İçeriğe geç

Sarsılan Ruhlar

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Sarsılan Ruhlar

Bölüm 1

I

(2005 Ağustos)

Havanın sıcaklığı Adana'nın sokaklarını kasıp kavuruyordu. Sıcaklığı ile tanınan Adana yine dünden daha da sıcak olan gününü yaşıyordu. Sıcak olması her ne kadar da insanları bunaltsa da mutlulardı. Gülüşen çocukların sesleri sokaklarda yankılanıyor, ihtiyar insanların ellerin de baston ile mahalleyi geziye çıkmışlardı. Sokaklar mutlu ve neşeli, insanlar birbirine yardımcı olurdu. Komşuluk çok güzeldi herkes birer aile gibiydi. Akşam üstünün verdiği huzurlu ile çocuklar parka oynaşırdı. Yine parkta oynadıkları bir gündü. Parkı sahiplenen bir çocuk çetesi vardı, yeni gördükleri çocukları parktan kovuyorlardı! Banklar anneler, babalar, dedeler, nesneler dolu iken parkın kaydırakların da, renk renk olan salıncak da sallanan uzaya çıkmak isteyen çocuklar ile doluydu. Parkın çetesi olan çocuklar parka neşe saçıyordu, gözleri parlıyordu. Yaptıkları haraketler olsun veya konuştukları sözler insanlara tebessüm ettiriyordu. Çetenin en büyük iki tane liderleri vardı ve parktaki çetesine seslenmişti: erkek olan

"Uzaya çıkmak istiyorsak bir mekiğe ihtiyacımız var!"

Hayal güçleri o kadar genişti ki, kaybolurdu ruhları hayallerinde.

En küçükleri altı yaşındaydı. Çeteden dört çocuk altı yaşındaydı fakat aralarından biri daha kırılgan daha narin ve her şeyden korkup kaçtığı için çetenin en küçüğü Mislina seçilmişti. Mislina'nın cılız bedeni sesiyle o kadar uyumluydu ki konuştuğu zaman kendisi gibi cılız ve narin çıkardı. Abisine yanıt veren Mislina,

"Tuğrul abi mekik ne ki? Korkunç bir şey mi?"

Mislina'nın soruları bankta oturanları bile tebessüm ettirmişti. Diğer çete üyesi olan Asena da soruya soru eklemişti,

"Ne yani mekik ne ki? Mekiği yiyince uçabilir miyiz?"

Bu soruda bu sefer gülmekten artık ağlamıştı; Oğuz ve Hilal. En büyüklerden biri olan Hilal artık dayanamamışçasına oturduğu yerden ayağı kalktı ve ellerini birbirine vurarak,

"Sevgili çete üyeleri, mekik yenecek bir şey değil! Ve aksine korkunç bir şey değil. Uzaya çıkmanızı sağlayan bir araç."

Çetenin başkanı yine yapmıştı yapacağını bir konuya da aydınlık getirmişti.

Hep bir ağızdan "aaaaa öylemiymiş, biz biz bilemedik." demeye başladılar ve sonra birbirlerine bakıp sırıttılar. Bu güzel anılarına gülüşler eklenmişti.

Heycanlı bir şekilde mekiğin ne olduğunu öğrenen Asena, uzaya çıkmak için teklif etmişti ama uzay mekikleri yoktu. Bunun üzerine gökyüzünün aynı tonda olduğu kaydırağı mekik yapmaya karar verdiler. İlk başta Manolya, Atalay ve Batın kumları, kırmızı, yeşil, turuncu renkte olan kovalarına kum dolduruyorlardı. Hilal ve Tuğrul kovaları alıp kaydıraktan kaydıktan sonra yere düşecekleri için yumuşak zemin ayarlıyorlar, kovadaki kumları güzel bir şekilde yer yapıyorlardı. Mislina, Asena ve Oğuz ise mekiklerini süsleyecek renkli çiçek ve çakıl taşları topluyorlardı. Çok iyi iş çıkaracaklarından eminlerdi ve başarılı bir iş çıkarmışlardı.

