3 yıl sonra
Türkiyeye geleli iki gün oldu. Fransadaki işlerim bittikten sonra tamamen oraya taşındım. Şimdide annemlerin ısrarladı üzerine Türkiye'ye geldim.
Son üç yılda hayatıma girenler ve çıkanlar oldum ama tek hayatımda kalan sevdiğim adamın bana sözleriydi. Kendime söz vermiştim ama tutamayacağım bir söz. Gittiğimden beri hem aşık olduğum adamı düşünüyordum. Bide söylediği sözlerin nefretiyle boğuluyordum. Kalbim ve aklım hep başka şeyler söylüyor. Ne gece uyuyabiliyorum ne de düşünmeden durabiliyorum. Ama insanların içine girdiğimde mutluluk maskemi takmayı hiç ihmal etmiyordum. Zaten o masketi tek bir kişinin yanında çıkartmıştım.
Artık hayatımda belli bir düzen vardı. Türkiyede savcılığa geri dönüyordum. Artık ailemle daha fazla vakit geçireceğim. Zaten Fransada devamlı görüntülü konuşuyorduk. Türkiyeye gelmemin sebebi düzenime geri dönmektense bir diğer sebebi ise Burakın evlenmesiydi. Başakın ailesi gelenek ve göreneklerine bağlı oldukları için bizi uzun bir hazırlık bekliyordu.
Burak da benim gibi yetim olduğu için Başakı babam isteyecekti. Babam için bu bir sıkıntı değildi hatta babam için olması gerekendi. Babam Burakı oğlu gibi görmek değil oğlu gibi sayıyordu. Nasıl ben onun kızıysam aynı şekildik. Yani şu an benim abim evleniyordu. Tabi benim diğer abilerimde tık olmadığı için annem onları kafalarına devamlı bu durumu sokmaya çalışıyordu ama benim abilerim gerçek aşklarını bulacaklarını savunuyorlardı, onların evlilik için bi on yılları var yani.
Bugünde babam binbaşı olduğu için rütbe töreni gibi bir şey vardı, ona gidecektim. Annem ve abimler işlerinde sıkıntı çıktıkları için gelemiyorlardı, bu yüzden ne kadar istemesemde ben gidecektim. Gitmek istemememin sebebi babamın timininde orada olmasıydı. Erdemle karşılaşmak beni korkutmuyordu ama onu görüp moralimin bozulmasını da istemiyordum. Her ne kadar nefret etsem de son üç yıl içinde evlenmiş veya sevgilisi olmuş olabilir. O yüzden canımı sıkmak yerine ana bırakıcaktım. Gittikten sonra timdekilerle arada konuşmuştuk, her ne kadar Erdemin arkadaşı olsalarda. Konuşguğumuzda kendim hakkında bilgi vermemeye çalışmıştım. Çünkü ne yaptığımı Erdeme uça uça söyleyeceklerine emindim.
Düşüncelerimle boğulurken saçımı ve makyajımı bitirmiştim. Üstüme dantelli şık bir bluz üzerine ise düz siyah bir ceket ve siyah pantolon giydim. Klasik bir kombin olması içinde laofer giydim ve düz siyah bir kol çantası aldım
Arabaya bindiğimde emniyet kemerimi takıp radyodan şarkı açtım ve yola koyuldum. Hızlı bir şekilde kullanarak yola çıktım. Bu saatlerde yollar boş olduğu için kendimi huzurlu hissediyordum. Arabayla hız yapmak da eğlenceliydi. Zaten yol boşsa hız yapmamak için sebepte yoktu.
Yarım saat sonra tören alanına vardım. Kapıda bekleyen babamı görüp hızlı adımlarla yanına gittim ve boynuna sarıldım. Babam belimden tutup beni havaya kaldırdı ve etrafında birkaç tur döndürdü. 27 yaşıma gelmeme rağmen hala beni üç yaşında bir kız zannedip bunu yapıyordu. Ona bundan dolayı kızdığımda ise" Kendimin hala güçlü olup olmadığını böyle anlıyorum" diyordu.
Babam aslında 50 yaşındaydı ama dışarıdan gören biri asla elli yaşında demezdi. Asker olduğu için devamlı spor yapıyordu bu yüzdende dinç kalıyordu. Babam beni indirdikten sonra yanağını öptüm ve sohbet ederek tören alanına gittik.
Babamın yanımdan ayrılmasıyla her yeri gören bir alana geçtim, bu sayede babamın fotoğraflarını net çekebilecektim. On dakika sonra saygı duruşu ardından istiklal marşı okunarak törene başlandı. Tören üç bölüm şeklindeydi. Sırayla en düşük rütbelerden terfileri söylemeye başladılar. Sıra babamların bölümüne geldiğinde hepsi hızlı bir şekilde yerlerini aldı ve hepsi sırayla tekmil verdi. Karşılarındaki adamda herkese sırasıyla rozetlerini taktim etti. Babamın bol bol video ve fotoğrafını çektim. Eve gittiğimizde hep beraber izlerdik.
