
Sanırım mental olarak çöktüm bugün. Neydi ya o yaşadığım durum? Hayır övüyor muydu, sövüyor mu belli değil. İmzaya gelen orta yaşlarda bir kadın bana çok kötü kızdı. Neymiş ben çok kötüymüşüm. Lanet falan etti bana, şaka gibi. Gerçek bile olmayan karakter için. Bazı insanlar cidden iyi değil. Tamam bazen bende karakterlerimle yazarken konuşurum ama yani bu da başka bir seviye.
Giriş kapısının eşiğinde durdum, ne demiştim babama; “evime asla moreli düşük adım atmayacağım.” Derin nefes aldım aklımdan atmaya çalıştım her ne kadar başaramasam da gülümseyerek girdim.
Eve nihayet vardığımda üzerime sizin kokunuz sinmişti.
Ay kızlar, bazılarınızın parfümü var ya başka seviye. Size ayrı, parfümünüze ayrı aşık oldum. İnsan bir link bırakır. Ayıp değil mi? O kadar aşık olunacak adam yazıyorum sizler için, karşılığı bu mu? Ne var yani, ben de sizin gibi güzel koksam?
Kıyafetlerimi aldım banyoya girdim kısa bir duş aldım. Saçlarımı kuruttum. Hani derler ya ne ekersen elinle o gelir seninle. Peki ben ne ektim?
Sadece umut etmiştim. Farklı bir hayatta sorunsuz bir yaşam. Bunu da kitaplara aktarmak istedim.
Yazar olmanın kötü yanı da bu, teoride güllük gülistanlık yapmak istediğinde bile, beş temel duygudan en keskini olan acı karşına çıkıyor. Yıkılmaz kale olan acı duygusu sana gerçekliğin tokadını vuruyor. Emek olmadan yenilen şeylerin bir ehemmiyeti olmadığı gibi.
Evet okurların bazıları acımasız olarak görüyor beni. Bazıları bu günde olduğu gibi beddua edecek raddeye bile geliyorlar. Oysa baksalar gerçeklik açısından, zaten birçoğunun yaşadığı şeylerin farklı versiyonu. Ne demişti babam “Kaçmaya kalktığın ev sensin! Ve insanın kendinden kaçabileceği bir yeri yok.”
İnsan kendinden kaçabilir mi?
Ellim saçlarımın arasına kaydı, derin bir soluk aldım, elim enseme gitti. Bana gerçekliği hatılatan keskin bir hatıra. Elim yüreğimin üzerine gitti, orada da vardı kederli bir hatıra. Aynadan kendi gözlerime baktım. Boşluk gördüm. Yıllardır boş tutmaya gayret ettiğim yüreğimdeki boşluğun yansıması. Bazı yürekler kimseye emanet edilmez. Emanetçiye ağır gelme ihtimali var. Gözlerimi çektim aynadan, ananem derdi ki, “Geceleri aynaya bakma, musallat olurlar.” En kötü musallat insandı.
Keskin bir nefes aldım, banyonun lavanta kokusuna odaklandım. İçimdekileri yazmak istedim, çünkü biliyorum ki kelimeler emanettir bizlere. Biz onları yerinde kullanmazsak sıkıntı çıkıyor. Bazen en sıradan kelimeler en ağır silahtan daha çok yaralıyor.
En mutlu olduğum günlerin gecesinde muhakkak mutluluğumun bana acaba mı dedirttiğini biliyorum. Beyaz kapıyı kapattım, üzerimi değiştirmiş olduğumun rahatlığı olsa da acı bir tebessüm doluyor dudaklarıma. Odamda başucumda bulunan çerçeveye baktım.
“Bu günde yaşadım baba, senin bana bıraktığın emanetle. Bu sabahta sana kırgın uyandım. Artık kızgın değilim ama seni özledim, her gün olduğu gibi. Hala gittiğine inanamıyorum. Her an bir yerden çıkacakmışsın gibi geliyor.” Sona doğru gözyaşlarımı yuttum.