Kaydırak, renkli çiçekler ve otlar ile serpiştirilmişti. Mavi renk kaydırağın üzerindeki çiçekler hoş bir görünüm yaratıyordu. Otlar ise süs olarak konulmuş, çiçeklerin arasına özenle yerleştirmişlerdi. Kaydırağın uç tarafına yumuşak kumlar var ve zemin ustaca yapılmıştı. Koştura koştura biraz öteden gelen Oğuz çakıl taşlarını eksik bulunca toplamaya gitmişti, kıyafetini uçlarını biraz kaldırarak içine çakıl taşlarını koymuş çetesinin yanına geliyordu. Oğuz mutlulukla,

"Bakın bakın ne kadar da çok çakıl taşını bir arada bu kadar fazla getirdim. Tebrik edin beni, alkışlayın!"

Kendini de övmeyi es geçmemişti küçük çetenin üyesi Batın biraz kıskanmış olacaktı ki,

"Ne var yani ben de getiririm." somurtarak söyledi.

Kömür gibi saçları gözlerinin üstüne geldiği için elleri ile arkaya doğru savrulttu ve bu hareketi ona hava katmıştı.

Manolya kıkırdadı bu hareketine,

"Senin saçların çok uzun ya, keselim saçlarını daha da yakışır hem."

Batın bu fikre pek sıcak bakmamıştı saçlarını her gün özenle hazırlayan Batın, saçlarından vazgeçemezdi kolay kolay. Batın ellerini saçlarına götürdü, uçlarını tuttu tahmin etmeye çalıştı. Kısa saçlı olsam nasıl olurum? diye. Kafasını iki yana sallayan Batın,

"Olmaz kızım benim saçlarım bir kere çok güzel. Vazgeçemem hııı."

Manolya hiç cevap vermeden altın sarısı, beline kadar uzanan bağladığı saçlarını, pembe tokayı çıkardı ve saçlarını özgür bıraktı. Saçları o kadar güzeldi ki, ipek kadar yumuşak saçları onu harika gösteriyordu. Manolya, Barın'ın yanına yaklaştı ve elini tuttu,

"Al bu toka senin olsun, saçlarını toplarsın benim fazladan tokam var. Bir tanesini sana versem bir şey olmaz."

Ve Batın'nın avcunun içine koydu pembe tokayı. Belki de hayat olacaktı o pembe toka. Batın bir elindeki tokaya bir de Manolya'ya bakıyordu. Batın güzelce teşekkürünü etmiş ve mekiğe geri dönmüşlerdi. Hepsi güzelce çakıl taşlarını yerleştirmiş her şey hazır bir tek kaydıraktan kaymaları gerekti. Sonrasında hayal güçlerine göre uzaydalardı.

Hepsi kaydırağın başına çıkmış, küçükten büyüğe sıralanmıştılar. En küçüğümüz Mislina en başta yer alıyor onun hemen arkasında Asena daha sonra Manolya geliyordu. Manolya'nın arkasında Atalaydı. Bunlar altı yaşlarındaydı, yaştaş derlerdi birbirlerine. Atalay'ın ardından Oğuz bulunurdu hemen onun arkasında Batın yer aldı. Oğuz ve Batın yedi yaşında yaşıtlardı. Batından sonrası ise Tuğrul ve Hilal. En büyükleri çetenin liderleri.

Liderimiz olan Hilal güzel bir fikir koymuştu ortaya,

"Şimdi ellerimizi bir güzel kaydırağa koyalım ki kaydıraktan destek almış oluruz ve daha hızlı kaymış olacağız. Daha sonra hep birlikte ondan geriye sayım yapacağız anlaştık mı?"

Hilal'in bunları demesiyle havada "anlaştık" kelimeleri karışmıştı. Çetedekiler küçük ellerini kaydırağa bir güzel koymuş kendilerini aşağıya doğru çekeceklerdi. Hep bir ağızdan hazır oldukları belirtilirken ondan geriye saymaya başlamışlardı bile.

On, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki ve bir. Geri sayımları bittiği anda kaydıraktan destek aldıkları için hızlıca kaydıraktan aşağıya kaymışlar, hazırladıkları kum zeminin üstüne düşmüşlerdi. Günün verdiği yorgunluk ile yere sırt üstü uzanmışlar, beraber gülüyorlardı. Hallerinden memmundular. Ne kadar güzel kaydıkları hakkında konuşuyorlardı. Havada asılı olan güneşin artık gökyüzüne veda etme zamanı gelmiş yavaştan yavaştan batıyordu. Saat gittikçe geç olduğu için aileleri artık eve gelmeleri için çağırmıştılar.

Hilal ve Asena aynı bina da kalıyor aynı şekilde onlardan farklı bir binada Tuğrul ve Mislina kalıyorlardı. Oğuz, Atalay, Batın, Manolya ayrı binalarda fakat hepsi birbirlerine yakın bir çevredelerdi.

Hepsi evine dağılmıştı fakat birbirlerinden ayrılıkları için üzülmüş olsalar da yine sabah kahvaltısını yaptıktan sonra çete aynı şekilde dışarıya çıkıp koşuşturacaklardı. Çete evine dağıldıktan yaklaşık bir kaç saat sonra yaz yağmuru yağmaya başlamış, yağmur taneleri cama vurarak haber ediyordu yağışını.

Hilal yağmuru çok severdi, her yağışında tebessüm eder ve pencerenin yanındaki kanepeye doğru yol tutardı. Yine geçmişti Hilal, kanepenin yanına. Gökyüzünden akan damlalarını izlerken bir yandan da annesini düşünüyordu. Annesi, Hilal dört yaşlarında iken kansere yakalanmış ve hastane de son nefesini verirken Hilal ve onu çok seven eşi yani Tuğran Yusuf Bey'de eşinin yanından hiç ayrılmamıştı. Çok severdi biricik karısını, elinden geleni yapmıştı tüm sevgisini vermiş, tüm ömrünü verecek kadar aşıktı.

Hilal yine düşünceli bir şekilde uzaklara dalıp giderken babası hafif ses çıkararak yanına yaklaşmıştı. Ses yapmıştı çünkü sessizce yaklaşsa bir anda korkar diye endişeleniyordu. Annesi öldükten sonra kızı için Tuğran Yusuf hem anne hem baba olmaya çalışıyordu. "Dünyalar güzeli kadınım" diye severdi, dünyalar güzeli kadını öldükten sonra hiç bir kadının gözlerine bile bakmaya cesaret edemez, hiç bir kadını sevmemiş üstelik samimi bile olmamıştı. Dünyalar güzeli kadının gözleri ona hayattaki tüm gözlerden bile güzel gelir, bakmaya kıyamazdı. Öyle severdi. Sevdiği hatta sevmekten bile öte aşık olduğu kadın gözlerinin önünde ölürken o kadar çaresizdi ki...

Haykırışları tüm gece de belirdi, yıldızlar ona şahitti. Orda kızına bile destek olamayacak kadar yıkılmış zor toparlanmıştı. Hilal annesinin ölümünde çok ağlamıştı, ilk kez bu kadar ağlamış, kolay kolay ağlamayan Hilal annesinin yani başında göz yaşları kuruyana kadar ağlamıştı. Toparlanmaları uzun zaman aldı, yine de toparlanmaya çalışıyorlardı. Her gece 01.00'da Tuğran Yusuf Bey kalkar aşık olduğu ve dünyalar güzeli bir kız çocuğu getirdiği için ona hep teşekkür ederdi, onu ne kadar özlediğini satırlara yazar ama satırlardan taşardı. Tuğran Yusuf'un da imkansız aşkıydı.

Hilal ve babası düşüncelerin arasından sıyrılıp gerçek dünyaya giriş yapmıştılar. Babası kızına mutlu olsun diye

"Dünyalar güzeli kızım, annenin ve senin en sevdiğin limonlu keki yaptım, hem arkadaşlarına da götürürüz olmaz mı?"

