sanki kusursuzmuş da kusurunu arıyormuş gibi tırnaklarıma çevirmiştim ama tırnaklarımın kusursuz tek yanı hâlâ parmağımda olmalarıydı. Kırılmış, kir içinde, etimle arasında yaralar oluşmuş, kanlar birikmişti. Bu sırada içeri giren kişi sert adımlarla yanıma gelmiş kralı selamlayıp konuşmaya başlamıştı.
“Baba bu kim? Seninle nasıl böyle konuşur, bu ne cüret? İzin ver haddini bildireyim.” Kılıcın kından çıkarken oluşturduğu ince ve tiz ses kulaklarımı doldurdu. Yavaşça ona döndüğümde belirsizlikten çatılmış kaşları öfkeden daha fazla çatılmıştı. Göz göze geldiğimizde belki farkında değildi ama kılıcın kabzasını kavramış eli durmuştu. Belirgin çene kemikleri vardı ve dişlerini sıktığını anlayabiliyordum ve bu kemiklerini daha da belirginleştiriyordu. Gravion’un büyük oğlu, veliaht varis Keiron Drakhan’dı bu. Babasına göre gözleri daha kırmızıydı ve hafif kahve dalgalı saçları özenle taranıp yandan ayrılmıştı. Gözlerine daha uzun bakmaya başladığımda çehresi yavaşça düzleşiyordu ve hatta havalanıyor, gözleri şaşkınlıkla büyüyordu. “Bu-” “Bende tanıştığıma memnun oldum veliaht Drakhan.” Büyük bir ciddiyetle gülümseyip elimi uzatmıştım ama elini sadece kılıcının kabzasından çekti. “Tıck, tıck, tıck, çok kaba bir ailesiniz. Görgü kurallarının eğitimini alıyordunuz halbuki. Bir hanımefendinin elini havada bırakmak fazlasıyla kaba bir davranış. Derslerine daha fazla ağırlık vermelisiniz Prens Keiron.” Bir yandan da elimi yumruk yapıp geri çekmiştim ve olmayan elbisem ile reverans yapmıştım. Keiron ise hâlâ şaşkınlıkla bakıyordu. Ama bir anda afallamış ifadesinden arındı. “Sen ne yüzle buradasın? Kardeşimi öldüren o vicdansız yaratık sensin. Seni yaşatmayacağım.” Bir anda kılıcını çekip hamle yaptığında hamlesine karşı bende elimdeki kılıçla savunma hareketi yapmıştım. Farklı bir hamleye geçmeden kılıcını kılıcıma bastırmaya başladığında bir ayağımı kılıçların üzerine koyup onu geri ittirdiğimde yüzündeki afallamış ifade yerine gelmişti. Elindeki kılıç düşmemişti ama tutuşu zayıflamıştı. Hız konusunda bana yetişemedi ve ben ona bir saldırı hamlesi yaptığımda sadece geriye doğru kaçmıştı. Kılıcı ile savunma pozisyonu alırken gözüm ellerine kaymıştı. Saldırırken tek elini ve baskı yaparken daha fazla güç vermek için ise iki elini kullanmıştı. Ben savunma yaparken atağa geçmeden önce ise tek elimle savunma yapmıştım. Bu kas gücü olarak benden zayıf demekti. Şimdi yine iki eliyle sımsıkı tutuyordu çünkü kılıca baştaki hakimiyetini kaybetmiş şimdi geri kazanmaya çalışıyor gibiydi. İkimizde herhangi bir hamle yapmadan dururken bu sefer yüzüne baktım. Gözleri kılıcımdaydı, benden hamle beklediği oldukça açıktı. Alnından birkaç ter damlası süzülmeye başlamıştı. Korktuğu açıktı. Ona isteğini vermek yerine kılıcımı indirdim ve krala döndüm.
