(Alaz'ın anlatımıyla)
Herşey benim suçum. Babam gibi yapıp almayacaktım o kemanı. Zorlamayacaktım o yarışmaya katılması için. 2 gündür yoğun bakımda. Hala çıkmadı. Kaç doktoru dövmeye kalktım kızım be senin için. Sen niye uyanmıyorsun.
-Alaz, oğlum bir rahat dur ya! İkna ettim doktoru şikayetçi olmayacakmış. Ama eğer başka bir doktorla daha kavga edersen göz altına alınacakmışsın. Başımızda zaten bir dert var ikincisi olma.
Cevap vermedim. Vermek istemiyordum. Konuşacak gücüm kalmamıştı. Allah benim canımı alsın Dilay'a versin diye saatlerdir dua ediyorum. Annem ve babamda perişan haldeler. Annem fenalaştı diye bir odada sakinleştirici almış uyuyor.
-Alaz, ben annenin yanına gidiyorum. Bir sıkıntı çıkarma uslu uslu otur burda veya git bahçeye hava al biraz.
-Ben beklerim burda, git sen.
Babam suratıma birkaç saniye bakıp gitti. Telefonumu açıp saate baktım 4:29. Vay be bu hastenede bu saate kadar ikinci kalışım. İlk kaldığımda Dilay yeni doğmuştu. Çok zayıf ve çelimsiz doğmuştu. Doktorlar yaşaması bir mucize bile demişti. O zaman bir mucize oldu yalvarırım bu seferde olsun.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kulağımda çınlayan ağlama seslerine uyandım. Korkuyla gözlerimi açıp ayağa dikildim. Babam eliyle beni geri otutturdu.
-Merak etme ses bizden değil.
-Onlar kim? Dün yoklardı.
-Bu sabah geldiler, araba kazasından gelmişler. Ölmüş.
-Kaç yaşındaymış?
-Dilay ile aynı. 14...
-Fazla küçükmüş...
Onlara doğru döndüm. Anne ve baba olduğunu düşündüğüm iki yaşlı kadın ve adam bağıra bağıra ağlıyorlardı. Onların yanına gitsem daha da kötü olurlar. Sonra yanlarında oturan genç bir kızı farkettim. Oda ağlıyordu ama adam ve kadının ki kadar değil di. Ayağa kalktım ve kıza doğru yürüdüm. Yanına oturdum, beni fark edince göz yaşlarını silmeye başladı.
-Başınız sağ olsun.
-Sağol...
-Benim kardeşim de yoğun bakımda şuan. Duyduğum kadarıyla sizinkiyle aynı yaştaymış.
-Neden burda?
-Okuldaki gösteride keman çalıyordu
O kadar profesyonel olmasına rağmen bir anda teli koptu ve damarını parçaladı.
-Üzüldüm, umarım sağ salim çıkar.
-Umarım... Gel bahçeye çıkalım bir kendime gel.
-Tamam.
Kıza moral olsun diye alıp bahçeye çıkardım. Ama daha adını bile bilmiyorum.
-Adın ne?
-Özge, seninki?
-Alaz...
-Memnun oldum.
O kadar soğuk ve anlamsız bir komuşmaydı ki. En sonunda kafeteryada vardık. O masaya oturdu bende gidip iki tane türk kahvesi aldım. Ne olur ne olmaz diye yanıma birkaç paket şekerde aldım.
-Şekerli mi içersin?
-Evet...
Paketleri ve kahveyi uzattım. Kahve lerimizi sessizce içtik ve bitirdik.
-Annemler beni merak eder, geri dönelim.
-Tamam.
Kafeteryadan çıktık ve yoğun bakım odasının olduğu koridora girdik. Tam sağa dönüp annemlere bakacaktım ki doktoru gördüm. Annem ve babamla konuşuyordu. Tam seslenecektim ki annemin çığlığı beni susturdu. Annem yere çöküp ağlamaya başladı. Babam dolu gözleriyle annemi kaldırmaya çalışıyordu. O an beynim aynı şeyi tekrarlayıp duruyordu "o öldü, o öldü, o öldü, o öldü... " Bir anda bağırdım:
-Baba!
Babam korkan gözlerle bana baktı. Yanına doğru koştum.
-Baba noldu?
-Alaz, oğlum otur şöyle.
-BABA SÖYLE NE OLDU!?
-Oğlum, kardeşin... Dilay. Kalp atışları durmuş.
Bu sözler beni hayattan koparttı. Hayat beni yakamdan tutup bir uçurumdan aşağıya fırlatmıştı. Hiçbir şeye takılmadan sadece hızla düşüyordum. Bitmiyordu, derin di çok derin di bu uçurum. Ne zaman yere çakılacaktım?