İçeriğe geç

ŞANLI ASKERİM

Bölüm 1 · 4 dk okuma

ŞANLI ASKERİM

Bölüm 1

1

Güneşin bulutların ardından kendini gösterdiği günlerden biriydi. Sıcaklığın aksine havada kendini belli eden esinti, çubuk yardımıyla evin çatısına takılmış olan al bayrağı dalgalandırıyordu. Görüntü öylesine güzeldi ki, bu manzarayı en kötü ressam dâhi çizmiş olsa tablosu dünyanın en güzel sanat eseri olarak seçilirdi şüphesiz. Paletle tuvale attığı kırmızı rengin yanı sıra, ay yıldızın asilliği de yeterdi gerçi bu galibiyete.

Bayrak gökte dalgalana dursun, onun her dalgalanışında insanın göğsünü kabartan hislerin baki kalması için mücadele eden yiğitler vardı.

Gökten bayrak inmesin, gölgesi vatanımızdan eksilmesin diye savaşan yiğitler.

İşte Sedat da o yiğitlerden biriydi. Şehadete erdiği haberi askeri ekip ile birlikte henüz baba ocağına ulaşmamışken köy ahalisine yayılmaya başlamıştı bile. Acı haber de, en az acı kadar tez yayılıyordu.

Ayaklarının işlevini kaybetmesiyle, hayatına tekerlekli sandalye yardımıyla devam eden babası sabahın ilk saatlerinde eşi ile beraber hastaneye gitmek için hazırlanmıştı. Kendilerini şehir yerine götürecek olan komşularını beklerken içlerinde bulundukları ve başrolünü aldıkları olaydan bir haberlerdi. Onların aksine köy halkı haberlerden öğrenmişti olan biteni.

Şırnak'ta teröristlerin döşediği mayına basan bir asker şehit düştü yazısı her kanaldaydı. Adı ve soyadı veriliyor saniyeler sonra başka habere geçiliyordu. Ne acıydı, bu ülke için bayrak için canını ortaya koymuş birinin böylesine kısa süre anılıp sonrasında unutulması ne büyük acıydı.

Lakin köy ahalisinde böyle değildi durumlar. Onlar haberi görüp geçememişti. Yüreklerine düşen acıyla şehidin evinin yolunu tutmuşlardı vakit kaybetmeden.

Nefes nefese evin merdivenleri çıkan Kadriye ve Perihan teyze, eve girdiklerinde şehidin annesi Neriman teyze ve babası Elvan amcanın olaydan henüz haberdar olmadıklarını sakinliklerinden anlamışlardı. Bilseler böyle sakin kalabilirler miydi?

Dolmuş gözleriyle birbirlerine bakıp sonrasında belli etmemek adına gözlerini başörtülerine sildiler. Onlar eve çıkarken haberi alan birkaç köy sakini sokağın köşesinde bekliyordu. Haberlerinin olmayabileceğini tahmin ettiklerinden dikkat çekmeyelim diye çıkmamışlardı.

Neriman teyze aniden evine gelen misafirlerine "Hoş geldiniz." diyerek buyur etti.

Perihan ve Kadriye teyze kanepeye otururlarken ağlamamak için direniyor gibiydiler. Hafiften kızarmış gözbebekleri yılların yaşanmışlığını taşıdığından pek belli değildi bu ayrıntı.

"Nasılsınız?" diye sordu Kadriye Teyze sesine yansıtmamaya çalıştığı hüzünle.

"Nasıl olalım iyiyiz Allah'a şükür, hastaneye gideceğiz birazdan." derken karşısındaki iki kadının neden paldır küldür geldiğini merak ediyordu içten içe.

Kadriye Teyze neden geldiklerine dair bir bahane bulup "Ben gittiniz mi diye bakmaya gelmiştim," diye yalan söyledi yüreğindeki huzursuzluktan ağır basan acısıyla.

Aradan çok geçmemişti ki onları hastaneye götürecek olan komşuları geldi ve Elvan amcayı merdivenlerden aşağı indirip tekerlekli sandalyesine oturttu. Neriman Teyze de yanına gelen komşularıyla evden çıktığında evin önüne giriş yapan askeri araçlarla olduğu yerde donakaldı. Haberlerde gördüğünde ağlayarak izlediği bu sahnenin başrolü bu defa kendisiydi. Görevlilerin askeri araçtan inip yüzlerindeki hüzünle onlara doğru yürümeleri, acı haberi vermeden Neriman teyzenin feryat içinde yere yığılması...Hepsi o kadar hızlı gelişmişti ki.