“Bu gidişle anlaşma zor Gravion. Baksana her yerden kusur çıkıyor. Dinleme eylemini öğrenmediniz mi siz?” Kusur kelimesini söylerken Keiron’a dönmüştüm. Gözlerinde belirsizlik varken kaşları çatıktı. “Baba ne anlaşması, ne oluyor? O ucube yaratık benim kız kardeşimi öldürdü. Aldı onu bizden. Henüz daha bir hafta olmuştu doğalı, şimdi onun birinci ayını kutlayabilirdik ama o bizden çaldı miniğimizi. O bir suçlu, krallık bunca yıldır onu arıyor ama kendi ayaklarıyla buraya gelmişken sen onunla anlaşma yapıyorsun.” “Oha, hadi canım, senin ağzın neler diyor.” Bir yandan bunları söylerken bir yandan da kaşlarımı kaldırıp gözlerimi kocaman açarak Keiron’a dönmüştüm. “Keiron söz veriyorum ileride bir gün hiçbir şeyi hatırlamayacak olursam falan sana gelicem, her şeyi çok iyi hatırlıyorsun. Hatta tüm savaş planını sen yap ne dersin? Kazanmamız garanti olur.” Çehresi düz bir çizgi halini almıştı. “Manyak mısın sen? Çok ciddi soruyorum bak. Beni bana anlatıyorsun. Sence biz bunları bilmiyor muyuz? Çok meraklıysan beni öldürmeye, dene. Söz ölürsem kardeşinin yanına gideceğim ve ona orada da rahat vermeyeceğim ama şunu bil; senin o çok güvendiğin baban da sende ve hatta tüm krallık bana muhtaç.” Bu yükselişimi ne Keiron ne Gravion ne de muhafızlar bekliyordu ki muhafızlardan birinin kıkırtısını işittim. Keiron gözlerini muhafızlara çevirirken tekrar krala döndüm. “Bence henüz bunamadın Gravion-” Yine sözüm kesilmişti ve bu ikinci sefer tekrar Keiron tarafından yapılmıştı. “Terbiyeni takın kralın karşısındasın.” Hiddetle ona dönmüştüm. “Bak veliaht sana açık olacağım; sen o sesini keser beni dinlersin ya da ben ses tellerini kökünden keser geriye kalan kız kardeşine kolye yapar veririm. Kolyeyi süslemek için de her birinizin gözlerini söker o yaptığım kolyeye takarım. Duydun mu beni?” “Hadsiz. Sen ne cüretle-” “Yeter! Kes sesini ve sadece dinle Keiron. Çocukluğundan beri diyarın en iyilerinden kılıç eğitimi alıyorsun, karşında çıkan ilk kızda yaşadığın şeye bak-” “Ama baba o normal bir kız değil ki.” “Lafımın üzerine ne zamandan beri laf söyler oldun Keiron Drakhan?” “Özür dilerim baba.” Önce Keiron’a sonra Gravion’a bakıp göz devirdikten sonra tekrar konuşmaya geçtim. “Şimdi üçüncü ve son kez başlıyorum. Dördüncüde bu sefer küçük erkeğinizden başlarım.” Kastettiğim şey öldürmekti ve ikisi de bunu anlamıştı. “Oda konusunda konuştuk. Erişim konusunda sadece senin odan değil diğer tüm odalar, kütüphane veya saraydaki her yere ve her şeye erişimim olacak.” Odanın kapısı açılmıştı ve içeriye Kraliçe Mirael Drakhan ve kızı son varis Prenses Rhiannon Drakhan girdi. Neyse ki bu sefer konuşmamı bölen kimse olmadı. Sessizce -ayakkabıların topuklarından çıkan sesler hariç- yürüyüp Gravion’un arkasında durdular. İkisinin gözlerinde de aynı duygu vardı; üzüntü. “Sarayda dönen her şeyden haberi olan ilk kişi ben olacağım. Her plan bana iletilip benim onayıma bağlı olacak. Hepsi bu. Anlaşıldı mı?” Gravion ağır hareketlerle başını aşağı yukarı salladı. “Peki, ne dersen o olsun.” Gözlerimi Mirael’a çevirdiğimde gözlerinin kırmızılığı parlamıyordu. Gözlerine baktığımda acı doluydu elbet ama kraliçe olduğu için mi bilmem ama görüntüsü her zamankinden farksızdı. Yüzü çökmüş, saçları ise aklara boyanıyordu. Yaşı gereği görünmesi gerektiği gibiydi. Kırışıkları bile aynı gözüküyordu. Gözlerimiz çakıştığında çehresini hafifçe çatmıştı. Bana olan öfkesini hissediyordum ve bu bana güç veriyordu.
