Gözlerimi açtığımda, odanın karanlığına rağmen sırtımdaki keskin acı beni adeta yerimden zıplattı. Sanki görünmez bir el, omurgam boyunca ateşten bir bıçak çekiyormuş gibi hissediyordum. Artık yabancısı olmadığım bir acıydı bu. Sessiz, ani ve kontrolsüz… Sanki sadece bana ait, benimle doğmuş ve benle ölecek bir sancıydı. Doktorlar defalarca inceledi, testler yaptı ama hep aynı cevabı verdiler: “Her şey normal görünüyor.”
Ama hiçbir şey normal değildi.
Yatakta birkaç saniye öylece kalakaldım. Odanın içi hâlâ loştu; kalın perdelerin arasından süzülen sönük gün ışığı, duvarlarda silik gölgeler bırakıyordu. Odanın köşesindeki kitaplık, yerde gelişigüzel duran çoraplar, annemden kalan eski sandık... Hepsi sessiz, hepsi dokunulmamış. Tıpkı babamla aramızdaki boşluk gibi var ama görünmez, hissediliyor ama konuşulmuyor.
Yavaşça doğruldum. Acı bir anlığına dinmişti ama hâlâ sırtımın derinliklerinde pusuya yatmış gibiydi. Ayaklarımı yere bastım, soğuk parke tenime değince içim ürperdi. Sessizce odadan çıkıp banyoya yöneldim. Aynadaki yansımama baktım bir süre; gözaltlarım morarmıştı, ten rengim solgundu. Annemin yokluğuyla gelen yorgunluk artık yüzümde sabit bir ifade gibi duruyordu.
Üstümü değiştirip saçlarımı alelacele topladım. Üzerime sade bir kazak ve bol bir kot pantolon geçirdim. Renk seçmeye mecalim yoktu artık. Sessiz adımlarla merdivenleri indim. Aşağıdan hiçbir ses gelmiyordu babam çoktan işe gitmişti, ya da gitmek üzereydi. Mutfağa girip dolabı açtım, ekmek kızartma makinesine iki dilim bıraktım. Yumurtaları tavaya kırarken düşüncelerim hep aynı yere kaydı: Her sabah aynı sessizlik, aynı yalnızlık, aynı acı.
Tabakları tezgâha yerleştirirken içimde yine o tuhaf his belirdi. Sanki bir şey olacakmış gibi… Sanki biri, çok uzakta ama aynı anda benimle uyanmış gibi... Yumurtaları tavaya kırdıktan sonra durup nefesimi tuttum. Omurgamın ortasında, derinlerde bir şey kıpırdadı. Sanki orada, sadece benim bilmediğim bir başka gerçek vardı. Derinin altında değil, zamanın ve mekânın dışında... gözle görülmeyen ama iliklerde hissedilen bir bağ gibi.
Bıçağı elime alırken sırtımdaki acı aniden geri döndü. Bu kez daha derin, daha vahşiydi. Tıpkı biri beni arkamdan tekmeyle yere sermiş gibi. Aniden sendeledim, neredeyse tezgâha yaslandım. Elimdeki bıçak yere düştü, metalin zemine çarpan sesi mutfakta yankılandı.
Ve o an... gözlerimden yaşlar boşandı. Ne duygusal bir çöküştü bu, ne de hatırlanan bir anı. Bu gözyaşları bana ait değildi. Gözümden akarken, kalbime yabancı bir öfke ve acı yayıldı.
Kendimi tezgâhın kenarına zor attım, titreyen ellerimle yüzümü sildim. Kalbim hızla çarpıyordu
“Bu… bu benim değil.”
Kendi kendime fısıldadım. İçimde bir başkasının nefesi vardı sanki. Kendi gözlerimden değil, bir başkasının bakışından akan bir gözyaşı
MAHZEN – KUZEY ORMANI, GECENİN ETEĞİNDE
Soğuk hava, çelik gibi keskin dokunuşlarla Mahzen’in tenine çarpıyor, zırhın aralıklarından içeri sızarak iliklerine kadar ulaşıyordu. Gecenin karanlığı, gökyüzünü kalın bir is perdesi gibi örtmüş, yıldızları suskun birer tanık gibi geriye itmişti. Rüzgar, ağaçların dalları arasında kıvrıla kıvrıla dolaşan bir hayalet gibi inliyor, sis, toprağın üstünde yavaşça sürünen bir yılan gibi ağır ağır yayılıyordu.