Kederli sesim ay ışığı sinmiş odamda yankılandı. Derin nefes aldım verdiğim sözü tutup gülümsedim. Gözlerimi babamın gülümseyen yüzünden çekip odamdan çıktım. Merdivenlerin başında durup korkuluklara yaslandım. Demir korkuluklara tutunarak alt kata indim.
Paytak adımlarla mutfağa girdim. Su içmek istiyordum ama dolabı açtım. Baklava, istemsiz sırıttım. Çok sevdiğim karakterimin en sevdiği yiyecek.
Ne ironik çok sevdiği şeyden vazgeçirmiştim. Acaba kadının dediği gibi, çok mu haksızlık yaptım ona? “Kendine gel İnci, satırlardan ibaret, o kadın gibi delirme.”
Muhtemelen baklavayı koca kafalı erkek kardeşim almış. Nasıl olsa evde değil, diye düşünmüştür. Bu defa normal imzalarımdan farklı olarak, kadının birinin bana bedua etmesi canımı sıktı. Zaten bütün gün ayaktaydım, bir de sabah koşuya çıkacağım. Beş dilim yesem sorun olmaz. Annem fark etmezse.
Annem beni yontulabilecek bir heykel sanıyor. Sanatsal çalışmaya da uymuyorum aslında. Üzerimde ördekli sarı pijama takımı var.
Tamam, itiraf ediyorum. Dört tane tek yedim. Fazla şerbetliydi. Üçün beşin hesabını yapmayın, ayıptır. Odamın kapısında durdum, daralan nefesime aldırmadan kapıyı açtım. Koşar adım yatağıma atladım. Bir gün bu yatağı kesin kıracağım. Kulaklığı taktım. Derin nefes egzersizlerine başladım. Dışarıda kıyamet kopuyor. Yağmur bardaktan değil, barajdan boşalıyor. Uyku bastırınca ağzımı mağara gibi açıp esnedim, yüzümü yastığa gömdüm. Yağmurun korkutucu sesini bastırsın diye meditasyon açıtım, onda da yağmur sesi var.
Beni huzursuz eden etkisinde kaldığım şeylerin yanı sıra, yaptığım haksızlık mı emin değilim. Vicdanımla gerçeklik arasında kaldım galiba. Makyaj masamın hemen yanında çerçevede olan posterlere baktım istemsiz. Huzursuzca kıpırdandım. Ah yazarlık.
İnsana nasıl bir ruh hâli veriyor.
Ben kimim? Ben, çok okunan türlerden kitaplar yazıp sektöre tutunmayı başaranlardanım. Adım İnci Alkan.
Ejderha Miaro, Andre Çölü, Cüce Krallığında Enkaz, Minik Yalancılar, Yakışıklılarda Kaybeder, Aşkta Kaybeden Hayatta Kazanır, Aptal Cadı ve Minik Tavşan Kazanı…
Bunlar ve fazlası olan kitapların yazarıyım.
Siz beni daha çok Murmer yazarı olarak tanıyorsunuz. Aşkta Kaybeden Hayatta Kazanır’da ki çiftler sayesinde. Murta ile Merva.
Birbirini seven ama aynı cümlede bile kaybedebilen insanlar. Terapistim günlük tut dedi. Telefonun notlar kısmını kapattım. Düşüncelerimi bir kenara bıraktım, içime çöken kasveti yutkunarak bastırmaya çalıştım. Huzursuzluk beni ele geçirmek ister gibiydi.
Ama bende huzursuzluğa geçit yoktu. Göğsüm de hafif bir ağrı dalgası var. Yağmurun sesi insanı sakinleştirmesi gerekmiyor muydu?
Beni yargılamayın!
Biz insanlar köyde yaşamayı sevmez ama sanatta köyü romantize ederiz. Kuş sesleri, çimenler, bacası tüten evler…
Evet. Siz de benim kadar manyaksınız. Gözlerim kapanırken düşüncelere ara verdim…
Başımdaki ağrıyla uyandım. O son dilimi yememeliydim. Yatakta oturur pozisyon aldım kafamı ovaladım. Boynumu esnettim, derin nefesler aldım. Geceden kalan huzursuzluk boğazıma düğüm gibi oturdu. Giyinmeye üşendim. Ördekli pijamamın üzerine ceketi aldım, botlarımı giydim ve çıktım. Hava kapalı olduğundan önüme gözlerimi ovalayarak önce yürümeye ardından, ezbere bildiğim yolları koşmaya başladım.