“Sen” Gözlerimi konuşan kişiye çevirdim. Gravion’un kızı Rhiannon Drakhan’dı. Tamamen annesiydi. Annesinin yaşlanmamış hâli kesinlikle Rhiannon gibi görünürdü. Büyük gözleri doluydu. Dolgun dudakları renksizdi. Abisi gibi açık kahverengi saçları dalgalı ve salık bırakılmış önden bazı tutamları tacına sabitlenmişti. Yüzünden düşen bin parça elbisesini süsleyen elmaslara dönmüştü. Ona bakarken bir an imrenmeden edememiştim. Neredeyse tüm kıyafetlerim çalıntı, yamalı ve pisti. İnsanlardan çaldığım paralar sadece yemek ihtiyacımı karşılayacak kadardı. Ben her gün açlıktan ölmemek için canım pahasına suç işleyip hayatta kalmaya çalışırken onlar bir kez giydiği kıyafetleri belki bir kez daha giymiyordu. Elbisesi attığım kısa bakıştan sonra gözlerimi tekrar gözlerine çevirdiğimde abisine bakıp tekrar bana döndü. “Maelis denen kızsın değil mi?” Gözlerinde yaşlar yer ederken yüzüne şaşkınlık ve korku yer ediniyordu. “Diyarın en güçlü suikastçısı ve göz perdesi olmayan o kişisin. Kardeşimin katilisin.” Konuşurken sesi titremiş ve nihayet tuttuğu yaşlar akmaya başlamıştı. Hızlıca göz yaşlarını sildi ve dik bir duruşla bana bakmaya devam etti. Benden yaklaşık beş yaş küçüktü. O fazlasıyla naif görünürken ben en az prens Keiron kadar yapılıydım. Topuklu ayakkabıları olmasına rağmen benim omzuma kadar gelebilirdi ancak. “Ta kendisiyim.” Onun için üzülmemiştim. Ben her şeyimi kaybederken kimse yanımda değildi. Kimse bana üzülmemiş, acımamıştı. Bende kimseye acımayacaktım. Acılarıma kör olan gözlerin acısıyla gücüme güç katacaktım. Gözünden tekrar yaşlar akarken annesine sarılmıştı. Mirael hâlâ aynı ifade ile bana bakıyordu. Ama yaşlar onun gözlerinde de kendine yer bulmuştu. Keiron yavaşça ailesinin yanına yürümeye başlarken o sırada kapıdan birisi daha girdi. Kralın ikinci oğlu Dorion Drakhan’dı bu. Abisine bir ikiz olacak kadar benziyordu. Abisi gibi kahverengi saçları vardı ama biraz daha kısa kesimli ve biraz daha açık bir rengi vardı. Abisinden farklı olarak kaşları daha inceydi ve Keiron’un aksine yüzündeki kemikler daha az belirgindi. Saçlarını da abisi gibi yandan ayırmıştı ama ters yöndeydi. Odaya girdiğinde gözleri ilk abisinde ardından ailesinde gezindikten sonra içinde bulundum ve ne için olduğunu bilmediğim odada gezinirken gözleri en sonunda gözlerimi buldu. Çehresi burnuna doğru hafifçe çökerken adımları yavaşlamıştı. Tekrardan ailesine döndüğünde bende bakışlarımı onlara çevirmiştim ve Keiron kaşlarını fazlasıyla çatmış kafasını hafifçe bana doğru eğmişti. “Misafirperverliğinize hayran kaldım doğrusu. Pek de kibarsınız üstelik.” Anlamayarak bana döndüğünde Dorion’a ikinci kez bakmamıştım. “Her neyse. E benim odam nerde? Umarım büyüktür çünkü ben çok dedikoducu biriyimdir. Olur da bir gün başka bir krallığa ziyarete gidersem Kral Gravion’un benim gibi usta bir suikastçıya basit bir oda verecek küçük ve basit bir sarayının olduğunu söyleyebilirim.” Hepsi bana bakarken yüzümde eğlendiğimi belli eden sırıtışımla kapıya doğru yürümeye başlamıştım. “Çok kaba bir ailesiniz. Ayıp, topluma örnek olmalısınız.” Arkamı dönüp bir an duraksadım. “E odama kadar kim bana eşlik edecek?” Gözlerim hepsinde gezerken bir anda aralarında ölen bebeklerinin ruhunu gördüğümde üzülmedim ve aksine doğru yolda olduğum düşüncesi bedenimi sardı. Dorion, Mirael, Rhiannon, sonradan geldiği için hiçbir şeyi anlamazken kaşlarını kaldırarak tek tepki veren kişi Dorion’du. “Baba saçmalama o aptal şeyleri gerçekten kabul etmedin değil mi?” “Burada olduğum sürece hiçbirinizin can güvenliğinin olmadığını düşünmeniz normal. Ama Keiron çok göze batıyorsun. Senin cesedinin olması ihtimali bile kalmıyor.” Çocuksu bir edayla dudaklarımı büzdüğümde Keiron hiddetle kaşlarını çatmıştı. Gravion yüzü asık bir şekilde Dorion’a döndü.
