İçeriğe geç

Sandık

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Sandık

Bölüm 1

Sandığın Üzerindeki Sabah

Leyla, sabahın ilk ışıkları odasının duvarlarına ağır ağır yayılırken uyandı. Güneş, eski taş binanın küçük ve yüksek penceresinden içeri süzülüyor; perdelerin arasından geçerken toz zerrelerini görünür kılıyordu. Odanın içinde, uykudan yeni çıkmış bir insanın değil de yıllardır bekleyen bir evin nefesi vardı. Taş duvarlar gece boyunca biriktirdikleri soğuğu hâlâ bırakmamıştı. Ahşap döşemenin bazı yerleri, insanın üzerine basmasını bekliyormuş gibi ince ince gıcırdıyor; duvardaki eski saat, saniyeleri ölçmekten çok geçmişi sayıyor gibiydi.

Leyla birkaç saniye kıpırdamadan yattı. Gözleri tavandaydı ama aklı odanın köşesindeydi. Orada, pencerenin tam karşısında, yıllardır aynı yerde duran ceviz ağacından yapılmış sandık vardı. Kapağının kenarlarında zamanın bıraktığı küçük çatlaklar, pirinç tokasında kararmış lekeler, köşelerinde ise dedesinin bir zamanlar elleriyle sürdüğünü söylediği verniğin silik parıltısı duruyordu. Çocukken o sandığa dokunması yasaktı. Yasak kelimesi Yusuf Bey’in ağzından sert çıkmazdı; daha çok bir rica gibi, fakat içinde tartışılmaz bir ağırlık taşıyarak söylenirdi.

“Her şeyin vakti vardır Leyla,” derdi dedesi. “Bazı kapılar erken açılırsa insan içeri girdiğine değil, dışarıda bıraktığına üzülür.”

O zamanlar bu cümlenin ne demek olduğunu anlamazdı. Çocuk aklıyla sandığın içinde ya eski oyuncaklar ya da dedesinin sakladığı birkaç hatıra olduğunu düşünürdü. Fakat Yusuf Bey’in bazı geceler o sandığın başında uzun uzun oturduğunu hatırlıyordu. Lambanın sarı ışığında yüzü daha yaşlı görünür, gözleri kapağın üzerinde bir yere takılır kalırdı. Leyla uykusundan uyanıp kapı aralığından baktığında dedesi çoğu zaman bunu fark eder, gülümseyerek ona dönerdi.

“Uyku kaçarsa geçmiş gelir,” derdi. “Sen uyumana bak.”

Leyla şimdi yirmili yaşlarının sonunda, Balat’ın yokuşlarına ve İstanbul’un yorucu telaşına alışmış bir kadın olarak o cümleyi yeniden hatırladı. Uyku gerçekten kaçmıştı. Geçmiş de odanın köşesinde sessizce onu bekliyordu.

Yatağından doğruldu. Mart ayının İstanbul’a özgü kararsız soğuğu, battaniyenin altından çıkar çıkmaz omuzlarına dokundu. Sobanın yerini yıllar önce küçük bir elektrikli ısıtıcı almıştı ama taş evin içine işlemiş ayaz kolay kolay yenilmiyordu. Leyla terliklerini ararken gözleri yeniden sandığa kaydı. Kapağın üzerinde birikmiş kitaplar, eski dergiler ve birkaç dosya vardı. Hepsini oraya kendisi koymuştu; belki de farkında olmadan sandığı saklamaya çalışmıştı. İnsan bazen merak ettiği şeyi gözünün önünde tutar ama ona yaklaşmamak için üstüne başka hayatlar yığardı.

Bugün kapağını açabilirdi.

Bu düşünce, aklına ilk kez gelmiş gibi kalbini hızlandırdı. Oysa sandık yıllardır oradaydı. Dedesi Yusuf Bey’in vefatından sonra evi toparlarken sandığın anahtarını da bulmuştu. Anahtar, eski bir tespih kesesinin içinde, gümüş rengi küçük bir halka ile saklanmıştı. Leyla onu bulduğu gün sandığın karşısına oturmuş, uzun süre beklemiş, sonra keseyi kapatıp çekmeceye geri koymuştu. Hazır değildi. Belki de insan bazı gerçekleri öğrenmeye değil, onları taşıyabilecek hâle gelmeye ihtiyaç duyardı.

Bugünse içinde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Sanki birisi, görünmeyen bir yerden kulağına eğilip, “Artık vakti geldi,” demişti.

Tam o sırada telefonunun alarmı ikinci kez çaldı. Ekranda soğuk bir gerçek gibi saat duruyordu: 07.15.

Leyla derin bir nefes aldı. Sandığa doğru attığı yarım adım olduğu yerde kaldı. İşe geç kalamazdı. Cağaloğlu’ndaki yayınevinde onu bekleyen düzeltiler, baskı öncesi son kontroller ve Nazan Hanım’ın her zamanki telaşı vardı. Ayrıca Kerem Bey’in romanı… Haftalardır yayınevinin gündemini meşgul eden o roman, çıkmadan önce bile sanki kendi gölgesini büyütmeye başlamıştı.

“Akşama,” dedi Leyla, sandığa bakarak.

