İçeriğe geç

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 2

Teklif

Hayatım boyunca kaçtığım ne varsa, o gün konservatuvar binasının kapısından çıktığım an tam karşımda duruyordu.

Son ders olan armoni dersinden çıkmıştım. Kafam notalarla, akorlarla dolu olması gerekirken, üç gündür sadece o simsiyah düz saçları ve bana 'sarı çıyan' diyen o boğuk sesi düşünüyordum. Kendime kızgındım. Aynanın karşısında söylediğim o sözleri, "Ben ondan hoşlanmıyorum" mantrasını her saat başı tekrarlamak zorunda kalmaktan nefret ediyordum. Bu saçma heyecan hissinden, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan o tuhaf ritminden bir an önce kurtulmam gerekiyordu.

Binanın merdivenlerinden indiğimde, bahçedeki çınarların altında duran o devasa siyah motoru ve üzerindeki tanıdık figürü görmemle adımlarım bıçak gibi kesildi.

Mert oradaydı. Bizim fakültenin tam önünde.

Motoruna yaslanmış, etrafındaki mühendislik fakültesinden olduğu belli olan üç dört arkadaşıyla sigara içip gülüşüyordu. Gözlerinin önüne dökülen simsiyah saçlarını umursamaz bir tavırla geriye savurdu. Bembeyaz teni, siyah deri ceketi ve o serseri aurasıyla bizim sakin, çıtkırıldım konservatuvar bahçesine o kadar aykırıydı ki, yoldan geçen herkes dönüp ona bakıyordu.

Kasveti ve karanlığını da yanında getirmiş olacak ki hava kapalıydı... Ben de beyaz tişörtüm üzerine bebek mavisi örgü hırkamı giymiş, keten pantolon içindeki nispeten cılız bacaklarımın ürperdiğini hissetmiştim.

Onun buraya tamamen tesadüfen geldiğini, belki de bizim binanın önünde bir arkadaşını beklediğini düşündüm. Benim çıkış saatimi, ders programımı nereden bilebilirdi ki?

Derin bir nefes aldım. Üzerimdeki pastel tonlarındaki hırkamın ceplerine ellerimi soktum. İçimdeki o huzursuz, mantıksız heyecanı bitirmenin tek bir yolu vardı: Onunla yüzleşmek, o gece için resmi bir teşekkür etmek ve bu defteri tamamen kapatmak. Eğer ona olan teşekkür borcumu ödersem, beynimin içindeki bu dumanlı hava da dağılırdı. Muhtemelen benden hiçbir şey istemez, tersler ve giderdi. Ben de rahatlardım.

Adımlarımı doğrudan onun olduğu yöne çevirdim. Ben ona doğru yürürken, Mert’in o koyu renk gözleri kalabalığın arasından sıyrılıp beni buldu. Dudaklarının kenarı o anında tanıdığım, o sinir bozucu ama flörtöz tavırla yukarı kıvrıldı. Yanındaki çocuklara eliyle 'dağılın' işareti yaptı. Arkadaşları meraklı bakışlarla bana bakarak geri adım atarken, Mert motorundan doğrulup tam karşımda durdu.

"Bak sen," dedi, sesindeki o pürüzlü, boğuk ton yine içimi titretti. "Sarı çıyan ayağıma kadar gelmiş. Yolunu mu kaybettin yine?"

"Hayır," dedim, nefes verip gözlerimi devirerek. İyi ki bir yolu şaşırdı... "Seninle konuşmak istedim."

Mert kollarını göğsünde birleştirdi. Deri ceketinin altından belli olan o geniş omuzları ve boynundan görünen dövmeleri beni bir kez daha ne kadar kalıplı olduğu gerçeğiyle yüz yüze getirdi. "Dinliyorum," dedi, gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan. Saçlarının arasından öyle bir bakıyordu ki, insanı hipnotize edebilirdi.

"Şey..." Bakışlarımı bir anlığına motorunun tekerleğine kaçırıp hemen geri topladım. "O gece için. Yani, beni o tekinsiz sokaktan çıkarıp evime kadar geçirdiğin için... Teşekkür ederim."

Mert hiçbir şey söylemedi. Sadece hafifçe başını eğip ne yapmaya çalıştığımı anlamak ister gibi beni süzdü. Bu sessizlik beni daha da gerdi, aceleyle devam ettim.

"Yani, kendimi sana karşı borçlu hissetmekten nefret ediyorum. Bu yüzden... Eğer senin için yapabileceğim bir şey varsa, herhangi bir şey, söyle yapayım. Böylece ödeşmiş oluruz ve bir daha karşı karşıya gelmek zorunda kalmayız."

Benu söylerken içimden "Lütfen 'gerek yok' de ve git" diye bağırmak istiyordum. Mert gibi bir çete sağ kolunun, benim gibi soft, piyano müptelası bir çocuktan ne ricası olabilirdi ki? En fazla nakit falan isterdi, onu da bir şekilde hallederdim.