Öz babam olmamasına rağmen bana babalık yapmıştı. Baba sevgisi nasıl bilmeyen bir kıza sevgiyi öğretmişti. Bana eğer şehit olursam sakın üzülme ben seni asla bırakmam devamlı izlerim derdi küçükken. Ben babam hala göreve gittiğinde o sözleri kendime hatırlatıyorum. Bu zamana kadar beni hiç bırakmamışı bundan sonrada ancak vatanı için bırakırdı.
Babamların alandan ayrılmasıyla dolan gözlerimdeki yaşları geri yolladım ve oradan daha sakin bir yere geçtim ve babama yerimi mesaj attım. Babamı beklerken askerlerin aileleriyle sarılışlarını ve fotoğraf çekimlerini izledim. Kafamı onlardan çekip sağa doğru baktığımda babam ve timinin geldiğini gördüm. Konuşarak yanıma doğru geliyorlardı ve aralarında Erdem de vardı. Hiç değişmemişti. Yüzüne bakılırsa hala her gün tıraş oluyordu, formu hala yerindeydi. Kafasını konuştuğu kişiden çevirdiğinde göz göze geldik. Ona olan ne nefretm ne de aşkım hiçbir şey hissetmedim. Tek hissettiğim kırgınlıktı ama gözlerime kayıtsız bir ifade yerleştirmeyi de başardım. Hiç tepki vermeden sanki iki yabancı gibi baktım. Zaten artık bir yabancıydı. Peki ben bu kadar kayıtsız kalmayı başarırken onun gözlerinde gördüğüm neydi. Üzgünlük, kırgınlı veya mutluluk. Evet mutluluk. Gözleri sanki bana hayranlık ve üzgünlükle karışık anlamlandıramadığım bir şekilde bakıyordu. Benim aksime beni gördüğüne mutlu gibi, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi bakıyordu.
Yanıma geldiklerinde babama sıkı sıkı sarılıp tebrik ettim, ayrıldığımızda babam elini belime atarak beni kendine çekip saçıma öpücük bıraktı. Timdekilere döndüğümde onlar zaten bizi izliyordu.
"Hatırlıyorsundur benim timimi. Yemeğe gelmişlerdi."
"Hatırlıyorum."
"Bu'da Yiğit time bu sene geldi." Babamın eliyle gösterdiği çocuğa baktığımda uzun boylu kahverengi saçlı yeşil gözlü bir çocuktu. Elimi uzattığımda gülümseyerek elimi sıktı.
"Eda ben."
"Yiğit bende memnun oldum."
"Bende."
"Ne iş yapıyorsunuz."
"Savcıyım ben." Timdekiler bizim konuşmamızı dinlerken Ahmet Erdeme bakıyordu. Onları umursamadan sohbet etmeye devam ederken Ahmet konuşmaya başladı.
" Nasıl geçti Fransa Eda?" Diye sorunca ona döndüm. Aklınca Yiğitle olan sohbetimi kesmeye çalışıyordu. Mehmet ve Ali, Yiğite bir şey söyleyerek yanımızdan ayrıldı. Kaan ve Salih te babamla bir şeyler konuşuyorladı.
"Gayet güzel geçti."
"Tamamen Fransada mıydın yoksa başka yerlere de gittin mi?"
"Bir ara iş için İtalya'ya geçtim onun dışında Fransadaydım."
"İtalyan erkekleri çok yakışıklı diyorlar doğru mu?"
"Bilmem hiç o gözler bakmadım, bir sonraki gidişimde bakarım yakışıklılar mı diye."
"Ahmet ne yapacaksın İtalyan erkeklerini kendine koca diye mi alacaksın?" Erdem kısık sesle söylediğini düşünerek Ahmet'e ikazda bulunuyordu. Tek sıkıntı sesi hiçde kısık değildi.
"Erdem bir şey mi dedin" anlamamış gibi yaparak Erdeme baktım.
"İtalyan erkekleri o kadar da yakışıklı değil."
"Yani yakışıklılık kişiden kişiye değişir. O yüzden Ahmet sen bi ara İtalyaya gidersen onların yakışıklı olup olmadıklarına karar verirsin."
"Bencede ben bir ara gider bakarım."
"Türkiyeye niye dönme kararı aldınız?" Erdemin sorduğu soruyla ona döndüm."
"İşlerim ve ailem burada olduğu için geri geldim. Zaten fazla bile kaldım orada."
"Kaç yıl kaldınız Fransada?" Biliyordu ama yine de soruyordu. Sanki sırf konuşabilmek içi, bilmediği başka şeyler öğrenebilmek için.
"Üç yıl kaldım."
"Uzun zaman kalmışsın-"
"ANNE" Arkadan gelen bebek bağırma sesiyle Erdemin cümlesi yarıda kesilmiş ve herkes oraya dönmüştü.