Sağlık görevlileri Neriman Teyze'ye müdahaleyi yapmış, onun dinmek bilmeyen ağıtlar eşliğinde akıttığı gözyaşlarıyla sakinleşmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Ama ne mümkün! Canından can gitmişti neticede. Az önce ona acı gerçeği söyleyemeyen komşuları içine akıttıkları göz yaşlarının yanaklarından süzülmesine izin veriyorlardı şimdi.

Evin önü mahşer yeri gibiydi, oluk oluk insan oluk oluk gözyaşı. Evin önü, yangın yeriydi. Yüreklerden dumanların yükseldiği bir yangın yeri.

Henüz görüş alanlarına girmediği hâlde, hemen yanıbaşlarındaymış gibi gürce sesi duyuldu ablasının.

"Anne! Doğru mu duyduklarım? Kardeşime n'oldu anne?"

Ablası gerçeği kabullenemezken feryat figan ağlıyor, bağırıyordu. Onun ardından abileri, yeğenleri sırayla hepsi gelmişti adı hafızalardan silinmeyecek olan şanlı yiğidin baba ocağına.

*

Mayının patlamasıyla şehadeti tadan Sedat'ın al bayrağa sarılı tabutu, kendi gibi bu davada düşmana göğüs geren silah arkadaşlarının omzundaydı şimdi.

Ah o omuzlar! Kaç naaşı taşımışlardı kim bilir? Kaç yiğidin bu dünyadan göç edişine şahitlik etmişlerdi?

Binlerce insan tek yürek olmuş, aynı cana yanıp tutuşurlarken sicim sicim akan gözyaşları söndürmeye yetmiyordu bu yangını. Her bir göz yaşı, yüreklerinde ki tutuşmuş yangının koruydu.

"Oğlum!" diye haykırdı annesi yorgunluktan bitap düşmüş bedenine rağmen.

Oğlum...beş harf iki hece bir kelimeydi dilde. Lakin kalpte öyle değildi işte. O "oğlum" deyişinde kaç farklı duygu barındırıyordu, gençliğinin baharında hain bir pusuya kurban giden şanlı askerin annesi.

Bir anne için evlat, kalp demekti. Onu hayata bağlayan en önemli şeydi.

Cenaze namazı kıldı binler, Sedat'ın ardında. Ellerini açtılar semaya ve gönülden dualar ettiler kanı yerde kalmasın diye. Göğüslerinde takılı olan resmin üzerine koydular ellerini, kalp atışlarında hissetmek için Mehmetçiği.

Annesi mezara konulmadan önce sıkı sıkıya sarıldı, uğruna canlar verilen bayrağa sarılı tabutuna. Babası ise oğlunu öper gibi doyasıya öptü.

Dakikalar sonra, dualar eşliğinde toprağa verildi Sedat.

İşte o an hastanenin ameliyathanesinden bir bebek ağlama sesi yükseldi. Sedat'ın yıllardır çocuğu olmayan abisinin, cenaze gününde gözlerini dünyaya açan küçük çocuğuydu bu.

Sedat'ın naaşının defnedildiği gün, giden bir canın yerine Allah tarafından verilmiş başka bir candı. Vatanın bağrında, al bayrağın altında şerefi ve namusuyla vatana kurban giden bir şehidin yeğeniydi.

Amcasının adını ömrünün sonuna kadar taşıyacak minik Sedat'tı. Yarının şanlı Mehmetçiklerindendi.

Ve görünmez bir kalemle şunlar yazıldı gökyüzüne. Bu ülkede ne Malazgirt'in ne Çanakkale'nin ne de İstanbul'un Fatihleri, Mehmetleri biter! Vatanın sıcak bağrında ne Sedatlar ne Mehmetler ölür ne de şanlı bayrak yerlere düşürülür! Mehmetçikler bu ülkenin neferi, uğruna canlar verilen hilal ise gökyüzünün mutlak sahibidir!

(Ülkemizin neferi ve Şanlı Şehidi Sedat DÜZGÜN anısına.)

Bölüm sonu

6 yorum