Sabah yorgun vücudumla uyanıyordum. Güneş doğmak üzereydi. Saat 5 veya 6 olmalıydı. Karanlık odam içine kapanık bir şekilde beni izliyor gibiydi. Kalkmak istiyordum ama kalkamıyordum. Yorgun vücudum beni reddediyor ayağa kalkmayayım diye debeleniyordu sanki. Aklıma hayvanları ovaya çıkartmam gerektiği gelince oflayarak gözlerimi açmıştım. Hızlıca yatakta oturur pozisyona gelip yorgun bir şekilde ayağa kalkmış ve esneyerek kendime gelmeye çalışmıştım. Kaldığım oda epey eskiydi. Sadece 1 eski çalışma masası, yatak, sandalye ve dolaptan ibaretti. Ev oldukça sessiz ve korkunç derece karanlık bir yapıya sahipti. Sadece 1 mutfak 1 salon banyo ve 3 yatak odasından ibaretti. Babam her ne kadar evin sağlam olduğunu söylese de bu duruma evin kendisi bile inanmıyordu.
Hızlıca banyoya gidip mesanemi boşaltmıştım. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra hızlıca odama gidip üstüme siyah uzun basit bir elbise geçirmiştim. Elbise sıfır kollu olduğu için içime beyaz bir tişört giymiştim. Aklıma hayvanlar gelince elimi çabuk tutup saçlarımı taramıştım. Saçımı topuz yaptıktan sonra odamdan çıkmıştım.
Dış kapının yanında duran uzun sopayı almış ve evden sessizce çıkmıştım. Ahır neredeyse evin yanında denecek kadar yakındı. Hızlıca sopayı yere vura vura yürümeye başlamış köpeğim Duman'ın havlama seslerini duymuştum. Ahırın önüne geldiğimde Duman'ın zincirini çözmüş ve ahırın kapısını ineklerin çıkması için açmıştım. Aslında çok yorgun olan vücudum ne zaman dışarı çıksam kendi kendini onarıyor gibiydi. Evet yoksul bir aile olabilirdik ama hiç kimsenin sahip olmadığı, her baktığımızda bir umut vardır dediğimiz dağlarla çevrili çimenlerle örtülü bir manzaraya sahiptik.
Hayvanları ahırdan çıkarmış, Duman'da onları ovaya çıkarmak için arkalarından gidiyordu. Arkalarından hızlı bir tempoda yürüyüp onlara yetişmiştim. Tümsekten yukarı çıkmak epey zor oluyordu.
Sopadan biraz daha güç alıp ovaya çıkmıştık. Yorgunluktan belim ağrımış kendimi çimlere bırakmıştım. Bir elimle kendime yastık yaparken bir yandan da dinlenmeye çalışıyordum. Bugün günlerden pazar olduğu için okula gitmemiş Ülkü ile vakit geçirmek istemiştim.
Ama Ülkü her zaman soğuk ve düşünceli biri olmuştu. Hiç bir zaman istediği kişi olamamış babama ne zaman okula geri dönmek istediğini söylese yemediği dayak kalmazdı... Bu yüzden hem bana hem de anne babama karşı çok soğuktu.
-2 YIL ÖNCE
Sabah kulağıma gelen bağırma sesleriyle uyanmıştım. Sabah sabah ne bu ses diye içimden küfrederken yatağımdan kalkmış pijamalarımla kapıyı açmıştım. Sesin salondan geldiğini duyunca hamlamış vücudumla yavaş yavaş yürümeye başlamıştım. Dün o kadar çalışmıştım ki bacaklarımı hissetmiyordum neredeyse. Vücudum yorgunluktan bitkin düşmüş beni yere düşürmeye çalışıyordu. Ama salona kadar inatla yürüyordum.
Salona geldiğimde kapıdan içeri bakmış ve babamın Ülkü'ye bağırdığını annemin onu sakinleştirmeye çalıştığını, Ülkü'nün ise bacaklarını kendine sarıp sessiz sessiz ağladığını fark etmiştim. Ne olduğunu anlamamış içeri girmiştim. Babam beni fark etmiş bağırmaya başlamıştı. "Aha bak bende kim eksik diyorum!" Babam bana bağırınca tırsmış Ülkü'nün yanına oturup bir Ülkü'ye bir anneme ne oluyor der gibi bakış atıyordum. Babam iyice sinirlenmiş gözleri kıpkırmızı olmuştu. "Aklını çalıştır Ülkü aklını! A bu salak ablan gibi mi olacan ha! Mantıklı düşün mantıklı!"
