Elimdeki sigara paketinin içine baktım, son bir dal; bir dal tek kalmıştı.
Sıkıntılı bir nefes aldım, gözlerimle etrafa kolaçan ettiğimde sokakta görünürde benden başka kimse yoktu.
Sigara dalını paketinden çıkardım ve iki dudağım arasına yerleştirdim. Paketi yere attıktan sonra bir elimi cebime attım ve içinden çakmağımı çıkardım.
Çakmağı yaktığımda sönmemesi için bir elimi önümde siper ederken karşımdan geçen tahminen altı kişilik bir grup gence baktım.
Liseli oldukları çok bariz bir şekilde belli olan genç kız gurubuna kederli gözlerimi gezdirdim.
Ah, o zamanlar. O zamanlara dönmek için vücudumdan neredeyse bir uzuv bile feda edebilirdim.
Dolan gözlerimi genç kız grubunun üstünden aldıktan sonra içinde hiçbir yıldız barındırmayan altında ise birçok kötülüğü barındıran gökyüzüne baktım.
İnsanların kendimde dahil olmak üzere bu kadar nefretle dolup tasmaları, acımasızlık değilmiydi?
Tabiki acımasızlıktı, veya sevgi, sevgi gerçekten var olan bir kavrammıydı yada insanların sadece kendi zevklerini, kendi oyunlarını üzerinde oynatıcak ve kendi çıkarları uğruna karşısındakini harap etmesinin bir diğer adımıydı?
Herşey yalan! Sevgi bile artık insanlara giderek uzaklaşan bir kavram oluyor. Birine sevgi ne diye sorarsak bunun sadece bir çeşit zevk, haz alma işi olduğunu savunucaktır.
Peki bu kadar sevgisiz dünyada gerçek sevgiyi bulan sınırlı sayıda kişiler ne yapıcaktı? Onlar tek başlarına içlerinde uzun yıllar boyunca ektikleri sevgi tohumlarını yakıcaklardı!
Çok basit değilmi, yakmak! Dışarıdan söylenilmesi kolay peki bu yakma işi ne zamana kadar sürücekti? Bizi olduğumuz benlikten alıp organlarımızın tümünün -özelliklede kalbimizin- kül olmasını bekledikten ve içimizde hiçbir duygu besliyemicek bir hale geldikten sonramı, bizi çıkmaz bir girdaba koyduktan, hayatımızda etkileri uzun zamanlar geçemicek depremler oluşturduktan sonramı?
Evet, tamda bu saydıklarımın hepsi olduktan sonra. Elimdeki bitmiş sigara izmaritini yere attım ve herhangi bir ayağımın -sol- olduğu yerden kımıldamasına izin vererek izmarti ezdim.
Bu hayata gelmesi tamamen boş olan bir insandım. Ama bazen kendi insanlığımdan bile şüphe duyuyordum. Nedenmi? Bi sorunun cevabı bana göre oldukça kolay peki başkalarına göre bu sorunun cevabı kolaymıydı? Bilmiyorum.
Ama tabikide uzun yıllar boyunca insani duygulardan uzak kalmış bir varlığa insan demek diğer duygularını arafta yaşayan en uçlarda yaşayan mutluluğu minik şeylerde bile bulan birine kıyasla ayıp olmazmıydı.
Ama bir zamanlar ben ve benim gibi olan diğer insanlarda masumdu. Onlar ne kadar içlerindeki masum çocuğu yok ettiklerini, sonsuza kadar kördüğüm olmuş zincirlerle baglamış olduklarını sanıyor olsalarda gerçek hiçbir zaman değişmezdi.
Onlar içlerindeki çocuğu yok ettiklerini sanıp etrafta öylece amaçsızca gezerken, içlerindeki o çocuk birgün kapıyı en şiddetli en yıkıcı şekliyle çalardı.
İşte o an yaşadıkları en büyük travmaları bir bir onları ziyaret eder tam unutulunca tekrardan kendilerini hatırlatırdı. Peki bunlar içlerindeki çocuğun bir yerlerde ölmediğine ve sürekli kendini hatırlatmalarına karşı bir tepki verirlermiydi? Hayır!