Uzakta, kılıçların tok sesleri, savaş borularının iniltileriyle karışıyor, her biri yaklaşan fırtınanın habercisi gibi yankılanıyordu.
Mahzen’in adımları ağırdı. Ama adımlarında bir tereddüt değil, binlerce savaşın izini taşıyan bir ağırlık vardı. Dizginleri tutan elleri nasır bağlamış, parmak eklemleri bıçak gibi çıkıntı yapmıştı. Sol elinin üzerinde, eski bir kesikten kalma solgun bir iz; hatıra değil, uyarıydı geçmişin her zaman tenin altında yaşadığının kanıtı.
Önünde uzanan Kuzey Ormanı, bir orman değil, canlı bir yaratık gibiydi. Ağaçlar; gövdeleri kıvrılmış, kabukları çatlamış, dalları tırnak gibi sivrilmişti. Köklerinden ölüm, yapraklarından uğultu sızıyordu. Ormanın derinliklerinde, görünmeyen bir şey nefes alıyordu.
Ve Mahzen biliyordu.
O nefes, dalgola’ların nefesiydi.
Aniden, sisin içinden gelen bir ses duyuldu boğuk, hırıltılı, insanın içini kemiren bir tonda. Bir tür uluma, bir tür çağrı. Tüm askerler irkildi. Kalkanlar kaldırıldı, mızraklar yere saplandı, dizili saflar gerildi. Bir an için dünya durdu.
Ve sonra… gölge hareket etti.
İlk dalgola karanlığın içinden doğdu. Gecenin karnından fırlayan bir kâbus gibiydi. Boynundan omzuna kadar uzanan dikenli çıkıntılar, her adımında çıtırtılarla çatırdayan kemikleri, parlayan gri gözleriyle insana bakmıyor, içini delercesine bakıyordu.
Mahzen hiç konuşmadı. Kılıcını yavaşça kaldırdı. Parlak çeliğin üstünde, bulanık ay ışığı titreyerek dans ediyordu. Parmaklarını kabzanın etrafında sıktığında, metalin soğukluğu avuçlarına işledi.
Dalgola ileri atıldı.
Havada bir hırıltı, çamurda bir sıçrayış, karanlıkta bir karaltı…
Pençesi, Mahzen’in göğsüne doğru savrulduğunda, zaman bir anlığına gerildi. Mahzen, neredeyse içgüdüsel bir hareketle yana sıyrıldı. Pençe, zırhın kenarını yırtarak geçti. Ardından gelen koku çürümüş et, yanmış tahta, kan midesini bulandırdı.
Ama Mahzen geri çekilmedi.
Savaş onun içinde bir yaşam biçimi değil, bir zorunluluktu.
Sol ayağıyla toprağa sağlam basıp bedenini çevirdi ve sağ elindeki kılıcı, yaratığın koluna sapladı. Etin yırtılma sesi, ıslak bir kumaşın yırtılması gibi geldi kulağına. Yaratığın çığlığı, hem hayvani hem insanîydi tanımlanamayacak kadar eski, unutulamayacak kadar canlı.
Yaratık sendeledi. Ama düşmedi.
Tam tersine, Mahzen’in yüzüne yaklaştı.
Ve o an... zaman bir kez daha durdu. Mahzen’in sırtında bir sancı kabardı.
Ama bu onun kendi yarası değildi.
Bu... başka bir yerden, başka bir bedenden gelen bir acıydı.
Sırtının ortasında, omurgası boyunca yayılan o yangın; tanıdığı, alıştığı, ama asla anlam veremediği bir işkenceydi. Nefesini tuttu. Acı, her hücresine yayıldı.
Ve gözünden bir damla yaş süzüldü.
O yaş... onun değildi.
Kılıcını bir kez daha kaldırdı. Bu sefer hedefi belliydi. Tüm gücünü topladı, dizlerini kırdı, içindeki bütün öfkeyi, bütün belirsizliği, bütün korkuyu o darbeye yükledi.
“HİSSİNİ BANA TAŞIYAN, KİMSEYSEN... BU SENİN İÇİN!”
ve kılıcını, yaratığın göğsüne sapladı.
Yaratığın bedeni bir anda kasıldı. Gözleri irileşti, tırnakları toprağı kavradı. Ölüm, onun içine yavaş yavaş doluyordu. Ama son anda, Mahzen’e baktı. Gözleri boş değildi. Bilinç doluydu. Bilgi doluydu.
Ve çırpınan dudaklarından, zar zor fısıldanan bir kelime döküldü.
“...Mısra...”