Bunu bir eşyaya değil, birine söz verir gibi söylemişti.

Hızlıca hazırlandı. Aynanın karşısında saçlarını toplarken kendine baktı. Gözlerinin altında belli belirsiz halkalar vardı. Editörlük, dışarıdan kitap kokulu ve romantik bir meslek gibi görünürdü ama çoğu gün kelimelerin altında ezilmek demekti. Başkalarının hikâyelerindeki kusurları düzeltirken insan kendi hayatındaki boşlukları görmezden gelmeyi öğrenirdi. Leyla bunu iyi biliyordu. Cümleleri parlatır, karakterleri tutarlı kılar, olay örgüsündeki gedikleri bulurdu; fakat kendi geçmişindeki kocaman boşluk yıllardır olduğu yerde duruyordu.

Anne ve babasına dair bildikleri birkaç fotoğraf, dedesinin eksik anlattığı anılar ve çocukken kendisine tekrar edilen tek bir cümleden ibaretti:

“Onlar seni çok severdi.”

Bu cümle, teselli etmek için fazla kısa; gerçeği anlatmak için fazla eksikti.

Leyla evden çıkmadan önce çekmeceden anahtar kesesini aldı. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Akşam sandığı açmak için anahtar zaten evde kalabilirdi. Ama keseyi çantasına koyarken içinde hafif bir suçluluk değil, garip bir güven duygusu belirdi. Sanki geçmişi yanında taşırsa gün boyu onu kaybetmeyecekti.

Dış kapıyı çekip kilitlediğinde Balat çoktan uyanmıştı.

Sokak, sabahın serinliğinde kendine has kokusunu salıyordu: nemli taş, yeni demlenmiş çay, fırından çıkan simit, eski ahşap kapılara sinmiş rutubet ve denizden yükselen uzak bir iyot kokusu. Arnavut kaldırımlarının aralarında gece yağmurundan kalma ince su birikintileri vardı. Evlerin cumbaları birbirine doğru eğilmiş, sanki yüzyıllardır aynı sırları paylaşmaktan yorulmuş iki yaşlı komşu gibi sessizce bekliyordu. Rengârenk cepheler sabah ışığıyla daha canlı görünüyordu ama yakından bakınca boyaların altında kabarmış yerler, dökülmüş sıvalar ve onarılmayı bekleyen çatlaklar seçiliyordu. Balat da insanlar gibiydi; uzaktan renkli, yakından yaralı.

Leyla merdivenli yokuşa doğru yürürken köşedeki bakkalın kepenk açma sesini duydu. Karşı pencereden yaşlı bir kadın saksıdaki sardunyalarını suluyor, suyun fazlası aşağı damlıyordu. İki çocuk, okul çantalarını sırtlarına takmış, yokuşu çıkarken birbirlerine çaktırmadan yarışıyordu. Ferruh Kethüda Camii’nin avlusundan gelen kuş sesleri, sabahın telaşını bir anlığına yumuşattı.

Leyla bu semti seviyordu. Çünkü Balat’ta zaman hiçbir zaman tamamen geçmezdi. Her şey bir iz bırakırdı. Bir kapı tokmağı, bir duvar yazısı, bir pencere pervazı, bir taş basamak… Hepsi, burada yaşamış insanların seslerini alçak bir tonda saklıyor gibiydi. İnsan yeterince dikkatli bakarsa şehir, kendisine anlatılmayanları da söylerdi.

Fakat o sabah Leyla’nın dikkatini başka bir şey çekti.

Sokağın başında, uzun zamandır kapalı duran eski antikacı dükkânının önünde bir adam vardı. Siyah paltolu, şapkalı, yüzünü tam seçemediği biri. Dükkânın camına asılmış solgun kâğıtları inceliyor gibi görünüyordu. Leyla yanından geçerken adam başını hafifçe çevirdi. Göz göze gelmediler belki ama Leyla onun kendisine baktığını hissetti.

Bu his öyle belirgin ve rahatsız ediciydi ki birkaç adım sonra dönüp arkasına baktı.

Adam yoktu.

Sadece kapalı dükkân, paslı kepenk ve camın iç tarafına iliştirilmiş eski bir ilan duruyordu: “Eski eşya alınır. Aile yadigârı objeler değerlendirilir.”

Leyla istemsizce çantasındaki anahtar kesesine dokundu. Parmaklarının altında kumaşın içindeki metalin sertliğini hissetti.

“Saçmalama,” diye fısıldadı kendi kendine. “Sabah sabah gerilim romanı editörlüğü yapmaya başladın.”

Fakat içindeki huzursuzluk dağılmadı. Tam aksine, Haliç’ten gelen rüzgârla birlikte daha da belirginleşti. O an henüz bilmiyordu; evindeki sandık yalnızca ailesine ait birkaç eski fotoğrafı saklamıyordu. O sandığın içinde, Balat’ın dar sokaklarından Çıfıt Çarşısı’na, oradan yarım kalmış bir aşka ve bir ailenin yıllarca suskun bırakılmış geçmişine uzanan bir iz vardı.

Ve bazı izler, insan onları takip etmeye karar vermeden çok önce insanın peşine düşerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.