Hayır, atlı kovalamıyor da, niye koştuğumu da bilmiyorum. Hafif tempolu koşuyu doktor önerdiği için. Bir faydası var mı? Kesinlikle hayır. Uykumdan etmesi dışında. İşte sağlık konfordan önce gelir palavraları.
Yorulunca durdum, koşu gözlüklerimi çıkardım. Etrafı algılamaya başladığımda siteden çıkmış olduğumu fark ettim. Panikle geldiğim yöne doğru geri koşmaya başladım.
Ama etraf…Ne gündüzdü.
Ne gece. Aydınlık ama sanki böyle kış mevsimindeki gibi tek fark yerde kar yok aydınlığın sebebi olacak güneş ya da gökyüzünde tek bulut yok bir dakika gök yüzü yok kafamı kaldırınca karanlık dışında bir şey görmedim.
Bu hayatta en nefret ettiğim şey bilmediğim bir yerde bulunmaktır. Disofobim var.
Evet, biz yazarlar da insanız. Korkularımız, endişelerimiz, hastalıklarımız var. Hayal dünyamızı size anlatıyoruz diye normal olduğumuzu sanmayın. Bunları bir psikoloğa anlatsak kliniğe yatırırlar. Size anlatınca alkış alıyoruz. Bu da bir çeşit terapi.
Belki de kötü şeyleri gerçekten yapmamamızın tek yolu. Ama şu an…
Allah’ım ne olduğu belirsiz bir yerdeydim. İn cin top oynuyordur kesin. Daha hızlı koşmaya başladım, bu da nefesimin daha hızlı kesilmesine sebep oldu. Allah’dan astımım yok.
Siteyi bulamasam da, Evimi buldum. Bahçeden içeri girdiğimde gözlerim dehşetle açıldı. Eve varmıştım ama…
Sitemiz yoktu.
Diğer evler yoktu.
Arabam yanıyordu.
İstemsiz sağ elimin parmakları sürekli boynumun bitişinde ritim
tutturdu. “Evde tek başınayken kapılarını kilitle.” Annemin sesi
zihnimde yankılandı. Gözlerim boşuğa dalır gibi salonda durmuş
zemine kitlenmişim. Etraf ne sıcak ne soğuk ama asıl acı olan ben
her ikisini aynı anda hissediyorum. Hem üşüyorum hem sıcaklık
basıyor. Gözlerimi kapattım. İnce giyinmemiş olsam da spor
kıyafetiyle terlemiş olmaktan kaynaklı belki de.
Polisi arıyorum. Hat düşüyor ama ses yok. Açan yok.
Açan da gelmiyor. “Öyle bir adres yok,” diyorlar.
Adres yoksa ben neredeyim?
Annemle kardeşim nerede?
“İshak…” Sesim evin duvarlarında boğuldu. Cevap gelmedi. Kaç
defadır sesleniyorum.
“İshak, ayı, neredesin? Hâlâ camış gibi uyuyor musun?” Odasına
girdim. Yatak soğuk ve düzenliydi. Sanki kardeşim gece orada
yatmamış gibiydi. Merdivenleri çıktım annemin odasına baktım
her şey yerli yerindeydi. Anlaşılan dayımlarda kalmaya devam
edecek bir süre daha.
Merdivenlerden aşağı indim güvenlik odasına girdim. Kameralara
baktım. Görüntüler kesik kesikti; bazı anlar tamamen karanlıktı.
Saatlere bakmayı denedim, saatler yazmıyordu, saat ibaresi yoktu.
Zaman silinmiş gibi.
Kim benim arabamı niye yaksın, bozuk görüntülerden birinde bir
silüet vardı. Dışarı çıktım bahçe hortumunu elime aldım, alevler
sessizdi. Çığlık atmıyorlardı. Hortumla söndürdüm ama metalin
kokusu üzerime sinmişti. Yangından çok bir işaret gibiydi bu.