Mahzen’in yüreği sıkıştı.
O an, etraf sessizleşti.
Rüzgar durdu.
Ağaçlar sustu.
Zaman nefesini tuttu.
“O, ışıkla karanlık arasında doğdu...”
“Onu bulursan, kendini bulursun...”
Ve sonra yaratığın gözleri boşaldı. Bedeni sis gibi dağıldı. Toprak, onu içine aldı. Sanki hiç var olmamış gibiydi.
Mahzen orada öylece kaldı. Kılıcını elinden bırakmadı. Rüzgar yeniden esmiyor, yalnızca o isim yankılanıyordu zihninde.
“Mısra...”
Kulağında değil, kalbinde duymuştu.
İlk kez adını o söylemeden duymuştu.
Ve artık biliyordu.
Bu bağ kader değildi.
Bu bağ, bir çağrıydı.
Mutfağın penceresi bu sabah her zamankinden daha pusluydu. Camın üzerinde minik damlalar birikmiş, geceden kalan nem sabaha sarkmıştı. Gökyüzü, soluk bir kurşun rengiyle kaplıydı; güneş doğmuştu belki ama ışığını bu şehre göndermekten vazgeçmiş gibiydi.
Mısra, kahvaltı masasının kenarında durmuş, hâlâ içi geçmiş gibi aynı noktaya bakıyordu. Tavada yumurta çoktan yanmıştı; kenarları kıvrılmış, sarısı kuruyup gitmişti. Ama Mısra farkında bile değildi.
Çünkü içinde bir kıpırtı vardı.
Bir titreşim.
Derinin altında değil daha derinde, kemiklerin iliklerinde, ruhun kıvrımlarında yankılanan bir önsezi gibi.
Başını hafifçe eğdi. Derin bir nefes aldı.
Ve o an, sırtında bir sancı patladı.
Bir yıldırım gibi indi omurgasına.
Aynı anda dizlerinin bağı çözüldü, yere yığıldı.
Nefesi kesildi, elleri zemini ararken soğuk fayans avuçlarını yaktı.
İçinden çıkan çığlık boğazında sıkıştı, gözbebekleri büyüdü. Acı, fiziksel olmaktan çıkıp, zihninin her kıvrımına yayılan bir fırtına hâline gelmişti. Kalbi göğsüne sığmıyor, aklı kendi bedenine ait değilmiş gibi hissediyordu.
Etrafındaki her şey sanki geriye çekildi.
Dünya flu.
Zaman donuk.
Sadece o acı var.
Ve o acının içinde...
Bir fısıltı.
İlk başta sadece rüzgar sandı.
Ama ses, içinden geliyordu.
İçinde bir başkası konuşuyordu.
“...Mısra...”
Yabancı bir ses.
Hırıltılı. Yaşlı. Bozulmuş. Ama adını çağırıyordu.
“O, ışıkla karanlık arasında doğdu...”
Mısra’nın gözleri kendiliğinden kapandı. Artık yer yüzünde değildi.
Artık bedeninde değildi.
Zihni, başka bir yere çekiliyordu.
Başka bir zamanın kıyısına.
Başka bir dünyanın nefesine.
Karanlığın içinden bir çift göz belirdi.
Derin, keskin, ama yorgun.
Karanlık ama içinde bastırılamamış bir ışık taşıyan bir çift göz.
Mahzen’in gözleri.
İlk kez görüyordu onu.
Ama o gözler... yıllardır onu izliyormuş gibi baktı.
“...Onu bulursan, kendini bulursun...”
Son fısıltıyla birlikte görüntü karardı. Gözler kayboldu. Karanlık çekildi.
Sırtındaki acı yavaş yavaş sönmeye başladı.
Ama acının yerini bir boşluk aldı.
Derin, tarifsiz, uğuldayan bir yalnızlık.
Sanki az önce dokunduğu şey bir rüyaydı, ama bu boşluk gerçekti.
Yerde öylece kaldı bir süre. Sol eliyle karnını, sağ eliyle sırtını tutmuştu. Teri alnından damlıyordu. Parmakları titriyor, dizleri hâlâ çözülmemişti.
Zihninde tek bir kelime dönüyordu.
“Mahzen...”
Nereden biliyordu bu ismi?
Neden bu kadar tanıdık gelmişti?
Ve o yaratık... nasıl adını biliyordu?
Gözlerini tavana dikti. Nefesi hâlâ düzensizdi. Kalbi; sanki az önce başka bir kalple birlikte atmış gibi yorgundu
"Bu... bir rastlantı değil," diye fısıldadı kendi kendine.