O çocuğu kabullenmek yerine bu yaşadıkları kötü duygulara bir ad verirlerdi; depresyon ve ne zaman bu travmalar kapılarını çalsa depresyondayım diye ortalıkta gezer ve kendilerini psikologların yanına atıp ilaç almak için ağlarlardı.
Komik, Kendilerinin bile yok edemedikleri bu travmaları basit bir hapmı yok edicekti? Tabikide hayır. Onlar sadece bunların ilaçla yok olacağına inandıkları için kısa bir süreliğine kendilerini iyi hisediyorlardı.
Bunlar aslında kimsenin bilmedikleri ama aynı zamandada ortalıkta hep var olan nesnellikler. Bunları demem çoğunun en komiği olabilir. Benim adım bile aşkı temsil ediyorken neden bu kadar sevgiden nefret ediyorum diye düşünmek oldukça normal gelebilir.
Adım bade, bade soysal bu zamana kadar aldığı her nefes için pişman olan bir insan.
Bulunduğum epeyce uzun sokağın sonuna geldiğimde gördüğüm marketle dudaklarıma olgun bir tebessüm yayıldı.
Marketin içine girerken yandaki raflardan çalışan kıza baktım. Hepimiz bu dünyaya ya hizmetçi yada patron olmak için gelmiştik. Bunlar; yaşamın ağır kurallarıdır. Kurallara uymazsan diskalifiye edilirsin. Ve toprağına çiçek dikecek kadar bir yakının bile olmaz.
Peki biz hangisiyiz? Çok belli değilmi, bizlerde hizmetçiyiz. Rafların arasından geçerek kasaya doğru ilerledim. Ve sorumu sordum "merhaba, sigara satılıyormu?" evet sadece bu kadar insanlar için fazla samimiyete gerek yoktu. Heleki bilmeyenler için hiç gerek yoktu.
Kasiyer kız hiç istifini bozmadan ve tek mimik oynatmadan cevap verdi; "evet satılıyor, hangisini istersiniz" bu boğucu mekanın içinde daha fazla kalmamak için kısa bir cevapta üstüne ben attım "parlament" kız yüzündeki tek mimiği oynatmadan çekmecesinden sigara paketini çıkardı ve sıfır samimiyetle "70 lira" dedi.
Ceplerimden çıkardığım iki elimden sağ tarafta olanı ağır hareketlerle tekrar cebime daldırdım ve çıkardığım kredi kartını pos cihazına okuttum. Yaklaşık on saniye sonra işlem onaylandığında fişimi beklemeden sigara paketinide alarak kendimi dışarı attım.
Keşke kendimizi bu kadar kolay dertlerimizdende arındırsak. O zaman gerçek mutluluğu yaşayabilirmiydik. Bugün doğum günüm ve ben aldığım bir paket sigarayla doğum günümü kutlamaya başlamıştım bile.
Ayağımın önündeki küçük taşı hafif ayak vuruşum ile yan tarafa savurdum. Bazen içinden çıkamadığım sonsuz girdabımda bende aynı şekilde savrulduğumu hissediyordum.
Döndüğüm sokaktan sonra sonunda kendimi bir nevi rahat hissettiğim sahile baktım. Arkadaşlarıyla birlikte oturan gençler, annesiyle gelen çocuklar, bisiklet sürmeye çıkanlar, sevgilisiyle buluşanlar.
Burada oturan herkesin bir gayesi, bir burda olma amacı vardı. Peki benim buraya gelme amacım neydi? Cevap yine belli koca bir hiçlik. Sadece burada sabaha kadar oturup bir paket sigarayı bitirerek kafa dinlemek istemem.
Çok birşey istemiyordum, sadece biraz huzur. Peki bir bar çalışanına göre bu iyi bir istekmiydi? Orası maalesef belli değil, gece saat bir olduktan sonra tek başıma evde tek kalmaya bile korkuyordum.
Ne yazık ki sadece ben değil aynı yerde çalıştığımız diğer birçok kızda aynı şekildeydi. Hergün bizi altına almak için sarkıntılık yapan onlarca tehlikeli adam vardı. Barda bile olmasa başka bir yerde başımıza bir felaket gelmesi oldukça normaldi.