“Buraya ait değilsin,” der gibi.
Komşular yoktu. Sokak yoktu. Tanıdığım hiçbir şey yoktu. Ne
olduğunu idrak etmek istedim ama korku ufaktan göğsümün
altında kendini hissettiriyor.
Eve geri döndüm her tarafı kilitledim, Ailemi aradım ulaşamadım,
polis zaten alay eder gibiydi. Kahvaltımı yaptım. Ne kadar
denesem de ulaşamadım itfiayeye. Hayır, anlamıyorum; neden
aradığım itfaiyeye ulaşamıyorum? Her şeyi geçtim, benim öküz
kardeşim nerede? Kafam kazan gibi.
Annemi arıyorum,
telesekretere düşüyor. Annem ben aradığımda iki eli kanda olsa
açan kadındır normalde.
Neden açmıyor? İnsan telefonuna bakmaz mı? Asıl şaştığım
kardeşim, lavaboya giderken bile yanına alır telefonu, o da
telesekreter.
“Ben İshak Alkan, bana ulaşmak için lütfen denemeyin.
Açmıyorsam, açmak istemiyorum.”
Ruh hastası ergen, sırf millet dinlesin diye para veriyor. Hayır,
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor’a ne oldu? Müsrif, benden para
gitmese sorun yok, para benden gidiyor. Tamam kitap basıyoruz
ama bu para mı yani?
Keşke ben de yarınlar yokmuşçasına yaşasam. Hayır, Yirmi dört
yaşındayım, sadece imzalar için yurt dışına çıktım. Onun
masrafına yetiştirememekten…
Yarım yamalak uykuyla gözlerimi açtım, hızlıca yüzümü
yıkadım. Etrafı kontrol ettim.
Mutfağa indim, bilgisayardan çevreyi kontrol ettim. İstemsiz tekrar elim boğazımın alt kısmında
ritim tutmaya başladı. Güvenlik kamerasına yansıyan
görüntülerde karartı şeklinde silüetler vardı ellerinde bir şeylerle.
Ne olduğunu kestiremedim, çok net değil.
Akıllı saatimden kalp
şeklinde bir ritim yüksekliği uyarısı yayıldı.
İçeri girilebilecek tüm kapıların kilitli olduğundan emindim. Mısır
gevreğini kaseye koydum üzerine süt döktüm. Elimden kaşık
kaydı yere düştü, kısa bir an yerdeki kaşığa baksam da
kaldırmadım yeni bir kaşık çıkardım, kâseye koydum.
En kolay hızlı bu. Annemi aradım, yine açmıyor. Elime bir mutfak bıçağı
aldım. Soğukluğu vücuduma bir üşüme dalgası yaydı. Arkamı
kontrol ederek, hızlıca salona döndüm, şöminenin yanındaki
koltuğa oturdum. Perdeyi çekmeye cesaret etmediğimden
güvenlik kamerasından baktım. Etraf dün ne haldeydi ise yine
aynı halde. Bu defa da dayımı aradım. Ona da ulaşamıyorum.
Bende numarası olan tanıdığım tüm herkesi aradım ulaşamadım.
Uluslararası hatları denedim yine olmuyor. Şebeke desen ful
görünüyor. Şaka gibi. Başımı ellerimin arasına aldım. Gözlerimi
kapattım.
“Hırçın denizin masum İncisi. Söyler misin, hangi karanlık
korkuttu yüreğini.” Başımı kaldırıp bakınca kimse yoktu. Ses
zihnimin derinliklerinden gelmiş gibi, sanki bana bir şeyleri
anımsatmak istiyor.
“Ah be gönlümün efendisi bir bilsen nasıl çaresiz ve yalnız
hissediyorum. Sesine tutunmak istiyorum ama yanımda değilsin.