"Bu... bir uyarıydı.
Sabahın ilk ışıkları odamın perdesinden usulca sızıyordu; titrek, çekingen. Sanki yeni doğmuş bir gün, hâlâ karanlığa çekiniyordu. Uyanmak hoşuma gitmedi; gözlerimi açmak, hâlâ sırtımdaki o gölgeyi hissetmek demekti. Ama açtım. Göz kapaklarımın altından geçen gölgeler, beynimdeki sorular kadar ağırdı.
Derme çatma yataktan kalktım. Ayaklarım hâlâ titriyordu. Dizlerim bana hâlâ güvenmiyordu. Elleri gövdemin önünde kilitlenmiş gibi tutuyordum kendimi sanki düşmekten, sarsılmaktan korkuyordum. Kalktım. Yavaş adımlarla banyoya gittim. Aynaya baktım. Gözlerim… göz çevremde silik morluklar varmış gibi görünüyordu. İçimde yaralı bir varlık dolaşıyordu.
Kahvaltı hazırlamak için mutfağa yöneldim ama ellerim titredi. Bıçağı tutarken bile terledim. Yumurta sarısı çatladı tavada. Kızarmış ekmeğin kokusu bile boğazımı düğümledi. Gözlerimi masadaki boş tabaklara dikerek, kalbimdeki boşluğu izledim.
Rahat değildim. İçimdeki sessizlik her şeyden daha gürültülüydü.
Sonra mutfak masamın üzerinde duran eski defteri fark ettim. Annemin eski defteri. Yıllardır dokunmamıştı. Çıkardım, sararmış sayfalar, köşesi kıvrılmış sayfalar… Üzerinde eski yazılar, annemin el yazısıyla notlar bazısı anlaşılır, bazısı silik, bazı çizimler, semboller… Elimi sayfalara gezdirdim. Gözlerim titreyerek bir sembolün üzerine takıldı: sarmal bir göz, içinden akan çizgilerle. Tuhaf bir his kapladı beni. O sembolü daha önce görmüştüm rüyalarımda… ya da hislerimde.
Defteri kapadım. Ama zihnim artık kapanmaz hâle gelmişti. Sorular birikti, fısıltılar yerleşti.
İnternete girdim. “Mahzen” adını aradım. Ama hiçbir anlamlı sonuç çıkmadı. Bunu söylendiği gibi bir ad mı, bir karakter mi? Efsane mi? Sonuçlar silik çıktı. “Mahzen” diye bir birey, belki bir kitap kahramanı, belki eski bir şehir ismi... ama kesin hiçbir şey yoktu.
Kafamı ellerimin arasına aldım. Başım zonkluyordu. Defteri tekrar açtım. O sembolü sayfada büyüttüm gözümle, o sembolün çevresine karaladığım çizgileri takip ettim. Ve fark ettim ki o sembol, defterin en alt sayfasına kadar iniyordu; her sayfada biraz daha soluk, biraz daha bulanık… sanki kara mürekkebin içinden silik bir yol çiziyordu.
Gözlerim sulandı. Ellerim titredi. Sırtımdaki sancı yeniden belirdi, bu kez geçici değil güçlü, zorlayıcı. Dizlerim çöktü. Defter düştü yere. Sayfalar etrafa saçıldı. Zihnim karardı, dünya karardı. Bir fısıltı çalındı kulaklarıma:
“Mahzen…”
O ad… sadece bir ses olamazdı artık. Bir çağrıydı. Bir kapıydı. Bir davetti.
Mahzen, o gece yarısı uykusundan silkelendi. Rüyası dağınıktı; sisli bir şehir, çatlamış taş yollar, gözlerden süzülen yaşlar, Mısra ismi… Hepsi birbirine karışmıştı. Elini alnına götürdü. Gözleri nemliydi ama bu kez yalnızca savaşlarla bağlantılı değildi.
Sabah şehir surları önünde gürültülü bir toplantı yapıldı. Kuş sesleri duyuluyordu uzaktan, ama sesler çınlamıyor, boğuk çıkıyordu; sanki semaya bile bastırılmışlar gibi. Kraliyet şatosunun yüksek kulelerinden bayraklar asıldı mavi zemin üzerine gümüş bir dalga motifi; krallığın sembolü. O motiv, tıpkı Mısra’nın defterindeki sembole benzeyen bir dalga göz içeriyordu. Mahzen dikkatle baktı; kalbi sıkıştı.
