Deponun küf ve kan kokan karanlığında geçem dakikalar, sokakların o dilsiz yasası uyarınca anında hükmünü icra etmişti. O ikindi vaktinden sonra Cenk, sanki bu şehrin üzerine çöken o kirli, gri sis bulutunun içinde bir daha asla belirmemek üzere tamamen eriyip yok oldu. Ne mahallenin çamurlu ara sokaklarında eski model arabasının motor sesi duyuldu ne de tekinsiz barların önünde gölgesi belirdi. Cenk, arkasında bıraktığı o kirli tomarlarla ve ihanetin o ağır utancıyla ve muhtemelen Mert’in korkusuyla şehri terk etmişti; ancak onun gidişi, ardında kırık bir kalbin ve paramparça olmuş bir güvenin enkazını bırakmıştı.
Bense Mert’e verdiğim sadakat sözüne tastamam sadık kalarak, içimdeki o devasa şüpheyi ve Cenk’in torpidosunda gördüğüm dövizleri zihnimin en ücra köşesine gömmüştüm. Benim için Cenk, sadece aniden ortadan kaybolan, arkasında hiçbir iz bırakmadan kaçıp giden bir korkaktı. Fakat bu ani kaçışın en büyük darbesini Damla almıştı.
Damla, son günlerde hayatında ilk kez savunma mekanizmalarını indirip bir erkeğe, Cenk’e güvenmeye başlamışken, onun bir gecede hiçbir şey söylemeden yok olmasıyla adeta yıkılmıştı. Günlerdir gözlerindeki o hırçın, dik başlı parıltı sönmüş, yerini dipsiz bir keder ve terk edilmişlik hissi almıştı. Cenk’in parmağına taktığı o zarif yüzüğe bakıp bakıp sessizce ağlıyor; nedenini, niçinini asla çözemediği bu gidişin faturasını kendi kalbine kesiyordu.
En yakın arkadaşımın bu derece eriyip gidişine, o neşeli kızın bir gölgeye dönüşmesine daha fazla seyirci kalamazdım. Son bir iki gündür, hem kendi üzerindeki stresi atmak hem de Damla’yı o karanlık odasından çekip çıkarmak için elimden gelen her şeyi yapıyordum.
"Hadi Damla, kalk artık," diyerek onu zorla yataktan kaldırıyor, şehrin o kalabalık, cıvıl cıvıl caddelerine fırlatıyordum kendimizi.
Beraber sahilde uzun yürüyüşler yapıyor, vapurun arkasından martılara simit atarken onun yüzünde yakaladığım o yarım yamalak tebessümlerle teselli bulmaya çalışıyordum. Onu sosyalleştirmek, o yalnızlık sarmalından kurtarmak için Mert’in mahalledeki diğer sadık çocuklarını, Kaan’ı ve ekibin diğer gençlerini de bu plana dahil etmiştim. Bir akşamüstü mahallenin o salaş ama samimi çay bahçesinde toplandık. Kaan, Mert abisinin emriyle etrafımızda adeta bir etten duvar örüyor, gözünü bir an olsun benim ve Damla’nın üzerinden ayırmıyordu. Çocuklar, Damla’nın moralini düzeltmek için eski mahalle anılarından, futbol maçlarından, Mert’in gençlik serseriliklerinden bahsederek ortamı ısıtmaya çalışıyorlardı. Damla, onların bu samimi çabasını gördükçe içindeki o güvensizlik buzlarını yavaş yavaş eritiyor, hayata yeniden tutunmaya çalışıyordu.
Fakat bu süreçte asıl görünmez fırtınanın Mert’in ruhunda koptuğunu görebiliyordum. Dokuz yıl boyunca omuz omuza yürüdüğü, kardeşi bildiği adamın ihaneti, Mert’in zaten çocukluğundan beri zedelenmiş olan o güven duygusunu tamamen altüst etmişti.
Geceleri uyuyamıyor, yatakta sırtüstü uzanıp tavanı izlerken sürekli arkasını kollama dürtüsüyle boğuşuyordu. Ancak Mert’i bu dipsiz karanlıktan çekip alan, ruhundaki o kırıkları tek tek onaran tek bir şifa vardı; bendim.
