İçeriğe geç

Saudade

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Saudade

Bölüm 1

1. Bölüm

Mutlu olmak istemiyordum, huzurlu olsam yeterdi. Onu bile mi çok gördünüz bana ? Yatağıma uzandığım zaman yastığımı ısırarak ağlamamak istemiştim sadece. Bir kez olsun beni de anlamanızı istemiştim. Çok mu şey istedim sayın ahali ? Ben öldükten sonra neye yarar göz yaşlarınız ? Son pişmanlığın fayda ettiğini hangi kitap yazmış ?

Okuldan evime yürüyordum. Evime gitmek istediğim tartışılır. Daha doğrusu "evim" kelimesi tartışılır. Orası gerçekten evim mi benim ? Sona gelen sahiplik eki, evi "evim" yapar mı ? Evi, evim yapan ailedir. 18 yıllık hayatımda tek bir şey öğrendiysem o da evin çatısı, kapısı ve duvarları olması; oraya ait olduğun anlamına gelmemesidir. Ama işte el mahkum gidiyorum. Duvardan, çatıdan ve kapıdan ibaret, yıllar önce kalbimi önünden geçen asfaltın altına gömdüğüm o yere. Gidecek yerim olmadığı için değil, gitmeyecek cesaretim olmadığı için.

-Ben geldim. Evde misiniz ?

Diyerek yokladım. Sanırım bugün evde kimse yoktu. Bunu fırsat bilerek çantamı bir kenara fırlatıp yatağıma kuruldum. Böyle zamanlarda yapmayı en çok sevdiğim şey tavana bakıp bir şeylerin iyiye gittiği o günlerin hayalini kurmaktı. Üniversiteye gitmişim, erkek arkadaşımla el ele ve diz dizeyim. Nihayet bir yere "evim" diyebiliyorum. Nihayet bir yere aitim ve huzurluyum. İnsanoğlu ne kadar modernleşirse modernleşsin her zaman içten içe ilkeldir kanımca. Hala insanlığın ilk varolduğu günlerdeki gibi birçok şeye muhtacız. Ne kadar okursak okuyalım, ne kadar gelişirsek gelişelim temelde tek bir şeye ihtiyaç duyar muhtaç oluruz: Aidiyet. En temel manevi iç güdülerden biri. Yemek yiyip, su içip, uyuyabildikten sonra insan başka ne ister bu iç güdü dışında ?

-Emel ! Emel... Kız Emel, okuldan geldiğin gibi uyuyor musun ? E sen bir o üniversiteyi kazanama, hele bir kazanama... Vallahi el birliği ile kafayı yedirteceksiniz siz bana !

Annemin söylenmeleri ile gözlerimi araladım. Saatin kaç olduğunu, ne kadardır uyuduğumu... hiçbir şeyi bilmiyorum. 1 yıldır böyle, günde 12-13 saat uyuyorum. Üniversiteyi nasıl kazanırım, Allah bilir. Nereye ve nasıl gittiğimin artık hiçbir önemi yok çünkü. Bir yer olacak ve gideceğim.

-Sürekli uykuluyum anne, biliyorsun. Merak etme illa bir yerleri tuttururum.

-Bıktım şımarıklıklarından. Umarım yine beni psikolağa götürün kendimi iyi hissetmiyorum diye zırvalamaya başlamazsın. Şımarıklıktan tembellikten hep bunlar. Ama ben babana söyleyeceğim. Ben bu kızınla baş edemiyorum al sen baş et diyeceğim.

-Tamam anne dersin. Uyuyacağım şimdi gitsen olur mu ?

-Geç sen dalganı. Baban saçından sürüye sürüye yatağından kaldırınca da böyle dalga geçebilecek misin merak ediyorum.

-Anne benden ne istiyorsunuz ? Okula gidip geliyorum, hiçbirinize hiçbir zararım yok. Para bile harcamıyorum. Arada erkek arkadaşımla -o da üniversiteden buraya teşrif ederse- dışarı çıkıp birkaç saat durup geliyorum.

-Emel, yat sen tembelliğine devam et tamam mı kızım ? Biz sende nerede hata yaptık bilmiyorum gerçekten. Ben çok dövdüm ondan mı anlamıyorum ki.

Yine söyelene söylene odayı terk etti. Kalktım ve geceliklerimi giyindim. Bu sefer yorganımın altına girdim. Uyumak istiyordum fakat midem kazınıyordu. Sabahtan beri hiçbir şey yememiştim ve günde sadece bir kez açlık sinyali veren beynim bu anı tutturmuştu. Kalkıp bir şeyler yiyemezdim. Muhtemelen annemle tekrardan dalaşırdık. Uyumak ve bir günümün daha akıp gitmesine izin vermek istiyordum. Yattığım yataktan sabah kalkamamak istiyordum. Ben artık ölmeyi yaşamaya yeğliyordum. Sessiz sedasız göçüp gitmeyi, hayatımda var olan herkesi geride bırakmayı istiyordum. Sanki hiç gün yüzü göremeyecekmişim gibi, sanki hiç huzur hissedemeycekmişim gibi, sanki güneşi çıplak gözle hiçbir zaman göremeyecekmişim gibi.