Mert birkaç saniye yüzüme baktı. Ardından, kütüphanede arkadaşlarının yanında bahsettiği o lanet konu herhalde aklına gelmiş olacak ki, gözlerinde muzip, tehlikeli bir ışık yandı. Masanın üzerindeki o yırtıcı hayvan, avını köşeye sıkıştırmış gibi gülümsedi.

"Demek benim için bir şey yapmak istiyorsun, öyle mi?" diye sordu, bana doğru bir adım atarak. Aramızdaki mesafeyi kapatması yine kalbimin ritmini altüst etti. "İngilizcen iyi mi senin?"

Şaşırmıştım. Soru tamamen alakasız gelmişti. "Tabii ki çok iyi," dedim gururla, çenemi hafifçe kaldırarak. "Çocukken bir süre ablamın yanında Hollandada kaldım. Dutch bilmediğimden İngilizce öğrendim, ana dilim gibi. Tam benim alanım yani. Neden sordun?"

Mert hafifçe arkaya yaslanıp motorunun gidonuna tutundu. "Güzel. Çünkü mezun olmamın önünde devasa bir engel var. Bilgisayar mühendisliği son sınıftayım ama şu lanet son İngilizce dersini bir türlü geçemiyorum. Hoca kafayı bana takmış durumda. Eğer bu dönem de kalırsam, okul uzayacak."

Ne demek istediğini anladığım an gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hayır, hayır, hayır...

"Bana İngilizce çalıştıracaksın, sarı çıyan," dedi, sesi bir ricadan ziyade kesin bir emir gibiydi. "Benimle o derse çalışacaksın ve beni o sınıftan geçireceksin."

"Ne? Saçmalama!" diye çıkıştım, kabarık sarı buklelerim kafamı hızla sallamamla etrafa savruldu. "Ben... ben öğretmen değilim. Beceremem öğretmeyi, başkasını bul!"

Mert bana doğru biraz daha eğildi. O sigara ve parfüm karışımı, erkeksi kokusu tekrar zihnimi bulandırdı. "Şartları ben koyarım," diye fısıldadı. "Bana borçlu kalmak istemediğini söyleyen sendin. Al işte sana fırsat. Hem..." Durdu, elini yavaşça hırkamın üzerinden belime doğru yaklaştırdı ama dokunmadı, sadece o sıcaklığı hissetmemi sağladı. "Karşılığında o geceki gibi bir durum olursa, ya da mahallede başın sıkışırsa seni ben koruyacağım. Benim korumam altında olacaksın. Nasıl, adil bir ticaret değil mi?"

Benim korumam altında olacaksın.

Bu kelimelerle sert inkâr duvarım devreye girdi. Ondan korunmaya ihtiyacım yoktu. Ayrıca ondan hiç hoşlanmıyordum. Tam bir serseriydi, hayatımda istemeyeceğim türden. Ama bir yandan da o borçlu olduğum hissiyatıyla yaşamak beni yiyip bitiriyordu. Sürekli kalbim tekliyor, karnım ağrıyor hatta içim sıkışıyor... Eğer kabul edersem, dersler bittiğinde onu hayatımdan tamamen çıkarabilirdim.

Sıkıntıyla derin bir nefes aldım, gözlerimi devirdim. Kulaklarıma dek yine kızarmaya başladığını hissediyordum.

"Tamam," dedim, istemeye istemeye, sesimdeki hoşnutsuzluğu açıkça belli ederek. "Kabul ediyorum. Ama şimdiden anlaşalım: Seninle arkadaş falan değiliz. Senden kesinlikle hoşlanmıyorum. Bu sadece o gece için bir ödeşme, o kadar. Ders biter, borç biter. Anlaştık mı?"

Mert, benim bu savunmacı, aceleci tavrıma karşılık sessizce güldü. O simsiyah düz saçlarının altındaki koyu kuzgun gözleri parlıyordu.

"Nasıl istersen öyle olsun, sarı çıyan," dedi, motorunun üzerine atlayıp tek bir hamlede çalıştırırken. Motorun o sokağı inleten egzoz sesi bahçede yankılandı.

"Ayrıca bana sarı çıyan demeyi bırak, iğrenç bir yaratık o... İsmim Bulut."

Gitmeden önce bana doğru son bir kez baktı. "Yarın öğle arasında kütüphanede ol, Bulut. Kitaplarını da getirmeyi unutma."

O, motorunun gazını kökleyip arkasında bir toz bulutu bırakarak kampüsten uzaklaşırken, ben olduğum yerde kalakalmıştım. Kendimi bu işten kurtarmaya çalışırken, onun ağına daha da çok dolandığımı ancak o an fark edebiliyordum.

Ve içimdeki o ses, bu kez her zamankinden daha cılız fısıldadı,

Bu çocuktan hiç hoşlanmıyorum...

Bölüm sonu

1 yorum