Aynı şeyin bir iş arkadaşımın başına geldiği gibi, ama iş arkadaşım şuan hapiste olsa bile kendini iğrenç bir sürtük olmaktan kurtarmıştı. Ayda bir onu ziyarete gidiyordum. Tanıdığım diğer iş arkadaşlarımın en masumuydu. Kendini korumak için önceki gece ona dokunmaya çalışan adam tekrar onu sıkıştırınca elindeki bıcağı aniden almış ve adamın kalbine üç defa sallamıştı.
Onun için kendimden zaman buldukça üzülüyordum. İkimiz yaşıttık. Ve o üç yıldır hapisteydi. Önümdeki boş bankalardan birine oturdum ve az önce biten sigaramın izmaritini çöpe attım.
Boş bir banka geçtim, az önce cebime koyduğum sigara paketinden bir tane daha aldım. Aynı döngü, değişen hiçbir şey yok! Artık deniz bile rahatlatmıyor. Cebimde titreşimde kalmış olan telefon kendini belli edercesine çalınca elimi cebime attım ve telefonumu çıkardım.
Bilinmeyen numara arıyordu, içime zaten hep var olan yaklaşık iki saattir gitmiş olan tedirginlik hissi tekrardan var oldu. Gerginlikle kasılan ellerim cevap tuşuna gidince sıkıntıyla telefonu açtım ve kulağıma götürdüm.
"alo" dedim bıkkınlıkla. Karşı taraf bir süre cevap vermedi. Telefonu kulağımdan indirdim yine birkaç ergen tarafından işletiliyordum.
Kapama tuşu olan kırmızı tuşa basmak üzereyken karşı taraf sonunda ses verdi; "merhaba bade"
Stres bedenimi ele geçirince karşılık verdim "kimsin" karşı taraf güldü buna sinirlenince tekrardan kapatmak için telefonu kulağımdan indirince tekrardan konuşma kararı aldı.
"kapatmaya ne kadarda meraklısın bade" derin nefes alarak konuştum "kimsin, adını nerden biliyorsun."
"unutkan insanları sevmem bade" evet kesinlikle yine ergenlerin oyununa geliyordum. Bıkkınlıkla bir nefes daha çektim ve konuştum "bunda beni ilgilendiren kısım ne"
"seni ilgilendiren kısmınımı ah, attığım fotoğraflara bak bade" telefonu kulağımdan indirip hoparlöre aldım ve sesini sadece kendi duyabileceğim seviyede kıstım.
Beni arayan aynı bilinmeyen numaradan WhatsApp'a birkaç fotoğraf gelince üzerine tıkladım. Uygulama beni mesajlar bölümüne yönlendirince içimdeki stres, telaş ve meraka engel olamadım.
Fotoğrafların üzerine tıklayıp indirince gözlerim yaşadığım korkuyla açıldı, bunlar tam şuanda banka otururken çekilmiş fotoğraflarımdı. Hızla arkama döndüm ve fotoğrafların çekildiği yöne baktım. Siyah bir araba duruyordu.
Telefonu hoparlörden çıkararak kulağıma götürdüm. banktan kalkıp arabaya ters bir yöne doğru koşmaya başlayınca, aynı zamanda konuşmaya da başladım.
"kimsin sen fotoğraflarımla ne yapıcaksın" durup arkama bakarken iki adamın arabadan inip bana doğru kostuklarını gördüm. Telefonu kapatıp cebime koyarken arkamı dönüp koşmaya devam ettim.
Burda bir emniyet vardı, ve benimde tek çıkış yolum ordaydı. Tekrardan arkamı döndüm ve tam bakicaktım ki iki elimin arkamdan birleştirilmesi ve ağzıma dayanan beyaz bezle bunca zamandır tuttuğum göz yaşlarım aktı.
Gözlerim kararmadan önce ise tek gördüğüm şey, bize doğru yaklaşan ve kapısı açık olan siyah bir arabaydı.
§
Uzun zamandır uyanıktım, yada değildim? Bilmiyorum. Etrafta gelen sesleri duyabiliyordum. Peki neden göremiyordum. Ne zamandan beridir gördüğüm tek renk siyah bilmiyorum. Sanki zaman algımı yok olmuştu.