“Bizim odamızın yanındaki büyük ve hiç kullanılmamış odaya götür Dorion.” Dorion sadece kafa sallayıp yanıma doğru hızlı adımlar atmaya başladı. Kapıya geldiğimizde duraksayıp Gravion’a döndüm. “Umarım gerçekten büyüktür ihtiyar, beğenmezsem seninki benim.” Sözlerime parmaklarımla eşlik eden şey önce Gravion’a sonra kendime çevirdiğim işaret parmağımdı. Yürürken bir yandan da Dorion’u inceliyordum ama o hafif eğdiği başıyla dümdüz karşıya bakıyordu. Boyu benden uzundu. Yapılı birisi olduğumu düşünürsek gerçekten uzun birisiydi. Geniş omuzları ve kalın kolları vardı. Kaslı bir fiziği olmalıydı. Adımlarımı biraz daha yavaşlatmıştım. Böylece sarayı da inceleme fırsatım olmuştu. Büyük bir saraydı. Gri ve kırmızı sıradan duvarları olsa da işlemeleriyle güzel görünüyordu. “Saray hakkında neler söyleyebilirsin?” Çıktığımız merdivenlerin sonuna geldiğimizde sorduğum soru onu duraksatmıştı. “Ne yapacaksın saray hakkında söylenenleri?” Onun aksine yürümeye devam ettiğimde birkaç hızlı adım atıp yanıma gelmişti. “Sen bana istediklerimi ver ben senin zihnindeki tilkileri dizginleyim Dorion. Aklındaki her soru işareti benim ve bunlardan en büyüğü kardeşini neden öldürdüğüm.” Gravion’un bahsettiği odaya gelmiş olmalıydık ki duraksadı ve önünde olduğumuz kapıyı açtı. İçeri girip anında ona döndüm. “Sarayın krokisini, saray hakkında yazılı hangi bilgi kaynağı varsa hepsini, tüm diyarın haritasını ve tüm büyü kitaplarını getir. Şimdi.” Gerileyip kapıyı kapattığımda son gördüğüm şey boş bir ifade ile bana bakan yüzüydü. Odaya döndüğümde cidden büyüktü. Eğer içinde herhangi bir kavga yaşayacak olursam kolay hareket edebilirdim. Kapının karşısında devasa bir pencere vardı. Kapının solunda büyük bir yatak ve yatağın iki tarafında gaz lambalarının durduğu şifonyerler vardı. Sağ tarafında de büyük bir dolap vardı. Dolap kapıya yakındı ve pencereye yakın tarafta banyo olduğunu düşündüğüm bir kapı vardı. Odanın kapısının bulunduğu hizada neredeyse duvarın eninin yarısı kadar uzunlukta bir masa ve iki sandalye vardı. Kimse kalmadığı için oda aşırı sade ve çok az eşyalıydı ama her gün temizleniyor ve havalandırılıyormuş gibi temizdi. Doğrudan kapıya ilerleyip girdiğimde gerçekten banyoydu. Kaldığım kulübe tam temizlenmek neredeyse imkansızdı bu yüzden banyo yapma kararı verdim.
Giyecek başka kıyafetim olmadığı için çıkardığım kıyafetlerimi mecburen tekrar giyip banyodan çıktığımda odamda yedi hizmetçi vardı her yere bir eşya yerleştiriliyordu. Onlara sorgulayan gözlerle bakarken birisi beni fark edip bana döndüğüne bir an paniklemişti. “Ne yapıyorsunuz?” Paniklemiş hâline karşın konuşması fazla sakindi. “Efendim biliyoruz odanıza kimseyi izinsiz almayacaksınız ama eşyalarınız gelmişti bizde eşyalarınızı yerleştirmek için görevlendirdiler.” Demek ki Gravion arkamdan bazı konuşmalar yapmıştı. “Gravion benim hakkımda size ne söyledi? Eksizsiz hepsini duymak istiyorum.” “Sizin koyduğunuz kuralların hepsini söyledi. Sizin dediklerinizi asla ikiletmememizi, sizden izinsiz içinde sizi barındıran hiçbir şey yapmamamızı ve size asla karşı gelmememizi söyledi. Bunları söylerken tüm hizmetçiler ve askeri birlik liderleri vardı. Onlar da bunları ordudaki askerlere iletecek. Yani efendim şu anda sarayda sizin sözünüz geçiyor ve bizi Mirael Hanım sizin eşyalarını yerleştirmek ve sizin baş hizmetçileriniz olmamız görevlendirdi. Siz saraya gelmeden önce onun baş hizmetçileriydik. İstediğiniz her şeyde bizi lütfen bizi çağırın. Ben Kassalin. Tüm saraydaki hizmetçilerin başıyım ve artık sizin bireysel hizmetçinizim.” “Hep böyle ol Kassalin. Sormadığım şeyleri bile detayıyla söyle. Sevdim seni.” Yüzümde samimi bir gülümseme oluşurken o da bana gülümsemişti. Yaptığı şey hoşuma gitse şüphemi de uyandırmadan edememişti. Kralın bir oyunu olabilirdi çünkü konuşması fazlasıyla sistemli ve ezbere gibiydi. Otuzlu yaşlarının sonunda gibi görünüyordu. Kahverengi gözleri ve esmer bir teni vardı. Saçları gözlerinin koyu tonuydu ama beyazlamış tutamları daha açık gösteriyordu. Alnında ve göz çevresinde kırışıklıklar vardı. Yüzü çökmüş görünüyordu ve dudakları hafif bir aslanağzı rengindeydi. Yanaklarındaki hafif kırmızılıklar belirgin elmacıklarını yumuşatıyordu ve şirin bir insan gibi görünüyordu. “İzninizle efendim, buradaki işimiz bitti, biz artık gidelim.” “Gidebilirsiniz.” Hepsi kapıya yönelip çıkarken yedi hizmetçiden de uzun bir figür kapıda belirdiğinde elinde kitap ve kağıt yığını ile odaya girmek için hizmetçilerin çıkmasını bekleyen bir Dorion vardı. “Girebilir miyim?” Kurallarımın bu denli hızlı bir şekilde uygulanıyor olması benim için fazlasıyla hoş bir durumdu ama onlar ölmekten deli gibi korktuğu için canları pahasına ne gerekiyorsa yapıyordu. Gravion tahtını, Mirael mücevherlerini kaybetmekten, Keiron tahta çıkamamaktan, Rhiannon sıranın kendisine gelmesinden, Dorion ise gerçekten ölümden korkuyordu. Bu saray yaşayan korkulardan ibaretti, bense o korkuları körüklüyordum.