Yüreğimi her seferinde başka bir şey incitiyordu. Ama bu defa
bilmiyorum. İncin inciten şeyin sebebi yalnızlık korkusu. İlk defa yalnız olmak hoşuma gitmiyor.” Kendi kendime fısıltı gibi çıkan sesimle yutkundum. Duyan yok cevap veren yok.
Anılarıma tutunacak onlara cevap verecek evreye geçtiğime göre
dipteyim.
“Dip iyidir İnci, artık düşmek son bulmuş tek çare
tırmanmaktır.” Boğazım kaşınmaya başladı.
“Artık çıkamıyorum. Diplerin dibinde kanatlarım kopmuş.”
Yılların önce cevabı verilmiş soruların, şu an soruyorum.
“Yalnızlığa düçar olanın, kelamı ağır gelir.” Derlerdi eskiler.
Niye kafese tıkılmış gibi hissediyorum?
Bir yerde okumuştum. “Aşina olduğumuz rahat hissettiğimiz
yerler vardır. Evin odan yada sevdiklerin gibi. Her şey çok
güzeldir lakin, ne vakit kilitli kalırsan, zamanında aid hissettiğin
yerler üzerine doğru gelir. Nefes alamaz esir hissedersin.”
Bir bardak su içtim. Su sanki sıradan içtiğim gibi değil de, esir
tutulduğum yerde bana ikram edilen bir şey gibi hissettirdi.
Bunun bir adı vardı. Fazlalık ama adını bilmek durumu
hafifletmiyor.
Aynı rutinden devam ettim. Elimde bulunan biber gazı, şok
tabancası ve minik çakımla ki beş santimi geçmez. Mutfak
bıçağını yerine koymak benim açımdan daha sağlıklı olur diye
düşündüm. Neticede kimseye zarar vermek istemiyorum. Evin
içinde gezip gözlerim yorgunluktan akmaya başlayınca gidip
annemin odasındaki dolapta saklanıyordum. Ta ki bu sabaha
kadar. Garaja indim, arabalara baktım. Hiçbiri yok, benimki de
çöp. Birkaç gün evde dolandım durdum. Çözüm aradım…
Felsefe neydi İnci, “Cesurlar bir gün, Korkaklar her gün ölür.”
Nerden duydum bilmiyorum benim için kaynağı anonim. Olanla
ölene çare yok, karakola gidiyorum. Haritayı açmaya çalıştım,
internet çekmiyor. Hay ben böyle operatörün, kaç gündür nasıl
çekmez.
Neyse İnci tabana kuvvet. Rahat hareket etmek adına, en
sevdiğimim converse ayakkabımı, siyah kot pantolonumu, siyah
badimin üzerine beyaz ceketimi giydim. Üzerine silver takılarımı
taktım birinin ucu kalpliydi içinde annemin ve babamın resmi
vardı. Akıllı saatim ve son olarak da dereceli gözlüğümü taktım,
üzerine de mıknatısla takılan güneş gözlüğümü, siyah bir şapkada
aldım. Hazırladığım çantamla, dışarı çıktım. Evin ıssız olduğunu
görünce ürkmedim değil. Arkama baka baka yürümeye başladım.
Bir yerden sonra el fenerini çıkardım.
Yolda bulduğum bir dal parçasını elime aldım. Sırtımdaki biber
gazına, şok tabancasına zerre güvenmiyorum. Dal parçası da pek
güven verdiği söylenemez ama yinede alternatif iyidir.
Etrafta gezerken, tanıdığımı sandığım yerde olmadığımı çoktan
anlasam da nerede olduğumu bilmemek canımı sıkmaya başladı.
Telefonumu sürekli kontrol ediyorum ama harita açılmıyor,
Siri’yle konuşuyorum ama internet erişimi yok. Yapay zekâm
çalışmıyor. Korku bedenimi esir alsa da rüya ya da kâbus olma
ihtimali var. Evden uzaklaşınca havanın karardığını fark ettim.
Gece desen değil, ay desen yok, yıldız desen yok. Kalbime çöken
ağırlıkla nefes almayı unuttum.