Tekrar bir kapı açılış sesi duydum. Bu sesi neredeyse uyandıgımdan beridir duyuyordum. Fakat bu sefer ağır adım sesleri işitiyordum. Adımlar ilerledi, ilerledi ve birkez daha ilerleyip arkamda durduğunda bir süre sesler kesildi.
Boynumda hissettiğim nefesle irkilerek bağırdım ve kendimi ani hızla kollarım bağlı olmasına rağmen yan tarafa doğru ittim. Sandalyenin ayakları kayıp düşmeye başlayınca bir kez daha bağırdım.
Ardından, sandalyenin tutulup tekrar eski, düz, haline gelmesi. Korkunun etkisiyle var olan göz yaşlarım yüzümdeki bir şeyi nemlendirince, asıl görmemi engelleyen gözüme takılan siyah bez parçası olduğunun farkına vardım.
Derin bir nefes çektim akciğerlerime, ve bunca zamandır düğüm olmuş dilimi hareket ettirerek birkaç kelime sarf ettim. "beni neden kaçırdın?"
Telefondakiyle aynı kahkaha sesini tekrardan duydum. Sağ tarafımdan. Eti ciddi anlamda sert olan ve büyük olduğunu hissettiğim el, saçlarımı okşamaya başladı. Bu hareketiyle kafamı tersi yönüne çevirdim ve yüzünün olduğunu düşündüğüm tarafa tükürürcesine; "dokunma bana" dedim.
Tekrardan aynı uyuz kahkaha sesini işittim. Bir insan attığı bir kahkahayla en fazla bu kadar gıcıklaşabilirdi. Gözümdeki bandana aniden çekilince gözlerimin loş ışığa alışması için birkaç kez kırpınca sonunda bulunduğum yerin farkına vardım.
Onun arkamda olduğunu biliyordum. Bulunduğum oda siyah ve camsızdı, lambadan gelen cılız ışıkla bu oda tamamen olüm odası olduğunu belli ediyordu, göt kadar bir yerdi. Ve oturduğum bu rahatsız sandalye.
Gözümün önüne gelen elin iki kere şıklatınca irkilerek kendime geldim. İçimden birkaç küfür savurarak kafamı kaldırıp elin sahibine baktım. Gördüğüm suratla korku bedenime hükmetmeye başlamışken, nefes almaya çalışırken ciğerlerime hançer sallanıyormuş gibi hissetmeye başlamıştım.
Beynim ne yaptığını bilemez bir hale gelirken, yaşlar gözlerimden firar ediyordu. Çenem titremeye başlarken içimden kendime lanetler saydırıyordum. Yaşadığım bu duruma mutlu olmuş gibi görünürken kalın kemikli ellerinden birini çeneme atıp kavrayarak başımı olabilirmiş gibi dahada yukarı kaldırdı.
Yaptığı bu hareketle beraber acıyla nefes verirken, yüzüne tatmin olma ifadesi yerleşti. Yaptığı her hareket acıyla yüzümü burusturmama sebep oluyorken titrek bir nefes alarak konuştum; "benden ne istiyorsun?" yüzünde belirsiz bir sırıtış oluştu; "bariz bir şekilde belli değilmi?"
Bu laflardan herhangi bir şey anlamam şuan ki durumum için imkansızken, kelimeler zihnimde dönüp dolaşıyor ve yine aynı sonuca varıyordu; boşluk. Dediği cümleden hiçbir çıkarımda bulunamamışken tekrardan konuştum;
"ben" dedim ve ciğerlerime bir nefes daha doldurdum. "anlamadım, yani, dediğin şeylerden bir yola varmadım" yüzüme sorgularcasına baktı ve tekrar konuşmaya başladı, "ben bir lafımı ikilemekten nefret ederim bade, ikiletenlerinde adını bu dünyadan temizlerim."
Kafamı eğdim ardından gözlerimi kapatarak zihnimi yoklama aşamasına girdim. Bu adam, barda kumar masasına servis yaparken bana teklif sunan adamdı. Ne istediğini şimdi anlamıştım. Bu adamı tabikide tanıyordum, ülkenin ileri gelen usta kumarbaz çetelerinden birisinin önemli bir üyesiydi.