Damla’yla geçirdiğim saatlerin ardından her fırsatta Mert’in o sessiz evine koşuyordum. Yanına geldiğimde, ona hiçbir şey sormadan, gergin omuzlarına masaj yapıyor, sol omzundaki dikişlerin yavaş yavaş kapanan izlerini şefkatle öpüyordum. Mert, benim o naif, temiz varlığıma sığındıkça, kokumu içine çektikçe sokakların getirdiği vahşi kuşkuculuktan sıyrılıyordu. Ben piyanoda küçük, sakin bir melodi çalarken o beni koltuktan izliyor; parmaklarımın o pürüzsüz hareketinde kendi ruhunun temizlendiğini hissediyordu. Onun yanındaki neşeli, hayata sıkı sıkı tutunan halim, Mert’in sarsılan psikolojisini yavaş yavaş toparlıyor, ona dünyada hala güvenilecek, uğruna ölünecek temiz bir şeylerin olduğunu hatırlatıyordu.
Bu süreçte Mert’le kahvaltı ederken veya akşamları televizyon izlerken sürekli aklımdaki bir şeyden bahsedip durmuştum ona. "Mert, biliyor musun," demiştim gözlerim parlayarak. "Şehre dünyaca ünlü bir senfoni orkestrası geliyor bu hafta. O kadar uzun zamandır o muazzam orkestrasyonu, kemanların ve piyanoların canlı uyumunu devasa bir salonda dinlemek istiyorum ki... Ama biletler tükenmiş, düzgün tek bir koltuk bile kalmamış." Mert o an hiçbir şey söylememiş, sadece benim bu çocuksu hevesimi derin bir sessizlikle dinlemiş, sarı tutamlarımı okşamakla yetinmişti.
Sosyalleşmeyle ve Damla’yı toparlama çabalarıyla geçen yorucu bir okul gününün ardından, akşamüstü her zamanki gibi kendi evime döndüm. Apartmanın loş merdivenlerini tırmanıp dairesinin kapısının önüne geldiğimde, eşikte duran o görüntüyle adımlarım aniden durdu.
Kapımın hemen önünde, bembeyaz ve asil yapraklarıyla göz kamaştıran, etrafa muazzam bir koku yayan çok güzel bir zambak buketi duruyordu. Zambakların o saf, temiz kokusu apartmanın o kasvetli, rutubetli havasını anında dağıtmıştı. Buketin hemen yanına, üzerinde hiçbir isim yazmayan, ağır ve kaliteli dokusuyla dikkat çeken simsiyah bir zarf iliştirilmişti.
Kalbim aniden çılgınlar gibi çarpmaya başladı. Eğilip zambakları ve o siyah zarfı titreyen ellerimle kavradım. Kapıyı aceleyle açıp içeri girdim ve zambakları masanın üzerine bıraktıktan sonra siyah zarfı açtım. Zarfın içinden, tam da bahsettiğim o dünyaca ünlü senfoni orkestrasının ön sırasından, yan yana kesilmiş iki adet altın yaldızlı davetiye bilet düştü. Ama asıl kalbimi durduran şey, biletlerin arkasındaki o beyaz kağıda Mert’in o sert, köşeli ve jilet gibi el yazısıyla düşülmüş olan o not oldu:
"Benim hayatımın bütün o gürültüsünü, o kirli seslerini susturan tek melodi sensin. Bu akşam o şık salonda benimle sevgilim olarak yan yana oturur musun? Benimle çıkar mısın Sarı Çıyanım?"
Notu okurken gözlerimden akan o sıcak yaşların yanağımdan süzülmesine engel olamadım. Mutluluktan, göğsümün içindeki o yoğun duygu patlamasından nefesim kesilmişti. Hemen telefonuma sarıldım, ellerim titreyerek Mert’in numarasını tuşladım. Telefon daha ilk saniyede açıldı.
"Mert..." dedim, sesim ağlamaklı, heyecan dolu bir hıçkırıkla bölünerek. "Mert, bu... Bu inanılmaz bir şey. Zambaklar, notun, biletler... Sen harika bir adamsın."
Mert telefonun diğer ucunda, o pürüzlü ve derin sesiyle hafifçe güldü. Sesinde günlerin ardından ilk kez o kadar saf bir huzur vardı.
"Beğendin mi sarı çıyan? Cevabını alabilir miyim?" dedi.
"Tabii ki evet, aptal mısın sen??"
"Öküzlüğü telafi edeceğiz dedik, sözümüz söz. Ağlama hemen, sil o gözyaşlarını. Yarın akşam okul çıkışı seni almaya geleceğim. En şık kıyafetlerini giy, o salonun en güzeli benim yanımda olacak çünkü."
"Giyineceğim," dedim gülümseyerek, gözlerimi silerken. "Seni çok seviyorum Mert..."
"Seni çok seviyorum sevgilim."
