İçeriğe geç

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 19 · 9 dk okuma

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 19

Cübbe

Zaman, hastane koridorlarının zihnimize kazınan keskin ilaç kokusunu, Damla’nın babasının o yaşlı göğsünden taşan hıçkırıkları ve sokakların üzerimize sıçratmaya çalıştığı o çamurlu tortuları hırçın bir sonbahar rüzgarı gibi savurup götürmüştü.

Yaşanan büyük hengamenin o sarsıcı ve içten içe çürüten ihanetin ardından hayat, kendi bildiği sessiz, şifa dolu ritme sığınmıştı.

Konservatuvarın o yüksek tavanlı, asırlık ahşap kokan koridorlarında benim finallerim, bitmek bilmeyen jürilerim ve her biri ruhumdan bir parça koparan piyano sınavlarım bu kez çok farklı bir atmosferde akıp gitmişti.

Takvimimiz diğer fakültelere benzemiyordu, her eserin arkasında ayların emeği gizliydi. Fakat o fırtınalı günlerin ardından, fildişi ve abanozdan yapılan o beyaz tuşlara her vuruşumda, içimdeki korkuyu, gerginliği ve yorgunluğu birer melodiye dönüştürüp salıveriyordum gökyüzüne. Müzik, Damla’nın yavaş yavaş toparlanan sağlığıyla ve babasının kanatları altında bulduğu o yeni huzurla birleşince, benim için de gerçek bir sığınağa dönüşmüştü.

Mert ise gündüzleri benimle küçük masanın başında, mühendislik fakültesinin o ağır, formüllerle bezeli devasa kitaplarının üzerine eğiliyordu.

Artık son senesiydi ve bu dönemin sonunda her şey nihayete erecekti. Geçmişten tek bir kırığı, bütlere bıraktığı tek bir dersi yoktu; sokakların karmaşasına rağmen o jilet gibi disipliniyle not ortalamasını hep en tepede, ulaşılamaz bir seviyede tutmuştu. Geriye kalan çok az dersinin arasında, onun için her zaman en büyük, en can sıkıcı barikat olarak duran o son İngilizce sınavı kalmıştı.

Günlerce, simsiyah perdeli salonda, benim aksanlı kelimelerimi o pürüzsüz, derinden gelen sesiyle tekrar edişini izlemiştim. Mühendislik terimlerinin arkasındaki yabancı fonetik yapıya her takıldığında, dudaklarını hırslı bir tebessümle birbirine bastırışını, pes etmeden aynı cümleyi defalarca en baştan alışını seyretmek içimde kelimelerle tarif edemediğim bir hayranlık uyandırıyordu. Sınav sonuçları açıklandığında Mert, omuz omuza devirdiğimiz kelimeler sayesinde başarıyla geçmişti. Bütün kredilerini tamamlamış, beni kivrak zekası ve azmine bir kez daha hayran bırakmıştı.

Okulların kapanışıyla birlikte şehrin üzerine o cıvıl cıvıl, sıcak yaz güneşi çöktüğünde ise bizim için bambaşka, tatlı bir telaş başladı: Sevgilime mezuniyet kıyafeti alışverişi.

Şehrin şatafatlı, asil mağazalarından birinde, kabinlerin önünde dikilmiş Mert’i beklerken kalbimin ritmini tüm vücudumda hissediyordum. İçeride kıyafetleri denerken çıkardığı o kumaş hışırtıları bile heyecanımı katlıyordu.

Nihayet kabinin ağır, kadife perdesi aralanıp Mert dışarı adım attığında nefesimin tamamen kesildiğini, zamanın o saniyede durduğunu hissettim.

Üzerine tam oturan, o geniş omuzlarını ve uzun boyunu adeta bir heykel gibi kusursuzca ortaya çıkaran gece mavisi, jilet gibi kesimli bir takım elbise seçmiştik ona. İçine giydiği bembeyaz, özel dikim kol düğmeli gömleği, koyu renk kravatı ve o asil duruşuyla karşımda duran adam, sanki serseri değil, dünyayı yönetmeye hazır bir jön, duruşuyla hayranlık uyandıran bir asilzade gibiydi.