“İşimi yarayacak şeyler getirdiysen gel.” Söylediğim şeyi düşünmüş bir an duraksamıştı. “İstediğin konularda olmasına dikkat ettim ve söylediğin konulara dahil saraydaki her kaynağı getirdim. İllaki işine yarayacak olan vardır.” Odaya girdiğinde gözleri önce koyacak bir yer aradı ve masayı fark edince oraya adımladı ve elindekileri yavaşça masaya bıraktı. “Haritaları askeri bölümden aldım. Sarayın da diyarın da en detaylı haritası sadece askeriye ve babamda var. Babamın beni herhangi bir soruya tâbi tutmaması için askeriyeden aldım. Bana verdiğin görevleri yaptım şimdi sorularımı cevaplayacak mısın?” Merak ettiği şey yüksek ihtimalle kardeşini neden öldürdüğümdü ve bunun için ona ne dersem yapacak gibiydi. “Üç taneden fazla soru sorma hakkın yok ona göre, sor bir an önce.” Her ne kadar onlarla muhatap olmak istemesem de sözümün eri biriydim. “Yeni doğmuş kardeşim... Doğalı bir hafta bile olmamıştı, sen öldürdün ama neden?” “İlk hakkın gitti. Bu Gravion’un bana ödemeye başladığı borcu.” “İyi de ne borcu?” “İkinci sorun-” “Bu devamı yeni bir soru değil.” “Sözümün kesilmesini hiç sevmem Dorion. Ayrıca bana karşı gelmek isteyeceğini sanmıyorum. İkinci sorunun cevabı olarak da yıllar öncesinin, benden çaldığı hayatın borcu.” İkinci kelimesini bastırarak söylerken sesim fazlasıyla otoriterdi. Dorion gerginlikle dudaklarını birbirine bastırmış anlamsız gözlerle bana bakıyordu. “Üçüncüyü sormayacaksan beni oyalama.” “Aslında soracağım. Savaş bittiğinde ne yapacaksın?”
“Ne yapacağım bana kalmış bir şey. Bu da seni ilgilendirmez. Özel hayatım hakkında bir daha sakın bir şey sorma çünkü hiçbirinizi zerre ilgilendirmiyor.” Son kez bakmadan sessizce odadan çıktı. Böyle bir soru sormasının altında kesinlikle bir neden olmalıydı. Dorion’un bu denli sakin ve itaatkâr olması pek güvenilir değildi. Ne kadar ondan şüphe duysam da son sorduğu soru aklıma takılmıştı. Cidden, savaş bitince ne yapacağım ki? Ya bu ülkeden kaçmalıyım ya da eskisinden daha iyi gizlenmeliyim çünkü bu savaş bittiğinde Gravion benim hayatımın güvencesini vermezdi. Zamanında beni ele geçirip öldürmek istemişti şimdi ise onun için sadece silahtan ibarettim. Masaya ilerlediğimde fark ettim az sayıda kitap vardı ve kitaplar kalındı ancak hepsi hasarlıydı. Aralarından birisini elime aldığımda üzerinde bir not vardı ve kitap Lunaris’e ait bir büyü kitabı olmalıydı. Lunaris kırmızı yapraklı meşe ağaçlarıyla doluydu. Kağıdı yaparken sağlamlaştırmak için yapraklarını da kullanırlardı ve bu yüzden kağıtlarında kırmızı bir ton hâkim olurdu. Not kağıdı Dorion tarafından yazılmış olmalıydı. Notta gözlerimi gezdirmeye başladım. “Büyü kitaplarını neden verdiğimi sorgulaman normal ama biliyorsun ki Lunaris’deki insanlar çoğunlukla büyücü ve bence senin göz perdenin olmaması içindeki büyü gücünden kaynaklı. Yani ben öyle düşünüyorum. İçerisinde işine yarayacak şeyler kesinlikle var. Umarım fazlasıyla işine yararlar.” Bu da neydi böyle? Büyü ve ben, hayır iki zıt kutuptan ibarettik. Eğer sahip olduğum şeyin sebebi büyü ise bundan nefret ediyordum. Gidip bunun üzerine içimdeki büyüyü keşfedemem. Büyü kitaplarının sadece dışlarına son kez göz gezdirip haritalara yöneldim. Görsel hafızam ve ezberim fazlasıyla iyiydi. Tüm haritalara aklımda eksiksiz kalacak şekilde baktıktan sonra getirilen kıyafetlerimden bedenime tam oturan esnek kumaştan bir tulum ve korse giyidim. Tabii amacım ince belli olduğumu kanıtlamak gibi bir şey değildi. Deriden korse karın bölgemden sıyırık almamı engelleyebilir ve içine silah veya bir kağıt saklayabilirdim. Yine aynı mantıkla deri diz kapaklarımın biraz altında biten bir koyu kahverengiden bir çizme giydim. Bu çizmelerin ince tabanlı olması yürürken ses çıkarmamı engelliyordu. Aslında tüm ayakkabılarım öyleydi çünkü hepsinin ses çıkartmaması için çaldığım paraları kıyafetler ihtiyacı harcamam gerektiğinde sadece bu ayakkabılara harcamış ve hepsini özel yaptırmıştım. Gerçek deriden olmaları beni fazlasıyla koruyordu. Yayımı, bir düzine oku, birkaç farklı boyutta hançer ve aile boyu yadigâr kalan hançerimi de alarak odadan çıktım.