Ertesi gün akşam, konservatuvarın o ağır kapısından dışarı çıktığımda adeta parıldıyordum. Bu özel gece için özenle hazırlanmıştım. Üzerime tam oturan, zarif kesimli siyah bir blazer ceket giymiş, içine ise asil bir koyu vizon rengi gömlek tercih etmiştim. Altındaki dar kesim kumaş pantolonum ve deri ayakkabılarımla modern, son derece estetik bir siluet çiziyordum kendimce. Saçlarımı hafifçe arkaya doğru taramış, boynuma Mert’in en sevdiği o odunsu, hafif baharatlı kokumu cömertçe sıkmıştım.
Mert, fakültenin önündeki caddede siyah bir aracın kapısına yaslanmış beni bekliyordu. Sol omzundaki o kalın dikişler yavaş yavaş iyileşmiş, o dikiş ipleri alınmış olsa da, o motorun sert sarsıntısını çekmek istememişti; hem de bu geceye aracın ağırbaşlı, şık havasının daha çok yakışacağını düşünmüştü. Onun üzerinde de jilet gibi siyah bir takım elbise vardı. Kravat takmamıştı, gömleğinin üstten iki düğmesini açık bırakarak o esmer boynunu ve heybetli göğsünü sergiliyordu. Takım elbisenin o keskin hatları, onun o uzun boyunu ve geniş omuzlarını adeta bir heykel gibi ortaya çıkarmıştı. Yüzündeki morluklar iyice solmuş, geriye sadece elmacık kemiğindeki o ince, karizmatik yara izi kalmıştı.
Ona doğru yürürken Mert’in gözlerindeki katıksız, o hipnotize edici hayranlığı görebiliyordum. Benim için taksinin kapısını açtı, içeri bindiğimizde elini uzatıp sargısı yeni çıkmış, hafif pembe bir iz kalmış olan sol avcumu öptü. "Dünyanın en güzel adamı benim yanımda bu gece," diye fısıldadı kulağıma.
Senfoni salonu devasaydı; yüksek tavanlar, altın localar ve kadife koltuklar içeride muazzam bir aristokratik hava yaratıyordu. Ön sıradaki yerlerimize oturduğumuzda, sahnedeki o devasa kuyruklu piyano ve orkestranın o enstrüman akort etme sesleri ruhumu titretti. Konser başladığında, şefin bagetini havaya kaldırmasıyla birlikte salona yayılan o devasa müzik dalgası, kemanların o ağlamaklı çığlığı ve piyanonun o hırçın tınıları beni bambaşka bir boyuta taşıdı.
Tüm gece boyunca inanılmaz bir mutluluk sarmalının içindeydim. Müziğin her yükselişinde nefesimi tutuyor, gözlerimi sahneden bir an olsun ayıramıyordum. Müziğin ritmine göre parmaklarım hafifçe dizimin üzerinde oynuyor, ruhum o melodilerin arasında adeta göğe yükseliyordu. Mert ise tüm gece boyunca sahneye neredeyse hiç bakmadı. O, orkestrayı değil; orkestranın o devasa tınılarıyla gözleri parıldayan, yüzüne o çocuksu, büyüleyici mutluluk oturan beni izledi. Benim her gülümseyişimde, her nefesimi tutuşumda Mert’in içindeki o günlerin getirdiği o karanlık, o güvensiz sokak tortuları tek tek temizleniyor, yerini saf bir huzura bırakıyordu. Benim mutluluğumu seyrederek kendi ruhunu iyileştiriyordu. Benim bu naif dünyamı korumak için gerekirse tüm dünyayı yakabileceğini o koltukta otururken bir kez daha çok iyi anladım.
Konser bittiğinde, salondaki o devasa alkış tufanının ardından yine aynı araçla Mert’in simsiyah perdeli evine döndük. Araba yol boyunca sessizdi ama aramızdaki o çekim, o elektrik saniyeler ilerledikçe daha da ağırlaşıyor, nefesimizi daraltıyordu.
Mert evin kapısını açıp içeri adım atar atmaz, arkasından kapıyı kapatırken daha fazla dayanamadım. İçimdeki o bütün gecenin biriktirdiği mutluluk ve ona olan o devasa aşk patlamasıyla birlikte çantamı yere fırlattım. Mert arkasını döndüğü an, onun o geniş göğsüne doğru atıldım ve parmak uçlarımda yükselerek o çatlamış, esmer dudaklarına çılgınca, büyük bir tutkuyla yapıştım.
//Neden kısa? Çünkü sonraki bölüm smut. O kısmı dediğim gibi ayıracağım. Bir de içimden bu kadar yazmak geldi kafam çok doluydu.
Bu gün çok kötü haberler aldım dostlar, sevdiklerinize gidip sarılın kime ne zaman ne olacağını asla bilemezsiniz.
Hatam varsa affola, öpüldünüz.