Nereye gittiğini bilmeden gitmek, sanıldığı kadar insanı motive
etmiyor. Ne diyordu şarkıda “yol nereye biz oraya” diye. Galiba
biz yazar tayfası ve sanatçılar, kelimelerin gerçek hayat da bu
denli ağır olacağının farkında değiliz.
Nereye gideceğini bilmeden, yol nereye giderse sözünün gerçekte bıraktığı
bilinmezlikten doğan, hüznünden kimse bahsetmiyor. Zaten
herkes yüzeysel tutuyor.
“Her şey normale dönerse…” gelen uğultuyla, etrafımdaki
bilinmezliğe göz gezdirdi.
Ağaçlar üzerime yürüyor gibiydi. Üzerime çöken kederle
yutkundum. Gözlerimi sert kayalara diktim, yürüyeceksem
dikkatli olmalıyım.
“duygusunu hissedemediğim hiçbir cümleyi yazmayacağım.”
Yalnızlık enteresan bir felsefe, Uzaktan masal gibi, içine girince
tüm dönüşüm acısıyla yüzleştiren bir kâbus.
Duman görünce gözlerimi etrafa çevirdim, önüme bakmayınca yalpalayıp düştüm, minik tepeden yuvarlandım. Kafamı kaldırıp nerede olduğumu
anlamaya çalıştım.
Etrafı incelerken gözlerim manzaranın dehşetine kapıldı.
Karşımda gördüğüm tüm yerlerin kendi kendini aydınlattığını gördüm. Sadece belli yerlerde meşale vardı.
Aklımı kaybetmek üzereyim. İleride ışıkları görünce hızla oraya
doğru gittim. Arkamı dönüp kaçma isteğimi bastırıp yürümeye
devam ettim. Işıklar daha da yakınlaştı. İçimi saran korkuyla direnmeye başladım. Yürü yürü bitmiyor ki…
Tepelerden oluşan bu yerde havanın karanlık olması da beni
rahatsız ediyor. Orta Çağ’dan kalma derme çatma yapılara
baktım. Her yerde bacalardan duman tütüyordu.
Yaklaştıkça çadırları da görmeye başladım.
Pazar yerine benzeyen bir alana vardım. Taş döşemeler eskimişti
ama kırık değildi. Burada zaman kırılmıyor, aşınıyordu. Ve
mahluklar…
Kayanın arkasına saklandım. Hafiften kıpırdayıp kimseye
görünmeden Kalın gövdeli bir ağacın arkasına çöktüm. Dizlerim
titrerken kendime fısıldadım: “Gerçek değil. Gerçek değil.”
Derin nefes aldım, ayağa kalktığımda etraf daha aydınlıktı. Işık
kaynağı yoktu. Karanlık geri çekilmişti. Bir şey omzuma çarptı.
Dönüp bakınca taştan bir varlıktı. Canlıydı.
“Önüne bak, insan,” dedi sert ve kalın bir sesle, beni kenara
iterek.
İnsan?
Kelimeyi bir hakaret gibi söyledi! Kalbim göğsümü yumrukladı.
“Bu bir kâbu!” dedim sakinleşmeye çalışarak gözlerimi kapattım
ondan geriye saymaya başladım.
“Yeni misin?” dedi bir ses. Gözlerimi açtım, yanımda zıplayan,
kökleri olan bir bitki bana bakıyordu.
Kocaman dişlerini görünce
panikle,
“Beni yeme,” dedim.
“Sadece erkekleri yerim.” Tiksinir gibiydi sözleri. Kaçamadım.
“Polis…” dedim yutkunarak. “Bir karakol…”
“Yanlış diyar,” dedi başka bir ses. “Burası Cüce Kral’ın toprağı.”
“Ne çeşit bir kâbus bu?” dedim. Saatim sürekli ötüyor; kalp
ritmimin tehlikeli düzeyde olduğunu, sakinleşmem gerektiğinin
haberini veriyor.
“Mirdu burası,” dedi bir cüce. Ne dediğini anlamaya çalıştım.
“Mirdu!” tanımaya çalıştım, zihnimde izlerini aradım.
“Yarım kalanların düştüğü yer, kayıp insan,” diye ekledi.