Aynadaki aksine bakarken yüzünde beliren o hafif, gururlu tebessüm içimi titretti. Yanına yaklaştım, elimi uzatıp ceketinin yakasını hafifçe düzeltirken gözlerindeki o kapkara, hipnotize edici hayranlıkta boğulacak gibi olmuştum.

"Çok yakışıklı oldun Mert... Gerçekten inanılmaz görünüyorsun," diye fısıldayabildim sadece.

Mert, gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan elimi uzatıp sımsıkı kavradı. Güçlü parmaklarının sıcaklığı tenime işlerken sesini sadece benim duyabileceğim bir tona indirdi:

"Senin yanına yakışacak kadar işte sarı çıyan. Sen bu kadar parıldarken, benim sönük kalmam olmazdı."

Mezuniyet günü gelip çattığında, kampüsün o devasa, asırlık çınar ağaçlarıyla bezeli bahçesi adeta bir insan seliyle çalkalanıyordu.

Havada uçuşan siyah ve mavi cübbeler, gururlu ailelerin sevinç çığlıkları, ağlayan anneler ve tatlı Ege esintisini andıran sıcak yaz rüzgarı içimi tarifsiz bir heyecanla dolduruyordu.

Tören alanına doğru Mert’le birlikte ilerlerken, onu hayatımda ilk kez tamamen farklı, onun o sert dünyasına taban tabana zıt bir çemberin içinde görecek olmanın sabırsızlığı içindeydim. Kampüsün kalabalığını yarıp stadyum önüne geldiğimizde, Mert’in adımları biraz yavaşladı. Bakışlarını ileride, gölgenin altında duran iki figüre sabitledi. Benim de gözlerim o yöne kaydı ve kalbimin bir kez daha hızlandığını hissettim; çünkü Mert’in hayatımda ilk kez göreceğim babası ve erkek kardeşi tam karşımızda duruyordu.

Babası, tam da tahmin ettiğim gibi bir adamdı. Tıpkı Mert gibi uzun boylu, omuzları yılların yüküne rağmen zerre çökmemiş, yüzündeki her derin çizgide eski toprakların sertliğini, dürüstlüğünü ve kırılmaz gururunu taşıyan ağırbaşlı bir adamdı. Mert’in erkek kardeşi Ali ise henüz lise çağlarının başında, abisine neredeyse kutsal bir varlığa bakar gibi hayranlıkla bakan, gözlerindeki o masum parıltıyla etrafı süzen gencecik bir çocuktu. Mert’i ilk kez kendi kanından, kendi canından olan bu insanların yanında görmek içimde bambaşka bir damarı sızlatmıştı.

Mert onları fark ettiği an sert çehresi anında yumuşadı. Babasının ve kardeşinin yanına doğru iki büyük adım attı.

Üzerinde üniversitenin ağır, siyah ve kenarları mavi işlemelerle süslenmiş cübbesiyle o kadar heybetli, o kadar asil duruyordu ki, o an etrafımızdaki binlerce insan benim gözümde birer gölgeye dönüşmüştü.

"Bulut," dedi Mert, sesindeki o derin, göğsümü kabartan gururlu tonla beni babasına doğru yönlendirerek. "Babam... Bu da kardeşim Ali. Baba, bu Bulut. Sana bahsettiğim, hayatımdaki en değerli, en özel insan."

Mert'in babası güngörmüş, hayatın tüm sillesini yemiş ama mağrurluğundan hiçbir şey kaybetmemiş gözlerini bana çevirdiğinde içimde büyük, sarsılmaz bir saygı uyandı. Elini uzattı; o eli sıkarken, parmaklarımın arasındaki sıcacık avuçta Mert’in çocukluğunu, onun büyüdüğü zorlu evreni hisseder gibi oldum. Adamın yüzündeki sert hatlar, bana bakarken hafifçe gevşedi.

"Memnun oldum oğlum," dedi babası. Sesi tıpkı Mert gibi derinden, tok ve güven veren bir tonda geliyordu. "Mert senden evde çok bahsetti. Sağ olasın, var olasın."

"Ben de çok memnun oldum efendim, büyük bir gurur benim için." diyebildim, heyecandan sesimin titremesini engellemeye çalışarak.