Bu hançer sülalemiz boyunca bir sonraki nesle korunması için bırakılmıştı. Ancak ben bu hançeri babamdan aldığımda sekiz yaşındaydım. Annem için ne kadar erken olsa da babam hançeri alabileceğim en erken sürede koruma görevini bana vermişti ama ben bir ilk yapıp bu hançeri korumak yerine bu hançerle kendimi korumuş onlarca insanın canını almıştım. Saf gümüşten ibaretti ve oldukça sağlam ve parlak bir hançerdi. Kabzası ve keskin tarafını birbirinden ayıran çizgi yakutlarla süslenmiş kabzası ise küçük elmas parçalarının arasında bulunan zümrütlerle dekore edilmişti. Hem maddi hem de manevi olarak oldukça değerliydi. Bu hançeri satsam şimdiye kadar haydutlukla elde ettiğim tüm kazançlardan çok daha fazlasını elde ederdim ama bu bana ailemden kalan tek şeydi ve bunu ne şartlar altında kalırsam kalayım yapmazdım. Hedefime saldırırken önce hep basit hançerleri kullanır bir ruhu bedeninden ayırırken ise bu yadigâr kalan hançeri kullanırdım. Hançere karanlık anlamına gelen Tenebris ismini koymuştum ve aldığım her bir canın kabzadaki bir elmas parçasını aydınlattığına dair bir inancım vardı. Sarayın ahırının önüne geldiğimde gözüme çarpan ilk şey ahırın en sonundaki simsiyah attı. Ahırın kapısının önünde bekleyen muhafıza döndüm. “Onu istiyorum.” Gözlerimle işaret ettiğim ata bakıp hiçbir şey söylemeden atı alıp yanıma geri döndüğünde başka bir muhafız siyah eğer takımı ile bize doğru geliyordu. Birkaç dakika içerisinde eyeri ata taktılar ve bende zaman kaybetmeden ata binip Lunaris ve Mythara arasında bulunan büyülü ormana doğru yola koyuldum. Mythara ve Lunaris kısa bir sınır komşuluğundan sonra büyülü orman başlardı ve diyarın içerisine doğru genişlerdi. Büyülü ormanın büyük bir sırrı da vardı. Bu sırrı ise ormandaki ruhlar bilirdi sadece. Ormanda keşif yapmamın sebebi ise bu sırrı öğrenmekti. Ormanın sırrı içinde bulunan gölden geliyordu. Gölün bir ismi yoktu. Ormandaki ağaçlar belirli bir yerde bitiyordu ve sonra ağaçlar ve göl arasındaki düzlükte gölün büyüsü etkili oluyordu. Büyü nasıl işler bilmiyordum ama pek iyi olmadığı kesindi çünkü gölün büyüsünü araştırmaya giden gezginlerden hiçbirinin cesedi dahi bulunamamıştı. Saraydan ayrılırken yavaş hareket ediyordum. Gözlerimi saraydan ormana doğru giden yoldan çekip üzerinde olduğum ata baktım. Simsiyahtı ama parlaktı. Saçları uzun ve taranmıştı. Gözlerimi kısa bir an arkama çevirdiğimde kuyrukları da aynı şekildeydi. “Kömür” diye mırıldandım kendi kendime. Kömür, siyahtı ve değerli bir madendi. Bu at da siyahtı ve artık benim için fazlasıyla değerliydi çünkü ailemi kaybettiğimden beri kaldığım sokaklarda insanlar yüzüme bakmazken ben sokak hayvanlarıyla vakit geçirirdim. Hayvanlar benim için insanlardan daha değerliydi.