Bir kader mahkumunun acısı var kalbimin tam ortasında. Haksızlık edilmiş, bir torba dolusu haksızlık. Ağzımı açmışım, çabalamışım. Hakim beye; "Benim bir suçum yok, ben bir şey yapmadım. Yalvarırım beni karanlığa mahkum etmeyin. Beni, hep şikayet ettiğim o güneşe muhtaç etmeyin." demişim. Demişim, demişim de çoktan karar verilmiş. İşlemediğim tüm suçlar çoktan üstüme kalmış ve aleyhime yalanla dolanla bir sürü kanıt bulunmuş. Artık o derin karanlık ve yalnızlıkta, insanla çevrili o koğuşta kalacağım tescillenmiş. Artık kafamı o mahkeme duvarına vursam kaç yazar ? Bir kere özgürlüğümü kaybetmişim. Bir kere kanatlarımı kırmışlar. Kanatlanıp uçmaya bile yeltenmediğim o kanatları gözlerini kırpmadan almışlar benden. Beni dinlemeden, etraflıca bakmadan.

İşte yine avuç içlerim terliyor, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor, gözlerim doluyor ve boğazımda bir şeyler düğümleniyor. Ağzım da kurudu, eğer şu dakika su içemezsem sanırım burada can vereceğim. Düşüncelerim, beynime tecavüz ediyorlar. Yine başlıyor. Son 6 aydır 5-10 dakikalığına yaşadığım ama bana 5-10 yıl gibi gelen ve adlandıramadığım o atak. Ölecek gibi hissettiriyor. Sakinleşemiyorum, sürekli titreyerek ağlıyorum. Lütfen, lütfen susun. Artık susun ve birazcık uyumama izin verin. Yalvarırım, ben senim bana bu işkenceyi yapma. Lütfen bir kez olsun benim ne kadar berbat bir insan olduğumu değil de bana ne kadar iyi bir insan olduğumu söyle. Birisi beni kurtarsın, birisi beni bu beyinden kurtarsın.

Beni kurtaran o "birisi". Yatağımda ne olduğu belirsiz bu atağı geçirirken beni çözen ve dikkatimi dağıtan "o"nun araması. Engelimi nihayet kaldırmasına mı sevineyim, yoksa bu durumdan hızlıca kurtulduğuma mı bilemiyorum ama şu anda yaşadığımı hissediyorum. Çoğu zaman iletişimsiz kalsak da aniden beni mutlu hissettirebiliyor.

-Efendim Selim.

-Engelini daha erken kaldırmalıydım ama vizelerim vardı. Kavga edersek odaklanamazdım.

-Sorun değil.

-Neler yapıyorsun ?

-Bildiğin gibi, hiçbir şey.

-Dışarıya çıktın mı ? Doğruyu söyle.

-Dışarıya çıkacak arkadaş mı bıraktın ?

-Düzgün konuş. İlişkimize zarar verdiklerini biliyorsun.

-Ne bileyim, sen sürekli gezip tozarken benim kös kös uyumam artık ağırıma gidiyor. Birçok kez konuştuk bu konuyu.

-Güzelim yanıma geldiğinde hep gezeceğiz, merak etme.

-Hayat enerjim yok Selim, yanına gelsem de gezebilir miyim bilemiyorum.

-Ne yapayım ? Sen kös kös uyuyorsun diye ben de mi öyle yapayım ?

-Hayır da neyse boşver.

-Benim şimdi kapamam lazım. Eve gidince arayacağım tamam mı ?

-Neredesin ki ?

Cevabından köpekler gibi korktuğum soru. Eğer saçma sapan bir cevap alırsam geçirdiğim atağın bin mislini geçirme ihtimalmin olduğu soru. Lütfen okulda ol, okul bahçesinde ol. Nolur bana bunu bir kez daha yaşatma. Nolur şüphelenmeyeyim, Yalvarırım.

-Üniversiteden arkadaşlarla üniversitenin yakınlarında bir pub'dayız. Tuvaletteyim şu an konuşuruz sonra.

Ve telefon pat diye suratıma kapanır. Bilindik senaryo. Bu sefer kalbim çarpmıyor, sıkışıyor. Aklıma binbir türlü şey geliyor. Gerçekten, keşke beni aldatmasaydı da bu kadar şeyin arasında bir de bunu yaşamak zorunda kalmasaydım. Ne vardı da o kız da olup bende olmayan ? Güzellik mi, para mı, başarı mı... Ney ?

Her şeyinizle, her şeyine tutunup sırtınızı yasladığınız o insan gelip sırtınızdan bıçaklayınca insan tökezliyor. Affetmek hafifletir dediler, affettim. O da istedi, hata olduğunu da söyledi. Gözümün önünden gitmiyor ama ben onu seçtim. Kalbimin sesini dinleyeyim bir kez de dedim. Düzelteceğini söyledi yanına gittiğim zaman. Bunun umuduyla tutunuyorum hayata. Bu da olmasa neye tutunurum ki zaten ?