Mert’i küçük kardeşinin yanında izlemek ise benim için bu günün en unutulmaz manzarasıydı. Ali, abisinin omzuna kolunu atmaya çalışıyor, onun boyuna yetişemediği için parmak uçlarında yükseliyordu. Mert ise soğuk ve ketum tavırlarını ailesinin yanında tamamen sıyırıp atmıştı. Büyük bir sevgiyle Ali’nin saçlarını karıştırıyor, onu kolunun altına alıp kocaman, içten bir gülüşle göğsüne bastırıyordu.

Karşımda duran adam, kardeşinin üzerine titreyen, onun için canını vermeye hazır korumacı, sevgi dolu bir abiden başkası değildi.

Onların bu saf, filtresiz bağını izlerken gözlerimin dolmasına engel olamadım. Mert’in kimseye göstermediği, yumuşak şefkatli tarafını ilk kez bu kadar çıplak görüyordum ve bu manzara beni ona bir kez daha, bu kez çok daha derin bir teslimiyetle sırılsıklam aşık ediyordu.

Tören saati geldiğinde kalabalık stadyumun tribünlerine doğru dağıldı. Ben, Mert’in babası ve Ali ile birlikte ön sıralardan bir yer bulup oturdum.

Kürsüden isimler birer birer okunmaya başladığında kalabalığın o devasa uğultusu bıçakla kesilmiş gibi yok oldu. Sıra mühendislik fakültesine geldiğinde bölüm başkanı mikrofona yaklaştı, bölüm birincisini anons etmesinin ardından ses stadyumun dev hoparlörlerinden yankılanarak gökyüzüne yayıldı:

"Fakültemiz bölüm ikincisi... Mert Karaca!"

O an stadyumda kopan alkış, tebrik seslerinin içinde ben, kendi kalbimin göğüs kafesimi döven sesini bile duyamaz olmuştum.

Mert, cübbesinin eteklerini rüzgarda bir bayrak gibi savurarak, o kendinden emin, jilet gibi sert adımlarıyla kürsüye doğru yürürken göğsümün gururdan kabardı.

Kürsüye çıkıp başarı plaketini alırken, o devasa kalabalığın, binlerce yüzün içinden gözlerini tam olarak bana çevirdi. Bakışlarımız havada kenetlendi. Plaketini gökyüzüne doğru kaldırırken sadece bana baktı; kapkara gözleriyle bu büyük başarıyı tamamen bana, bizim o küçük masamıza, benim ona inandığım o gecelere ithaf etti.

O an gözlerimden süzülen sıcak gurur yaşlarını silme gereği bile duymadım; onunla, onun sarsılmaz iradesi ve zekasıyla dünyadaki her şeyden çok gururlanıyordum.

Tören bittiğinde, binlerce kep gökyüzüne doğru birer umut fişeği gibi fırlatılırken Mert kalabalığı, tebrik etmeye çalışan dönem arkadaşlarını yararak doğrudan bana doğru koştu. Cübbesinin ağırlığını, etraftaki insanların bakışlarını zerre umursamadan beni kollarının arasına aldı. Beni devasa, sıcak göğsüne öyle bir bastırdı ki, tüm dünya, stadyum, insanlar o an bizim için tamamen yok oldu.

"Sen muazzam bir adamsın." diye fısıldadım.

Babasının ve Ali’nin yanına döndüğümüzde, Mert ve babası arasında sessiz, erkek erkeğe bir izin konuşması geçti. Mert, babasının omzuna elini koydu.

"Baba," dedi, "Biz Bulut’la biraz kafa dinlemeye, uzun bir yola çıkacağız müsaadenle. Şehrin şu son aylarda üzerimize yüklediği gürültüden, yorgunluktan biraz uzaklaşmak, nefes almak istiyoruz."

Babası, Mert’e başını salladı. Ardından bakışlarını bana çevirdi ve

"Mezun oldun artık, o kadar dinlenmek hakkındır oğlum." dedi adam, Mert’in sırtını sıvazlayarak. "Yolunuz açık, talihiniz ak olsun oğlum. Bulut, birbirinize emanetsiniz."

Ertesi sabah, İstanbul’un o nemli, ağır ve gri sabah silsilesi henüz şehir üzerine tamamen çökmeden, güneş yeni yeni doğarken yola çıktık. Mert, bu yolculuk için gürültülü, hırçın motorunu mahallede bırakmış; rahat edeceğimiz, pencerelerini sonuna kadar açıp rüzgarı içimize çekebileceğimiz son derece şık, konforlu siyah bir araba ayarlamıştı.

