Sabah
Her sabah kahve almak için geldiğim kafeye gelmiştim. Genelde çok kişi bilmezdi burayı. Küçük ama tatlı bir yerdi. Hani herkesin güzel fotoğraflar çektirmek için gittiği yerlerden. Tek farkı burayı daha o kişiler keşfedemedi. Buda kafeyi daha sessiz daha huzurlu yapıyordu.
Dükkandan içeri girdiğimde masaların altında gezinen yavru kediler, kareli masa örtüleri, duvarlarda asılı alan portreler, göz yormayan ışıklar ve yeni çıkmış kurabiye kokusu insanı mest ediyordu.
İlk başta yavru kedilerle oynayıp onları biraz mıncırdıktan sonra kendime filtre kahve ve tarçınlı kurabiye aldım.
Elimdeki kahveyi yudumlayarak arabama giderken birinin adımı seslenmesiyle arkama döndüm.
Karşımda babam öldükten sonra sevgilisiyle rahat edemediği için beni üç buçuk yaşımda yetimhaye bırakan kadın vardı. Her zaman yok olup parası bitgiğinde karşıma çıkan öz annem vardı.
Anne demek ne kadar doğruydu bilmiyorum. O her zaman bana bir anne şevkatiyke değil kinle bakardı. Zaten her doğuran anne olmamalıydı. Böyle annelerde anne olmasındı.
"Yine paran mı bitti?" Gayet sakin ve düz bir tonda konuşmuştum. Bu hallerine o kadar alıştım ki artık ne içinden sesimi yükseltmek geliyor nede geçmişin hesabını sormak.
"Evimi bana vericeksin!" Ciddi sesi bana hiç ciddilik vermemişti. Ne o bana sesini yükseltip burada rezillik çıkarıp evimi benden almaya mı çalışıcaktı. Çalışsındı anca çalışırdı çünkü.
O ev benimdi. Babamla olan bütün güzel anılarımın hepsi oradaydı. Her metrekaresi bir anı bir kahkaha doluydu.
"Hâlâ başaramadığın şeylerin peşinden koşuyorsun. Brovo azmin güzel ama boşa çaba harcıyorsun."
"O ev benim hakkım."
Hak mı? Babamı yıllarca aldattığında veya babam öldükten sonra sevgilisiyle kaçıp giderkende düşünmüş müydü o hakkı. Babamın bana bıraktığı mirastan bir kuruş hakkı yoktu.
"Çok hakkını almak istiyorsan o ayyaş sevgililerinin yanına git." Daha bir şey söylemesine izin vermeden arabaya bindim ve adliyeye doğru gittim.
Odama girdiğimde masanın üzerinde bana gelen isimsiz siyah bir zarf olduğunu gördüm. Zarfı açtığımda içinden o kadınla beraber karşılıklı yemek yediğimiz bir fotoğrafımız vardı.
O gün beni zorla çağırdığında ikimiz içinde yemek sipariş etmişti. Ben yemeğe dokunmasamda fotoğrafta karşılıklı oturmamız sanki yemek yiyormuşuz gibi çıkmıştı.Sanırım ben doğduğumdan beri ilk defa aynı beraber aynı karede çıkmıştık.
Zarfın içinde bir tanede beyaz kağıt vardı.'Anne ve baba dediğin insanlar bu görüntüyü görürse ne kadar üzülüer ama.' yazan bir nottu. Beni ailemle tehtit ediyordu.
Şu anki ailem beni beş yaşımdayken evlat edinmişlerdi. Onlara alışmam ilk başlarda çok zorlamıştı. En çokta bir anda dört tane abiniz olunca epey zorluyordu.
Annem Sude Keskin çok başarılı bir avukattı. Zaten bu mesleği seçmeminde en büyük etkeni annemdi. Babam Kaan Keskin ise başarılı bir askerdi. Babama alışmam herkesten zor olmuştu. Öz babam öldükten sonra ona baba demek beni baya zorlamıştı ama beni öz babam gibi sevmesi ona karşı olan mesafelerin kırmıştı.
Bide abilerim vardı tabi. En büyüklerimiz olan Emir ve Demir abimdi. İkizlerdi ama huyları birbirine hiç benzemiyordu. Emir abim mimarken, Demir abimde yazılım mühendidiydi. Oğuz abim kalp doktoru ve en küçük abim Arasta, Demir abim gibi yazılım mühendisiydi.
Hiçbirinin huyu birbirine benzemez hepsi birbiriyle yarışırdı. Tabi bazen o yarış kavga, dövüşe hatta uzun küskünlüğe yol açsada aslında hepimiz birbirimizi çok severdik. Sadece sevgi gösterme şeklimiz farklıydı.