Aradan saatler geçmesine ve saat gece yarısını geçmesine rağmen halen daha ondan haber alamamıştım. Yazmak da istemiyordum. Cevap vermezse daha fazla üzülecektim. Aramak da istemiyordum, eğer arkadan kız sesi duyarsam sabaha kadar uyuyamaycaktım. Okul sıralarında pineklemek demekti bu da. Bana yaşattığı bu belirsizlik hissi hak mıydı ? Bazen Tanrı'ya soruyorum; Bu kadar şeyi hak edecek, böyle bir ortamda varolmayı hak edecek ne yapmış olabilirim ? Daha 18 yıldır hayattayım. Kime ne gibi bir günahım dokunmuş olabilir ?

-Söyle Selim, seni dinliyorum.

Arayabilmişti sonunda. Utanmasa sabah ezanıyla beraber girecek eve. Bari 1 saat daha dayansaydı da namazını camiide kılıp dönseydi eve.

-Bir tanem, kızmakta haklısın. Saatin nasıl geçtiğini anlamadım bile. Yemin ederim şüpheleneceğin bir şey yok ama. Zaten ne aradın ne de yazdın. Merak etsen arardın. Sen de eğlenmişsindir bu sürede.

-Evet Selim çok eğlendim. Bir şey demeyeceksen kapayacağım. Zaten senin yüzünden uyuyamadım.

-Evet bebeğim kapatalım. Ben de çok yoruldum zaten. Yarın konuşuruz olur mu ?

Bu sefer ben kapattım suratına. Olamaz çünkü. Bu umursamazlık, bu yüzsüzlük olamaz. Ben sabahtan beri eve gelmesini ve benle konuşmasını beklerken bu bana yapılmamalıydı. Birkaç saate kalkıp okul için hazırlanmam gerekirken, şu anda bu durumda olmamalıydım.

-Kız sen hala uyumadın mı !

Annem odamın kapısından kafasını yarı uykulu gözleriyle uzatmıştı. O kadar dalmışım ki ayak seslerini duyamamışım.

-Yok anne yeni kalktım. Bugün duş alıp hazırlanarak gideceğim de okula. Ayılmaya çalışıyorum.

-Sabah ezanı bile okunmadı. Bu kadar erken kalkılır mı ? Tabii okuldan gelince yatıp zıbar. Sonra da gece boyu ayakta kal. Sibel kadar olamadın. Senden 2 yaş küçük ama daha tertipli düzenli. En azından geleceği için bir şeyler yapıyor. Hani sen şimdi uyumuyorsun, yemek yemiyorsun ve ittirmeyle kaktırmayla duşa girip okula gidiyorsun ya... He işte ileride kanser hastası olup kemoterapi gördüğünde bu günlerini iyi hatırla. Doktora da dersin, benim psikolojik rahatsızlıklarım var diye.

-Ne alaka kanser hastalığıyla anne ? Her şey bitti şimdi hastalıkla mı korkutuyorsun beni ?

-Doğruları söylüyorum. Sen böyle olmaya devam edersen, tembelliğinden ödün vermezsen kanser olacaksın. Başka ne olmayı düşünüyordun, profesör mü?

-Günde 10 saatten fazla uyuyorum. Uyku dahil değil bu sıralamaya.

-Daha kötü ya, Erken yaşta kireçlenme yaşayacaksın, kemik erimesi yaşayacaksın.

Hiçbir şey demeden öylece baktım suratına. Gözlerim doluyordu. Tek kelime daha edersem ağlaycaktım çünkü, biliyordum. O da kafasını "eh sen bilirsin" der gibi yana yatırıp gitti odamdan. Bir bakıma da haklıydı. Şu an gençtim ve bunların etkisini çok görmüyordum. Ama yaşlandıkça illa bir yerlerimden çıkacaktı. Her şeyin bir bedeli vardı sonuçta bu dünyada. Şimdiden 6-7 kilo verip 45 kiloya düşmüştüm. Kafamı tekrar yastığa koyup tavana baktım. Sanırım şu anda kafamdaki seslerle uğraşacak gücüm yoktu. Şarkı açıp kafamı dağıtmam gerektiğini düşündüm.

Şarkıda; "are we too young for this ?" diyordu. Artık kendimi pek de 18 yaşında gibi hissetmiyordum. Bedenen 18 olabilirim. Hücrelerim çok çabuk yeniliyor, yaralarım hemen iyileşiyor olabilir. Ama önemli olan beynimin kaç yaşında olduğu. Çünkü oradaki yaralarım bir türlü iyileşmiyor. Beynim 75 yaşını henüz bitirip 76 yaşına girdi. Yanlış döneme denk geldiğimi her zaman biliyordum. 40'lı yıllarda doğup, kapımın önünden geçen bir gence aşık olup, evlenip musmutlu bir hayat sürmeyi isterdim. Belki o zaman daha mutlu olabilirdim. Dünyanın tüm yükü bende olmazdı. Tıpkı babaannem ve rahmetli dedem gibi. Aşk ve mutluluk dolu bir hikâye...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.