Hilal ışık görmüş tavşan gibi olmuştu, kanepe de babası ile birlikte oturan Hilal, hemen babasının boynuna sarılıp,

"Babacım seni çok seviyorum, her ne olursa olsun sen benim iyi ki de babam olmuşsun!" dedi ve babasını öpücüklere boğdu, beraber güldüler yankılandı odada. Babası yedi tane tabak ayarlardı ve kekleri tabaklara bir güzel yerleştirdi. Ve yeşil bir tepsiye güzelce tabakları yerleştirdi. Onu merakle izleyen kızı ile beraber arkadaşlarına götürecekti, en azında moreli yerine gelecekti. Babası elinden geleni yine yapmıştı.

"Hadi kızım kırmızı montunu al geç olmadan gidelim."

Seslenmişti kızına, Hilal odasında arkadaşları için yaptığı bileklikleri alıyordu. Hilal çok ince, Naif ruhlu biridir. Sevdiklerine çok değer verirdi. Babasının seslenmesini duyan Hilal, odasından cevap vermişti bile,

"Tamam baba hemen geliyorum!"

Hızla kaptığı bileklikleri almıştı, elinde hepsini tutamayıp düşüreceği için küçük beyaz uğurböceği desenli naylon poşete koymuş daha sonra kırmızı montunu alıp babasının yanına gitmişti usulca. Kızını gören baba merak edip sormuştu elindeki poşeti,

"Hepsine mavi bileklikler yapmıştım baba. Onlara hediye edeceğim."

Babası kızının yaptığı bu haraket çok hoşuna gitmiş olacaktı ki sıcak bir gülümseme bırakmıştı. Beraber yola koyulmuş ilerlediler ilk durakları Asena olmuştu hem aynı binalardalardı, kolaylık olurdu. Son durakları da Atalay olmuştu. Baba-kız bu akşam çok yorulmuş ama bir o kadar mutlu olmuştular. Bileklikleri gören çetemiz, kekten ziyade daha da mutlu olup sevinç çığlıkları havaya uçusup karışmıştı bile. Dünyayı olmasa da hayatları değiştirecek o sekiz masum çocuklar, tanımadıkları insanların gülüşleri ile ruhuna dokunmuştu.Çetemiz o gün bileklerine bileklerini takmış hiç çıkarmamıştı. Bilekliklerini öpüp yataklarına tıpış tıpış geçmişlerdi. Çetemiz yarın buluşucaklarını biliyorlar ve yine de mutluluydular. Birbirlerinden ayrı kalamazlardı ölüm bile olsa.

Işıklar sönmüş ama umut ışıklar sönmemişti. Sessizlik bütün Adana'yı sarmıştı. Hava da bunaltıcı bir sıcak yoktu aksine sıcakların yerine soğuk tutmuştu. Gök delinmiş sanki akıttı tüm yaşlarını şu koca Adana'ya. Gök ağlıyordu güzelim şehire, yağdırıyordu çatılara, umut dolu sokaklarına.

Herkes huzurlu bir şekilde uyurken birdenbire içlerini, korku sarmıştı sekiz küçük çocuğun. Rüyalarında kabus görür gibi hepsinin kaşları çatık bir yardım bekler gibi korku almıştı. Adana'daki tüm saatler 01.17'i gösterdi. Bir ses koptu tüm şehri korkutmaya yetti. O ses ile uyanmıştıla. Havaya çığlıklar karışmıştı. O korkum tüm vücutlarını esir almış tir tir titreyerek yataklarında ailelerini beklediler.

Mislina çok korkuyordu kitlenmiş haraket edemiyordu, sadece bağırıyordu. Asena'nın sanki kalbi yerinden çıkacak gibiydi. O anki korku ile kendisini kaybetmiş etraftaki sesleri algılayamıyordu, ailesi yanına geldiğinde ağlaması şiddetle artmıştı. Manolya yatağın yanına çökmüştü, ailesi henüz gelmemişti ama geleceklerinin emin bir şekilde titriyerek bekliyordu. Atalay sese uyanmıştı ama haraket edemiyordu. Haraket etse sanki tüm Dünya yıkılacaktı, korkuyordu. Oğuz'un ailesi yanına gelmişti fakat annesi bayılmıştı. Dili tutulmuş çığlık bile atamıyordu. Batın cesurca davranış sergileyerek ailesinin odasına kendi gitmiş, ailesine sarılıp ağlıyordu. Tuğrul elleri ile kulaklarını kapatmıştı. Gözlerini sımsıkı kapatmış sanki yemin etmişti gözlerini bir daha açamayacağına. Hilal o gece birlikte uyumuştu babasıyla. Sımsıkı sarılmıştı sanki son kez sarılıyor gibi, hiç bırakmayacak gibi.