Ülkü daha çok ağlamaya başlamış kendini iyice kapatmıştı. "Aha bu salak ablan okuyorda ne bok oldu ha! Söyle aha Ülkü bana söyle!". Babamın söylediklerinden sonra iyice sinirlenmiştim. Babam her zaman kendisini haklı ama başkalarına gelince itin kopuğun biri olarak yorumlardı çünkü öyle yetişmişti. Ama artık babam haklıydı bu sefalette okusak nolur okumasak nolurdu.
Bakışlarımı utancımdan aşağıya çevirmiş parmaklarımı sıkıyordum. Babamın bir anda üstüme gelip boğazımı sıkmasıyla korkmuş korkudan gözlerimi kapatmıştım. "Sen o anana dua et ha! Anladın! Ben sırf sen üniversite oku diye kaç hayvan sattım biliyon!". Babam boğazımı bırakırken beni ittirmiş beni nefes nefese bırakmıştı. Annem korkudan babamın kolundan tutup yalvarıyordu. "Kurban olayım yapma etme Eyşan. Daha küçüktür anlamaz o nolur elin ayağını öpem yapma.". Babam kolunu geri çekmiş tehdit eder şekilde parmağını kaldırmıştı. "Bİr daha bu konuyu duymayacam anladın Ülkü!". Ülkü tamam dercesine başını sallamış ağlamasını yavaşlatıyordu. "Git hayvanları çıkart Ağça! İkinizde gözüme gözükmeyin!".
Babam lafını söyledikten sonra odadan çıkmış arkasından da annem yapmayın der gibi bir bakış atmış ve arkasından odadan çıkmıştı. Söyleyecek söz olmadığı için elimi Ülkü'nün dizine atıp onu yalnız bırakmak için odadan çıkmıştım.
GÜNÜMÜZ
Çimlerde uzanırken Duman'ın havlama sesini duymuştum. Kafamı kaldırdığımda ovanın aşağısındaki dereye koştuğunu görmüştüm. "Duman! Oğlum gel buraya!" Duman umursamamış koşmaya devam ediyordu. Hızlıca kalkarak arkasından koşturuyordum. "Duman! Orası çok tehlikeli hemen gel buraya!".
Aşağı indiğimde Duman'ın dere kenarında zıpladığını görmüştüm. "Sabahtan beri sana bağırıyorum! Sürüden neden ayrılıyorsun!". Hala onu azarlarken Duman'ın baktığı yere bakmamla yaralı bir asker görmem bir olmuştu. Asker derenin içinde yüz üstü duruyor, bedeninin bir kısmı da kayalıkların üstünde duruyordu. Şok olmuş ifadeyle bir Duman'a bir askere bakıyordum.
Vakit kaybetmeyip hızlıca suya girmiştim. Askere baktığımda kafasını kayaya çarpıp yardığını fark etmiştim. Hızlıca kıyıya getirip onu sırt üstü yatırmıştım. Nefes nefese kalmışken hızlıca ayaklanıp Duman'ı uyarmıştım. "Eve gidip haber verip gelicem Duman. Sakın buradan ayrılma!". Duman "evet" der gibi bir mırıltı çıkarmış yere oturmuştu.
Hızlı bir şekilde eve varıp kapıyı baskına gider gibi açmıştım. Annem mutfakta yemek yapıyor, babam salonun ampulünü değiştiriyor, Ülkü'de muhtemelen odasında uyuyordu. Koşarak salona girmiştim ama soluk soluğa olduğum için konuşamıyordum. "Baba! Derede...Derede bir tane asker..." Ben konuşamazken babam sandalyeden inmiş tedirgin ve meraklı şekilde bana bakıyordu. "Kız senin bu halin ne! Sırılsıklam olmuşsun!". Kendime geldikten sonra konuşmaya devam etmiştim. "Derede baba...Derede yaralı asker var. Kafasını kayalara vurmuş bayılmış."
Babam sözümü duyar duymaz ceketini üstüne alıp evden çıkmıştı. Ben tam arkasından gidecekken annem bir elinde domates diğer elinde domatesi soyduğu bıçakla merakla yanıma gelmişti. "Ağça kızım ne yaralı askeri? Ne deresi?". Şuan babamın yanına gitmem gerekiyordu. "Sonra anlatırım anne acil gitmem lazım!". Evden koşarak çıkmış ve hızlıca ovaya gitmeye başlamıştım. Babamın dereye doğru indiğini görünce hızlıca arkasından gitmiştim. Dumanın hala orda olduğunu görünce başını okşamıştım. "Aferin oğluma!".