Emre karaaslan namı diğer mentor kumarbazların korkulu rüyası. Aynı zamanda benimde. Gözlerimden zaten akan yaşlar dahada çoğalınca kafamı hayır anlamında iki yana salladım. "lütfen, lütfen bırak beni. Ben sana ne yaptım." yüzündeki ifade birden kayboldu suratı düz bir ifade alırken kulağıma eğildi, "burda emirleri ben veririm Bade, bunu bilmemene veriyorum. Bu seferlik affedildin."
Korkuyla yüzüne baktım, az önce ölümün yakınlarındayken aniden kıyısına yaklaşmıştım. Yanaklarımdan süzülen göz yaşlarımın yarısı ağzıma girerken oluşan tuzlu tadı umursamayarak konuştum; "lütfen beni brakırmısın?"
"çokmu istiyorsun seni bırakmamı?" bu adam resmen benle dalga geçiyordu. Titrek bir şekilde kafamı salladım;"evet" işte bu acımasızcaydı. Ve ben ne kadar 'evet' desemde o beni bırakmazdı. Aniden benden uzaklaştı ve kapıya kadar yürüdü. Ardından dudaklarını aralayıp derin bir nefes çekti içine.
Aralık olan dudaklarına dilini sürerek ıslattı, kafasını sağa sola dalga geçermişçesine salladı. Sonra kapı kulpuna dokunarak bana baktı. Kolu çevirdi ve yüzünde belirsiz bir sırıtış belirdi, kapıyı açtıktan sonra bir adım atıp odanın dışına baktı.
Siyah eldivenlerini cebinden çıkarıp bana bakarak takmaya başladı. Başıma her an bisey gelebilirdi. Eldivenlerini taktıktan sonra, biraz daha kapıdan dışarıya doğru ilerledi. Ardından konuşmaya başladı; "boyundan büyük işlere karıştın bade, bu yaptığının sakın bir cezası olmadığını sanma."
Gözümden düşen bir damlayla, karşımdaki iğrenç varlığa baktım. Korkum yüzünden kaybettiğim takatimi sonunda kazandığımda konuşmaya başladım. "ne cezasından bahs ediyorsun?" tek kası havaya kalktı ve az önce takmış olduğu siyah eldivenli ellerini önünde birleştirerek bana baktı.
"salağa yatanları iyi bilirim ve hepsi cezasını alır, ama senin gibi, sonradan piyasaya dahil olanları ortadan kaldırmak kadar zevkli başka bir şey yok." cümlesini bitirir bitirmez bu sefer ben tek kaşımı kaldırarak ona baktım. "yanlış düşünüyorsun mentor, ben yıllardır o ortamlardayım neler döndüğünü az çok biliyorum."
Az önce dışına çıktığı odanın içine, tekrardan olabildiğince hızlı adımlarla geldi. Bana çokta uzak olmayan bir mesafeden bakınca yüzüm stresle kasıldı, bunu yutkunmuş olmamdan anlamış olucakki yüzlerimizi yakın mesafeye getirene kadar eğildi. Bunu yaptığı an bedenim error verircesine arkamda bağlı olan kolum titremeye başladı. Bu kadar adrenalin kim olsa onun için bile fazlaydı.
Dün gece mentorla bir el kart oynadığım ve şans eseri kazandığım için şimdi cezasını çekiyordum. Cebinden çıkardığı bir bezi burnuma doğru getirdiği anda, kafamı hızla geri çekmeye çalıştım. Bir elini kaldırıp kafamı tutunca ona kafamı hayır anlamında iki yana salladım. Saçlarımdan tutup kafamı sabitlemeye çalışınca teslim oldum. Bezi burnuma yaklaştırınca almaya çalıştığım derin nefesler arasında o bezinde kokusunu alınca, dünya yavaş yavaş gözümde kararmaya başladı.
§
Zihnim uyanmıştı, ama gözlerimi açamıyorum. Tahminlerime göre, belki on yada on beş dakikadır bu uyku felcinin esiriydim. Kendimi tekrar gözlerimi açmak için zorladım. Ama sadece denemekle kaldım. Etrafta bulanık sesler duyuyordum. Sanki iki erkek bağırarak kavga ediyormuş gibi. Ama ne diyorlar bir türlü anlayamıyordum.