Adana'da saatler 01.18'i gösterdi...

Yer şiddetli bir biçimde sallandı. Saatler durdu nefesler alınamadı. Deprem oluyordu onlar masum ruhlarını yitirmişti. Kendilerini kaybettikler orda. Bir çığlık yankılandı Hilalden,

"Baba kardeşlerime bir şey olmasın baba!

Öyle bir feryat kopmuştu ki. Kendi canını es geçmişti şuan terk derdi kardeşlerindeydi. Deprem durmuştu herkes aşağı inmişti fakat çevrede yıkılan evler vardı. Çetedeki çocuklar Tuğrul ve Mislina'nın evin önündelerdi. Hepsi oraya toplanmıştı çünkü o ev yıkılmıştı. Hepsi enkazın başına geçti elleri ile kazdılar toprağı. Ağlaya ağlaya süzüldü toprağa. Tepeden akan yağmur bile durduramadı onları. Çocukların feryatları bu kez yüreklere dokundu.

Hilal geceye bağırdı, "Kardeşlerimi benden alma kuru toprak! Ölsek bile berbar ölelim." o küçük elleri ile toprağı yumruklamaya başlamıştı bile.

Batın gökyüzüne bağırdı, "Kardeşlerim orda iyi misiniz? Sizin için ölürüm siz ölmeyin. Ölsek bile beraber ölelim." ağlıyordu sanki son kez ağlarmışcasına tüm göz yaşları sanki Batın akıtıyordu.

Oğuz yıldızları bulamadığı gece de yıldızlara bağırdı, "Ellerimi uzattım, ellerimi tutun ne olur. Kardeşlerim ne olur kalbiniz durmasın. Ölsek bile beraber ölelim." Toprağı öyle bir kazıyordu ki elleri kandan seçilemiyordu.

Atalay Ay'ın ışığına bakmadığı Ay'a bağırdı, "Mislina korkar karanlıktan. Tuğrul nefes alamaz orda. Kurtarın kardeşlerimi kurtarayım kardeşlerimi yardım et Allah'ım. Ölsek bile beraber ölelim." diye bağırdı boğazı yırtıldı sanki. Gecede yankılandı sesi.

Manolya umut dolu bir gece sanmıştı umutsuzluğa bağırmıştı, "Kardeşlerim! Ne olur ne olur orda olmayın gitmeyin benden gitmeyin... Orda nefes alamazsınız ne olur gitmeyin. Ölsek bile beraber ölelim." diye yalvardı bir yandan toprakları kazıdı.

Asena yıkıntılar olan bir geceye bağırdı, "Siz korkmayın biz burdayız ne olur... yapamayız ne olur daha mutlu olacaktık gitmeyin bizden. Ölsek bile beraber ölelim."

Sesleri titriyordu, bedenleri rüzgarlı havada mahsur kalmış yaprak gibi sallanıyordu. Kim bilebilirdi ki böyle bir felaket olacağını kimse bilemezdi. Yıkılış aynı zamanda tüm insanlığı sardı. Yürekler bir kere daha sarsıldı.

Haykırışlarından gece bile korkmuştu. Çevredeki insanlar elinden geleni yapıyorlardı. Göz yaşları dökülmüş, toprağa esiri olmuştu. Elleri çamur, yara bere olmasına rağmen toprağı kazmayı bırakmıyorlardı. Üstleri başları yaş, dizleri yırtılmış tenlerine o soğuk çamur değmişti. Sadece dışarıda yıkıntı olmadı içleri de yıkıldı. Onlar kardeşlerini bulmadan enkazın başından bile ayrılmazlardı öyle bir bağ vardı.Tüm gece şahit oldu onların ölüp dirilmesine!

--------------------------

Bölüm sonuna hoş geldiniz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.