Yüksek Meclis üyeleri, generaller, büyücüler ve sarayın ileri gelenleri bahçede toplandı. Kraliyet bayrakları gökyüzüne doğru yükseliyordu. Kral, tahtta dik duruyordu yaşlı, gururlu, hatta hâlâ heybetli. Mahzen, komutan rütbesiyle öne çıktı.
“Kuzey sınırında durum gergin. Dalgolalar burada da hissediliyor. Bizim sınırlarımıza yaklaşıyorlar.”
“Harita,” dedi kral, elini ileri uzatarak.
Çamurlu sınır hatları, gölgeli bölgeler, karanlık kıyılar işaretliydi. Dalgolaların en sık görüldüğü alanlar kırmızıyla işaretlenmişti.
“Mahzen,” dedi kral, sesinde hem baba sıcaklığı hem de devletin soğuk sesi vardı, “Senin görevin bu tehdidi durdurmak. Krallığın korunmalı. Ama dikkatli ol: bu kez düşman yalnızca etten kemikten olmayacak.”
Mahzen başını eğdi. “Emredersiniz.”
İçinde bir yer sızladı. Gezegenin en güçlü ordu generallerinden biri, kraliyet oğlu, ama yine de bir sebebi yokmuş gibi savaşa sürüklenen bir araç.
Toprak haritaları serildi önüne. Büyücüler karanlık alanları inceliyor, bazıları eski yazıtlarla, eski sembollerle uğraşıyordu. O sembol: o dalga göz motifi... herkesin gözünde gizem yaratıyordu.
Aralık kapılar açıldı. Mahzen ve seçilmiş birlikler kuzeye doğru yürüyüşe çıktılar. Karanlık vadiyi keskin rüzgarla kucaklıyor, orman dalları birbirine sürtünerek göz kırpıyordu.
Mahzen atının dizginlerini sıktı. Yanındakilere komut veriyordu. Ama aklı başka yerdeydi: Mısra’nın adı, o defterdeki sembol, rüyasındaki gözler… Bunlar bir yerde kesişiyordu.
İlerledikçe, toprağın kokusu değişiyordu. Dalgolaların varlığı oraya, gölgelerin içinden sızıyordu. Bir uğultu, bir titreme, bir nefes hissediliyordu. Gökyüzü griydi; güneş görünmeyordu.
Komutanlardan biri çığlık attı: “Orada!”
Sis gibi bir gölge ormanın arasından fırladı. Dalgola’ların kara şekli; uzun, kıllı, dikenli uzuvları ve parlayan gözleriyle… saldırıya geçtiler. Mahzen kırmızı bayrağı işaret etti. Kılıcı çekildi.
Savaş patladı. Çığlıklar, metalin vuruşları, hayvan sesleri… her şey karmakarışıktı. Bir dalgola, Mahzen’e doğru savruldu. Ama Mahzen bu kez hazırdı; sıçradı, savurdu kılıcını. Pençesi kesildi, et sıyrıldı. Yaratık titredi ama hâlâ ayaktaydı.
Kılıcını göğsüne sapladı. Yaratık çığlık attı. Ve yeniden
“Mısra…”
Kralık sesini bastı; ama Mahzen duydu. Yaratık ölürken bu ismi fısıldadı. Mahzen ürperdi. Yaratığın gözleri kayboldu, bedeni karanlığa çöktü. Toprak, onu yuttu. Sis dağıldı.
Muhafızlar toparlandı. Savaş durdu. Mahzen olduğu yerde kaldı. Kalbi sıkıştı. Ellerini sırtına götürdü orada bir izi, bir acıyı hissetti. O an, gökdelenlerin siluetini andıran orman kenarında bir portal belirdi. Gözlerinin önünde zayıf bir ışık halkası, dalga gibi bir dalga motifiyle çevrelendi. O ışık halkası, miskin sisle titreşiyordu.
Mahzen eğildi, atından indi. Işığa yaklaştı. Kalbi ritmini şaşırmış gibiydi. Nefesini tutarak elini uzattı ama tam o anda, ışık daha parlak oldu, rüzgar yükseldi, dünya titredi.
Mahzen eğildi.
Atının dizginleri gevşediği anda hayvan geriye doğru çekildi; içgüdüleri, önünde açılan ışığın ne olduğunu biliyor gibiydi. Gözleri büyümüş, burun delikleri genişlemişti. Ama Mahzen’in gözlerinde merak vardı — korkudan çok, uzun süredir aranan bir cevaba ulaşma arzusu.