Sınırdan çıkıp ormanın girişlerine geldiğimde sadece benim atımın sesinin olmadığını fark ettim. Atların adım sesleri birbirine giriyordu. Bir anda atımı durdurduğumda birkaç saniye devam eden at sesi işitmiştim. Benim durduğumu anlamış olmalı ki o kişi de her kimse atını durdurmuştu. Atımdan inip atımı ağaca bağladım ve o kişiyi bulmak için çevreye bakınmaya başladım. Sırtımdan sadağıma sabitlediğim yayımı çıkardım ve çok gergin olmayacak ancak hedefe atış yapmamı sağlayacak gerginlikte bir ok yerleştirdim. Yavaş ve dikkatli adımlarla atımdan ayrılmaya ve geldiğim yöne doğru yürümeye başladım. Yaklaşık on, on beş ağaç uzaklaştıktan sonra ileriden hareketlenme sesleri gelmeye başlayınca okumu germeye ve adımlarımı hızlandırmaya başladım. İlerken gözlerimi sağ tarafa çevirmeye başladığımda atını hareketlendirmeye çalışan muhafızı gördüm. Bordo rengi zırhı ve zırhının sırtındaki kocaman simge Mythara’ya aitti. Beni gördüğünde gözleri fazlasıyla açılmıştı ve tekrar hareket etmeye niyetlenmişti. “Dur orada.” İyice gerdiğim oku ona doğrulttum. Çatık kaşlarım ve gergin okumla ona bakarken yavaşça atıyla bana doğru döndü. Sarayın girişinde bu muhafızı gördüğüme emindim ama şu an asıl önemli olan neden burada olmasıydı ve bunu tahmin etmek çok da zor değildi. Gravion aptal muhafızlarından birini takmıştı peşime ama bunu o muhafızdan duyup emin olmalıydım. Okumu gerebileceğim en gergin şekilde gerdikten sonra yönünü bedeninden kafasına doğru kaldırdım ve başımı yana yatırıp sorgular gözlerle ona baktım. “Yapma, ben muhafızım” Hadi ama cidden bunu mu söyleyerek kendini savunacaktı? Normalde umursamazdım ama şimdi kral bile bana muhtaçken kendini bunu önemli görerek savunması fazla acizceydi. “Cidden sence kralını kızını öldürdükten sonra elini kolunu sallayarak gezen bir suikastçı için basit bir muhafız ne kadar önemlidir ki? Kendini hangi bulutların üzerinde hayal ediyorsun bilemem ama yere çakılman şart yoksa bu kafayla Lunaris'e kaybetmemize bile sebep olursun.” Bir anda yüzünde bozguna uğramış bir ifade oluşurken benim keyfim fazlasıyla yerindeydi. “Saraya dön ve krala aynen şunu ilet: Peşime birilerini takmaya devam ederse tacındaki o parlak taşları söker sonrasında peşime taktığı tüm muhafızların gözlerini de söker taçta kalan tüm boşlukları tek tek gözlerle doldururum.” Muhafızın suratı birden bembeyaz olmuştu. Bense umursamadan yavaşça geriye doğru döndüm ve atıma doğru ilerlemeye başladım ama arkamda hiç bir ses yoktu. Muhafızın gitmediğini düşünüp tekrar geri döndüm. “Bunu yaparsam kral beni cezalandırır.” Sorgularcasına tek kaşı havalanmıştı.
“Bu benim umurumda değil kralına git ve peşime bir daha adam takmamasını söyle. Eğer ben tekrar saraya dönüp bunu ben söylemek zorunda kalırsam elimde senin kellen olur” Muhafızın bozguna uğramış ifadesi sinire dönmüştü. Gözle hırsla koyulaşıp kaşları fazlasıyla çatılmıştı. Birden atından inip bana doğru yürümesini beklemiyordum ancak tehlikesiz olduğunu düşünüp gevşettiğim oku bana doğru yürümesiyle tekrar gerginleştirerek ona doğrulttum. Atından inip birkaç adım atınca durduğu için gerdiğim yayı tekrar gevşettim. “Seni suikastçı bozuntusu şimdi beni iyi dinle. Karşında bir muhafız var. Kralın sana ihtiyacı olması ise beni ilgilendirmiyor. Tam şu anda seni öldürsem bunu benim yaptığımın kanıtlanması zor. Seni herhangi bir yere gömdükten sonra saraya dönüp Lunaris'in sınırlarında bulunduğunu ama muhafız olduğum için daha fazla devam edemediğimi bu yüzden seni kaybettiğimi söylerim ve sonrasında aynı hayatıma devam ederim. Ve inan bana senin gibi sefil bir ucubeyi diyardan sildiğim için de fazlasıyla gurur ve mutluluk sahibi olurum.” “Etkileyici sözler muhafız ama arkası boş. Etkilendiğim söylenemez.” Gevşek duran okumun doğrultusundan kafamı sol omzuma doğru yatırdım ve alaycı bir gülümseme ile muhafıza bakmaya başladım. “Sen kendini ne sanıyorsun aptal yaratık. Bak o kendine olan o inmez güvenin ve o güveni bu kadar yükselten şey her ne bilmiyorum ama onlara bir son verirken asla zorlanmam. Senin gibi başıma buyruk davranan, cahil bir suikastçı değilim. Kendimi bildim bileli