Valizlerimizi bagaja yerleştirip ön koltuğa kurulduğumda, içimde o uzun zamandır unuttuğum çocuksu, saf yolculuk heyecanı çılgınlar gibi dönüyordu. Rotamız Ege’ydi; İzmir’in o henüz keşfedilmemiş, turizmin gürültülü, mekanik çarklarına teslim olmamış, bakir, sakin ve dilsiz koylarıydı.

Mert direksiyonun başına geçtiğinde, dünkü jilet gibi takım elbisenin yerini rahat, keten bembeyaz bir gömlek ve koyu renk şortu almıştı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı ve bileğindeki o şık siyah saatiyle her zamanki o serseri, erkeksi karizmasını fazlasıyla koruyordu.

Şehrin o gri, kasvetli binaları, bencil trafiği ve dertleri dikiz aynasında yavaş yavaş küçülüp yok olurken, arabanın carplayine benim özenle seçtiğim sakin, akustik melodilerden oluşan bir çalma listesi ekledim. Klasik müzik tınıları ve hafif gitar sesleri arabanın içini doldurdu.

Otobandan çıkıp Ege’nin o zeytin ağaçlarıyla bezeli, toprak kokulu yan yollarına saptığımızda gökyüzünün rengi bile değişmişti; İstanbul'un kirli isi gitmiş, yerini saf bir maviye bırakmıştı.

Yol boyunca pencereyi sonuna kadar açtım; içeri dolan o tuzlu deniz kokusu, çam ağaçlarının keskin rayihası ve zeytin yapraklarının hışırtısı yüzüme bir kırbaç gibi çarpıyor, sarı saçlarımı darmadağın ediyordu. Hayatımda ilk kez bu kadar özgür hissettiğimi fark ettim. Mert, sol elini bir anlığına direksiyondan çekip vites kutusunun üzerinde duran sağ avcumun üzerine koydu. Parmaklarımızı birbirine kenetledi, parmak uçlarıyla bileğimi okşadı.

"Nasıl, hafifledin mi biraz sarı çıyan?" diye sordu, gözlerini bir an olsun yoldan ayırmadan ama yüzünde içimi eriten, günlerin ardından ilk kez bu kadar duru ve huzurlu olan tebessümüyle.

"Çok..." dedim, başımı onun o geniş, güven veren sağ omzuna doğru uzatıp yaslayarak. "İlk kez arkama bakmadan, arkamızda kim kaldı, ne oldu diye düşünmeden, sadece önümüzdeki masmavi çizgiye odaklanarak nefes alıyorum Mert. Seninle, bu yolda, bu sessizliğin içinde olmak... Dünyanın en güzel, en kusursuz senfonisi gibi."

Yol boyunca acele etmedik, zamanı tamamen unuttuk. Küçük, salaş köy kahvelerinin önünde durduk; Mert bana elleriyle yol kenarındaki köylülerden aldığı taze, ballı incirlerden soydu, ellerimiz yapış yapış olana kadar güle eğlene yedik meyveleri. Buz gibi, köpüklü köy ayranları içtik ağaç gölgelerinde. İstanbul’un tehlikeli, herkesin önünde ceket iliklediği sert abisi gitmiş; yerine sevgilisinin gözlerinin içine bakan, onun rahat etmesi, mutlu olması için her küçük detayı titizlikle düşünen korumacı, devasa çınar gelmişti. Arabanın teybinden yükselen dingin tınılar, tekerleklerin altından kayıp giden sıcak asfalta karışırken biz, hayatımızın en temiz, en pürüzsüz sayfasına doğru ilerliyor, İzmir’in o zeytin kokulu, insan gözünden uzak koylarına, o masmavi sessizliğe doğru milim milim akıyorduk.

//Bir kere eski asker baba oğlunun gay olmasını biraz nah kabul eder ama..neyse.

N'abersiniz?

Bir de ben Mertin soy ismini hiç düşünmediğimi fark edip (belki de unutup) salladım.

Bunlar şimdi pansiyonda bir tur...tadından yenmez.

Hatam varsa söyleyin, öpüldünüz.

Bölüm sonu

1 yorum