Bulunduğum durumun acizliğini kavrayacak kadar aklım başımdaydı. Sesler kesildiğinde bir kapı sesi duydum. İki erkekten bir tanesi gitmişti ama diğer adım sesinden anladığım kadarıyla içeride kalan bana doğru geliyordu. Gözlerimi açmaya çalıştım. Ama yine hüsrana uğradım. Bedenimi hareket ettirmeye çalıştım, ama olmadı.
Sanki bir çeşit uyku felcindeymiş gibi hissediyordum. Yine aynı büyük ellerin -mentorun eli- yüzümde gezindigini hissettim. Saçlarım, yanaklarım, göz altlarım, çenem ve en son dudaklarım. Rahatsız edici. Evet, tanımlanacak tek kelime buydu. Kapalı olan gözlerimden akan göz yaşlarımı hissedebiliyordum.
Boynumda sıcak nefesler hissettim. Bunla beraber ağır konyak kokusu aldım. Gözlerimden yaşlar bir kere daha kendini özgürlüğe bırakınca derin nefesler aldım. En azından nefes alabiliyordum, bu kadarı bile bir nimetti. En azından bulunduğum bu duruma göre, ayak uçlarımdan, yavaşça yükselen bir ürperti hissettim.
Ölüyordum ve bu yavaş yavaş oluyordu, dahada acı çektirterek, oluyordu. Koltuk altlarımda bir karıncalanma hissettim. Nefes alışlarım sıklaştı. Bunun üzerine karşı tarafımdan sessiz bir gülme sesi duydum. Odada tek ikimiz yokmuyduk? Kafam allak bullak olmuştu.
En son hatırladığım şey, emrenin burnuma bir bez tutması. Karanlık, ve şimdiki uyku felcim. Saatlerdir bu rahatsız sandalyeye esir olduğumu tutulan ve hareket ettiremediğim belimden dolayı anlamam uzun süremi almadı. Etraf sessizdi, ve bu sessizlik bir insanı delirticek türdendi.
Saçlarıma dolanan el korkmama sebep oldu, yerimden kalkmaya çalıştım ancak hareketlerimin kısıtlı olduğu aklıma geldi. Kulaklarımın yakınında bir nefes alış sesi işittim, aynı zamanda verilen sıcak nefesin saçlarımdan kulağıma kadar ulaşıp beni ürpertmesi bir oldu. "merhaba Bade, ben hürkan." sesi duyduğum an bedenimi tek birşey sardı;
Korku
Evet, tam olarak bu. Nefesimi tuttum ve olacakları bekledim. Artık iyi bişeyler olmayacağı kesinleşmişti. Hürkan gügen bir uyuşturucu baronuydu. Onu çoğu kez patronumuzla konuşmak için geldiğinde görmüştüm. Fakat onun mentorla arkadaş veya başka bir şey olacaklarını hiç düşünmemiştim.
Kulağımdan tekrardan aynı İstanbul Türkçesiyle konuşan, ve sesi bile tehlike arz eden adamın uğultusu geçti. "nefesini neden tutuyorsun Bade? Yada başka bir soru sorayım, bilgi taşımanın cezalarını biliyormusun Bade?" o diyene kadar nefesimi tuttuğumu bile farkında değildim. Tabi, korku insana birçok şey yaptırabilir.
Gözümden birkaç damla yaş daha, kendilerini diğerlerinin yanına özgürlüğe feda ettiler. Ve boğazım düğünlenince ağzımdan kaçan hıçkırık korktuğumu daha fazla simgeleyen maddelerden biri oldu. Göz yaşlarım çenemden aşşağı akıp giderken, tekrar hareket etmeye çalıştım, Ve yine olmadı. Karşımdaki ne kadar tehlikeli olursa olsun bu kadar ezilemezdim.
"merak etme bade, tahminen üç saat kaldı" tekrardan aynı sesi işittiğimde, hareket etme girişimlerime son verdim. Neye üç saat kalmıştı. Ne olucaktı üç saat sonra? Ölücektim sanırım.
3 AY SONRA
Slm yeni kitapla karşınızdayım kitabımın tutacağına ve iyi okumalar alıcağına eminim 20 bölümlük yapmayı düşünüyorum ama daha fazlada olabilir.
Neyse Behlül kaçarrr 👋