Babam askerin durumunu görünce hızlıca ceketini çıkartıp üstünü örtmüştü. Ne yapacağımızı bilmez şekilde babama bakıyordum. "Şimdi ne yapacağız baba?". Sorduğum sorudan sonra ne kadar çaresiz olduğumuzu anlamıştım. Şehir merkezine inecek veya hastaneye gidecek bile paramız yoktu. Bir insan ne kadar yoksul olduğunu ancak bu durumda anlayabilirdi.
Babama cebinden eski telefonunu çıkarmış ve bana uzatmıştı. " Polis merkezini arasak en az 1 saate gelir. O kadar bekleyemeyiz yoksa kan kaybından ölür". Babamın elinden telefonu almış ve klavyeyi açmıştım. " Üssü ara Ağça". Üs mü? Bu adam yine ne saçmalıyordu. "Ne üssü baba?". Babam sinirlenmiş askerle ilgilenirken bana dönmüştü. "Ne üssü olacak Ağça! Askeri üssü diyorum!".
Babam tekrar askere dönüp onunla ilgilenmeye başlamıştı. Her yerim ıslak olduğu için üşümeye başlamıştım. Ellerim ister istemez titriyordu. Herkes yazın tatilden tatile koşarken biz burada dağ başı soğuğunda çalışıyorduk. Coğrafya kaderdir sözünü bugün anlamıştım. Gözlerim ister istemez doluyor, kendini göz kapağımdan atmak istiyordu.
Klavyeden tuşlara basmış ve askeri üssü arıyordum. Telefonu bir kadın açmıştı. Sesi epey yorgun ama bir o kadarda kendinden emin ve sert geliyordu. Askeri üssü ne çok uzak ne de çok yakındı. Dağ başında olduğumuz için epey pislik yakalanıyordu.
Kadın bana " Merhaba ben askeri üsten Mehtap Yüksel..." diye devam ederken hemen atlamıştım. " Dumlu Dağının aşağısındaki derede yaralı bir asker var. Eğer acele etmezsek kan kaybından ölecek! Lütfen hızlı olun!". Kadın söylediklerimi duyunca telaşlı sesini duymuştum. O yorgun hali gitmiş sesini telaşlı bir hal almıştı.
Kadın hemen asker göndereceğini söylediğinde telefonu kapatmış ve babama vermiştim. Asker hala baygın şekilde yatıyor babamda yorgunluktan yanında oturuyordu. Yorgunluktan çimlere uzanmış gökyüzünü izlemeye başlamıştım.
Babam ayaklanmış ve son kez askere bakmıştı. "Ben hayvanları sokacam Ağça. Dikkatli olasın askerler birazdan gelir." Babam ovaya geri çıkıyordu benim ise hiç mecalim kalmadığı için uzanmaya devam ediyordum. Askerler birazdan burada olur askeri hastaneye yetiştirirlerdi.
Aradan 10 veya 15 dakika geçmişti. Yukarıdan araba sesi geliyordu. Askerler gelmiş olmalıydı. Askerleri umursamamış sadece oturur pozisyona gelmiştim. Yorgun ve ıslak vücudumun bitkin hali kendini belli ediyordu. Şuan tek isteğim askeri gönderip yatağımda uyumaktı.
Askerler aşağıya doğru bakmış ve yokuş aşağı doğru koşmaya başlamışlardı. Beni umursamayıp askeri kontrol etmişlerdi. O olduğunu anladıklarında yukarıya seslenmişlerdi. "Burada komutanım!" . Sesi duyan yukarıdaki asker (komutan) yavaşça aşağıya iniyordu. Ben hala dereye bakarken komutanın geliş seslerini duyuyordum.
Komutan askerin yanına diz çöktüğünde durumuna bakıp iç çekiyordu. Merakla askere bakmaya devam ederken bana soru sormaya başlamıştı. " Askeri ne zaman buldunuz?!". Sanki çok önemliymiş gibi bir de zaman soruyordu. Yani belki de ben saçma buluyorumdur.
Adamın sesi çok tanıdık olduğu için o hala askerle ilgilenirken sorusunu cevaplamak için ona dönmüştüm. Ama...
Bu oydu...
Beni yıllarca kandırmış mıydı yani...
Acımasızca... Küstahça...