Işığa yaklaştı.
Toprak, ayaklarının altında sanki canlıymış gibi titreşiyordu.
Gökyüzü kararmamıştı ama kararın içindeydi; ışık ise tam zıddıydı bu dünyanın.
Soğuk, sarımtırak bir parlaklık… ve tanıdık bir his.
“Bu... onun yankısı.”
“Mısra...”
Kalbi hızlandı. Ama bir adım daha atmadan, ışık kendi içinden geri çekildi.
Bir spiral gibi kıvrıldı, sonra silindi.
Rüzgar bir çığlık gibi uğuldadı, sis dans ederek yukarı savruldu.
Ve geriye yalnızca... toz kaldı.
Mahzen, bir anda nefes nefese kaldı.
Elini havada tuttuğu şekilde durdu.
Zihni fısıltılarla doldu.
O ışığın içinde... bir beden vardı.
Ama beden henüz tamamlanmamıştı. Henüz hazır değildi. Henüz çağrılmamıştı.
Aynı anda, Mısra’nın yaşadığı şehirde, hava garipleşmişti.
Güneş battığında gökyüzünde alışılmadık bir hare oluşmuştu sanki bulutlar bir göz bebeği gibi merkezde toplanıyor, dışa spiral çizerek yayılıyordu. İnsanlar fark etmiyordu bunu. Ama Mısra... onu ilk gördüğünde yüreği ağzına geldi.
O gece tekrar deftere döndü. O semboller... her biri artık kendi içinden ışık saçıyordu sanki.
Sayfalardan birine dokunduğunda, parmaklarının altından yumuşak bir nabız gibi titreşim yayıldı.
Gözlerini kapattı.
Ve kendini bir anın içinde buldu.
Annesinin sesi.
Yumuşak ama yorgun.
Bir akşam üzeri, mutfakta, çocuk Mısra’nın saçlarını örerken söylediği kelimeler yankılandı zihninde:
“Bir gün buraya ait olmadığını hissedeceksin, Mısra O gün geldiğinde... rüzgarı takip et.”
O anı, beynine bir hançer gibi saplandı. O sözler, şimdi anlam kazanmaya başlamıştı.
“Rüzgarı takip et” ne demekti?
Nereye giderdi rüzgar?
Mısra o gece, annesinden kalan eşyaların olduğu sandığı açtı.
Eskimiş kumaşlar, kurumuş lavanta keseleri, birkaç kitap, bir kolye…
Ama en altta… bir harita vardı.
El yapımı, ince fırça darbeleriyle çizilmiş, rulo hâlinde sarılmıştı. Açtığında…
Bir nehir kıyısı, bir kale, büyük bir orman…
Ve sağ üst köşede, küçükçe çizilmiş bir dalga göz sembolü.
Aynı sembol.
Aynı göz.
Mahzen’in dünyasının izi.
Mısra birden, pencereyi açık unuttuğunu fark etti.
Rüzgar içeri doluyordu. Ama bu rüzgar... sıradan değildi.
Sanki ona doğru bir şey taşıyordu.
Pencereden dışarı baktığında, gökyüzünde… o tanıdık spiral.
Ve o spiral, tam haritadaki konuma denk gelen bir noktada yoğunlaşıyordu.
O gece rüyasında, Mısra yine aynı ormandaydı.
Bu kez daha derin, daha net.
Mahzen uzakta görünüyordu. Sislerin içinde, dönüp ona bakıyordu.
Fısıltı geldi rüyasından:
“Kapı açıldı ama sen hâlâ eksiksin.”
Mısra, uyanmadan önce son bir görüntü gördü:
Kendi elleri, ışıkla kaplı bir aynanın önünde.
Aynada Mahzen’in arkasındaki dünya yansıyordu.
Ama aynanın içi hâlâ kapalıydı.
Onu açacak şey, Mısra’nın kararıydı.
Cesareti.
Sabahın ilk ışığında, Mısra aynanın karşısına geçti.
Aynanın çerçevesi, annesinin haritasındaki sembolü taşıyordu.
Elini çerçeveye koydu.
Sırtındaki sancı, bu kez acı değil... çağrı gibi hissettirdi.
Gözleri doldu.
Bir şey söylemeden ağzından döküldü:
“Mahzen…”
Ve o an... aynanın yüzeyinde bir çatlak oluştu.
Bir ışık, içeri doğru kıvrıldı.
Ama hâlâ geçmedi.
Sadece... kapı kilitlendi.
Anahtar döndü.