Zihnimdeki kaos aklımla oynuyor. Ne demek bu? Dünyada bir
yer mi? Düşüncelerime baypas yapmaya çalıştım.
“Cüceler tek gözlü olmaz ki?”
“Evet ama o pis varlık beni yarım yarattı.” Dedi iç çekerek.
“İnanır mısın, götüm bile yok.”diye ekledi, bir yandan kıçını
göstermeye çalışarak. Biri güldü. Biri beni omzumdan sarstı.
Dünya benim için bir an durdu. Her şey gerçekti çünkü beş duyumun tümüyle algılıyorum. Ne diyordu kitabımda yazdığım
profesör; “Acı hissedebiliyorsan canlısın…” Zihnim kilitlendi.
Kontrolümü kaybettim.
“Hop, dur sakin. Biraz edep.” Ah, bir de götü olmayan cüceyle
psikolojimi bozmayayım. Az önce onu durduran ben miydim
emin değilim.
“Bu da mı bizim gibi Mirdu’ya atılanlardan?” dedi yarı at yarı
insan yaşlı bir teyze yanımdan geçerken…
Onlar konuşuyordu kendi aralarında, duymuyorum onları.
Gözlerimi kırpıştırdım. Kulağımı duymak için oynatmaya
çalıştım. Beni oturttular, elime bir şey tutuşturdular, modern dünyadan bir bardak.
Uzun süre bardakla bakıştık. Bildiğim dünyadan tanıdık
hissettiren şeyler vardı ama geri kalan komple ters.
“Bu bir set,” dedim çaresizce. “Bir dizi…”
“Dizimde sorun yok,” dedi kızarak dörtnala uzaklaştı. Beni
omzumdan sarsan taşa döndüm.
“Şoka girdi bu insan, bir şey yap tek göz!” dedi biri. Yüreğim
ağzımdaydı. “Bunlar gerçek değil, İnci,”
“Evet, bunlar dizi seti. Gerçek değil,” Kalbimde inek tepişirken
zihnim mavi ekrana geçti. Her şeyin gerçek olmadığını söyleyen
aklıma rağmen, dokunuşları hissetmek, nefeslerini görmek
delirmeme yetiyor.
“Dizi veya film mi çekiyorsunuz? Kostümler şahane.” emin
olmak istedim.
“İnsanı krala götürmeyiz.”
“Cadının bölgesine,” dedi bir diğeri.
Onlar aralarında tartışırken ben ağzım açık hepsini izliyor kâbus
olduğunu söyleyip zihnimi sakinleştiremeye çalışıyordum…
“Cadının diyarına git, orada senin gibiler var.” Dedi tek gözlü
cüce, Taştan olan mahluk bana baktı.
“Orada karakolda var kalabileceğin otel de.”
Gözlerim kocaman açıldı, yerde yuvarlanan tüylü oyuncağımsı
varlık yuvarlanarak uzaklaştı, çok geçmeden Pembe bir varlık
yaklaştı. Bir at… Hayır. Bir şey daha eski. Daha bilge. Boynuzu
omzuma değdiğinde içim buz kesti.
“Adını söyleme!” Sesi, bedenine ait değil gibiydi zihnimde yankılanıyordu. Daha ne olduğunu anlamadan. Bir anda kendimi
sırtında buldum, pembe kıllarına tutundum içgüdüsel olarak.
Hızla ilerledi…
“Ben eve gideceğim.” dedim. “Bu rüya.” Kendimi ikna etmeye
çalışırken,
“Acı rüyalara ait değildir,” dedi ve beni fırlattı. Yere düştüm.
Dizlerim yandı.
“Mirdu’ya hoş geldin,” dedi uzaklaşarak, “Adını bilmesinler.”
Dedi uzaktan ve ekledi,
“Burada hayatta kalmak, şans meselesi değil.” Gözden kayboldu.
Sizce İnci ne yapacak?
İncinin yerinde olsyadınız ne yapsrdınız?
Bölümler aslında bu kadar uzundur eğildi. Okuyup yorum yapmayı unutmayın. Hayırlı ramazanlar dilerim.