muhafız olmak için canıma dişime taktım ve her zerremi eğittim bu görev için ama sonuca bak senin gibi egoistlerin peşinde dolaşmak zorunda kalıyorum. Kral sana ihtiyacı olduğu için tolerans tanıyor olabilir ama benim karşımda çıktığın o bulutların tepesinde yere çakılırsın.” “Cidden insanı şaşırtıyorsun muhafız. Bana meydan mı okuyorsun? Durma o hâlde gel ve beni o bulutlardan yere nasıl çakacağını kanıtla.” Koyu bordo rengi gözleri koyulaşırken eli kılıcın kabzasını kavrayınca durmuştu. “Ne o? Elinde tuttuğun kılıcın aslında kör bir talim kılıcı olduğunu mu hatırladın?” İki metalin hızla birbirine sürtme sesinden sonra kılıcı göz hizama girmişti. “Deneyimlemek ister misin ucube?” Yanımda kılıç yoktu ama farklı yerlere sakladığım yeterince hançer vardı. Endişe etmeme veya korkmama gerek yoktu. İlk defa bir kılıçlıyla veya ilk defa bir muhafızla dövüşecek değildim. Hızlı bir hamle ile yayımı tekrar sadağıma sabitledim ve okumu sadağıma koydum. Hançerlerden iki tanesi sadağımdaydı ve birisi de Tenebris’ti. Her zaman sadak kullanmazdım ama kullandığımda Tenebris'i sadağa koyardım çünkü onu kaybetmek istemiyordum. Oku sadağa koyarken bir yandan da diğer hançeri çekmiştim. Muhafızın yüzüne yayılan gülümseme beni küçümsediği aşikârdı. “Gerçekten o hançerle beni yenmeyi düşünüyorsan sadece mutlak zaferimi garantiliyorsun.” Muhafızın arkasında birkaç tane ruh süzülerek gelmişti. Ruhların bana bakarak gülümsemesi bana cesaret verirken muhafızın kaşları şaşkınlıkla çatılmıştı. Kılıcının kabzasını iki eliyle kavrayıp pozisyon aldıktan sonra kafasını bir anlığına arkasına çevirmişti. Tekrardan anlamlandıramayan gözlerle bana döndü. Bende hançeri tuttuğum kolumu ağzıma paralel olarak yatay tutup bileğimi biraz dışa bükerek pozisyon aldım.
“Bu ucubenin destekçi seyircileri var muhafız. Güvendiğin krallıkta tek başınasın. Destekçilerimin muhafız olması seni aşağılanmış hissettiriyor olmalı. Ne kadar üzücü.” “Destekçi mi? Sen ona iyice kafayı yedim desene.” Tam bir hamle yapacaktım ancak bir at sesi duymam ile vazgeçtim ve pozisyonumu bozdum. Muhafızda duymuş olmalı ki sırtını bana dönerek ormana gelirken kullandığım yola doğru tekrar pozisyon aldı. “Ah sevgili muhafız beni korumak için öne atılacağını bilmiyordum. Çok etkilendim doğrusu.” Ellerimi yanaklarıma koydum ve dizlerimi biraz kırarak kafamı sağa yatırdım. “Saçmala ve şu iğrenç görünümüne son ver. Dünyada tatlı görünecek son insan bile değilsin.” Bu sözlerin üstüne konuşmadan önce bana diktiği gözlerini tekrar önüne dönerek at seslerinin geldiği yola dikti. Birkaç adım atıp aramızdaki mesafeyi kapatmadan önce bir adımdan daha az bir uzaklıkla sağ kolunun biraz gerisinde durdum ve hançerimin sivri ucunu hafif bir bastırma ile sırtına dayadım. “Bir, sıfır muhafız. Rakibine asla sırtını dönme.” Hançeri geri çektiğimde hafif çatılmış kaşla ve yüzündeki yarım gülümsemeyle bir an bana baktı ve sonra aynı anda kafamızı yola çevirdiğimizde yoldaki atlı kişi Mythara'ya ait bir muhafızdı. “Ezgarn, kral Maelis'i takip ettirmek fikrinden vazgeçti. Saraya geri dön.” Muhafız beni nasıl sonradan fark etti bilmiyorum ama beni fark etmesi onun yüzünde endişe uyandırmış gibiydi. Gravion'un neden bir anda böyle bir karar verip sonradan vazgeçtiğini merak etmiyor değildim. “Pek sevgili kralımız Gravion neden vazgeçti acaba?” “Cevabını bildiğin soruları neden soruyorsun ki ucube?” “Sana sorulamayan soruları neden cevaplıyorsun kaybeden savaşçı Ezgarn?” Kaybeden savaşçı kelimelerini bastırarak söyleyip bozulan suratını görünce amacımı elde etmiş gibi diğer muhafıza döndüğümde bunu bekliyor olmalıydı. “Bu yüzden efendim yani sizi takip eden birisinin olduğunu anlayacağınız ve onu bulacağınız için vazgeçti.” Her ne kadar sözlerine güvenmesem de atımı bağladığım yola doğru yürümeye başladım. Arkamdan işittiğim seslere göre muhafızlar çoktan yol almaya başlamıştı. Adımlarım yavaştı ve çevreyi inceleyerek yürüyordum. Normalde fazlasıyla ruh olurdu ama sadece Ezgarn denen muhafızla dövüşecek duruma geldiğimde görmüştüm. Atımı görecek kadar yaklaştığımda Kömür'ün başında birisini görmeyi beklemiyordum.