İçeriğe geç

Sancı ve Merhem

Bölüm 1 · 11 dk okuma

Sancı ve Merhem

Bölüm 1

Başlangıç

Elindeki bıçağı titreyerek yere fırlattı. Derin nefes alışverişleri dışarıdan net bir işitilebiliyorken kız kendisini yere bıraktı. Duvara yaslanarak başını tezgaha ya dayadı. Ne yaşamayı becerebiliyordu ne de ölmeyi. Acınacak durumdaydı ve bundan da nefret ediyordu.Gözlerine yaşlar dolduğunda bıkkınlıkla derin bir nefes verdi. Tüm algıları kapanmıştı. Beyninin içinde büyük bir kargaşa vardı bu yüzden mantıklı düşünemiyordu. Kulakla işitilemeyen sesleri susturmak için elinden geleni yapardı.

“Ağlamayacağım, Ağlamayacağım.” Çaresizce sayıklıyordu. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu fakat beceremiyordu. Yüzü kaşınıyordu. Biraz fazla uzamış tırnaklarını yüzüne bastırdı. Çok yorulmuştu ne yapacağını bilmiyordu.

“Kimsesiz olmak için anne babanın ölü olması gerekmiyormuş demek ki. Allah’ım ne günah işledim ki ben. Kimin kalbini isteyerek kırdım da bu kadar kırıldım?” Hıçkırıklarının arasından zar zor kendi kendine konuşuyordu

.

Her zamanki gibi kendini suçluyordu genç kız. Başka kim suçlu olacaktı ki zaten? Küçükken de annesi arkadaşlarıyla tartıştığını duyduğunda “Ne yaptın?” diye sorardı. Ne olduğunu değil.

Saçlarını çekiştirerek geriye attığında güçlü olmalıyım diye düşündü. Bıçağı eline aldığında da kendi canına kıymayacağını biliyordu. Ona göre tanrının verdiği canı almaya hakkı yoktu. Sadece, ölmeyi dilemişti.

Ellerinin tersiyle gözlerinden akan yaşları sildi. Vücudunu kasmayı bıraktı. Elleri iki yanına düştü. “Bu da geçer.” Kız alışmıştı yalnızlığa. 22 sene boyunca hayal kırıklıklarıyla yaşamıştı fakat hala istemeden içinde beliren umutlar kalbini kırıyordu. Gözleri duvardaki bozuk saate takıldığında görüntü silikleşmeye başladı. Uykusuna yenik düştü kız. İki gündür uyumamıştı.

*

Keskin bir baş ağrısıyla gözlerimi açtım. Elim zonklayan başıma gitti. Bugün benim doğum günümdü ve annemin ise yas günü. Doğduğum günün kimsenin umrunda olmaması beni biraz kırmıştı sanırım. Tezgahtan destek alarak ayağa kalktım. Doğrulduğumda çeşmeye uzandım fakat sular kesikti.

Malikanede boğulduğum için Feride Anne’nin evine gelmiştim. Evin boş olması canımı dahada çok yakıyordu. Feride Anne benim tek arkadaşımdı. Ortaokuldayken herkes beden dersine çıktığında beni dizlerimi kendime çekmiş ağlarken bulmuştu sınıfta.

O gün Burak’ın annesi Burak beslenmesini evde unuttuğu için okula getirdiğinde kendimi çok kötü hissetmiştim. Normalde pek derdimi anlatan birisi değildim. Yalan yok çok konuşurdum ama kendi kendime. Feride anne saçlarımı okşadığında kalbim ısınmıştı. O hissi hiç unutmam.

Hayattaki en büyük şansım annemin haftanın birkaç günü okul çıkışında Feride Annenin evine gitmeme ses çıkarmamasıydı. Belki de eşiyle başbaşa vakit geçirmek için izin veriyordu bilmiyorum.

Feride annenin eşi o daha 34 yaşındayken ölmüş, tek oğlu ise annesinin ısrarlarına rağmen asker olmuş ve oda görevdeyken şehit olmuş. Feride Anne boş durmayı sevmediği için okulda hademelik yapmaya başlamış, etrafta çocukların olması ona iyi geliyormuş.

Beni o gün öyle görünce benimle ders bitene kadar konuşmuştu. Ertesi gün benim için çilekli pasta yapmıştı. O günden beri birbirimizin yaralarına ilaç olmuştuk. Ama evren sanki hiç mutlu olmamı istemiyormuş gibi onu da 3 sene önce kaybetmiştim. Kendisi siroz hastasıymış ve bunun farkındaymış ve ben üzülmiyeyim diye bana söylememiş. Arkasında bu ev, bana ördüğü giysiler, aldığı hediyeler, bir kağıt not ve en önemlisi hayatımda yaşamadığım kadar güzel anılar bırakıp gitmişti.

Onun beni izlediğine emindim. O yüzden onun şekerparesini bu halde görüp üzülmesini istemiyordum. Ayağa kalktım ve küçük evdeki küçük odama gittim. Komodinin üzerinde hala ilk gün ki yerinde duran kağıdı elime aldım. Son bir kez kağıdı okuyup eve gidecektim. Evdekilerin klasik toplantılarından birisi vardı ve geç kalırsam canımı okurlardı.

Güzel Kızım,

Biliyorum bu notu okuduğunda ben artık bu dünyadan göçmüş olacağım. Hiçbirimiz kalıcı değiliz. Doktor karaciğerimin durumunun dahada kötüye gittiğini söyledi. Ne zaman bu hayata gözlerimi yumarım bilmiyorum. Bu notu okurken ağladığının farkındayım ama boncuk gözlerini boşuna harap etme kızım. Hepimiz geçiciyiz bu dünyada. Bende üzülüyorum o mis kokan saçlarını tekrar koklayamayacağım için. Ama Allah biliyor ya bu bir ayrılık mektubu değil. Yeniden kavuşacağız biliyorum. o zaman seni abin Umut ve Ahmet babanla da tanıştırırım belki. Sen güçlü bir kız olmaya devam et. Öğrettiğim gibi söylenenlere kulak asma. Evet senin de dayanamadığın zamanlar oluyor biliyorum. Yorulduğunda dinlen ama yeniden ayağa kalk. Ben seninle hep gurur duyacağım. Çok güzel bir doktor olacağına o kadar eminim ki. Evlendiğin zaman çoluk çocuğa karıştığın zamanı göremedim ama çok güzel anne olacağını da biliyorum. Sen hep iyi kalpli temiz yürekliydin. Her şeyin en iyisini hak ediyorsun. Yanında olamayacağım her gün için senden özür diliyorum. Sende bana kızma olur mu? Hem anne kız arasında küslük olmaz. Kendine iyi bak güzel kızım, ve evet sen benim hep en sevdiğim kadın olacaksın. Seni çok seviyorum. Kendine çok dikkat et. Önce Allah’a sonra kendine emanetsin. Tekrar kavuştuğumuzda kulağını çekmemi istemiyorsan söylediklerimi bir bir yap. Tekrar görüşmek dileğiyle Şekerparem.

Sevgilerle Feride Tezcan

Mektubu okumayı bitirdiğim de yüzümde bir gülümseme oluştu. Onu çok özlemiştim. Ama ölüme çare yoktu. O benim gülümsememi isterdi ve beni izlediğini biliyordum. Üzerimde ince bir tişört olduğundan ve dışarıda yağmur yağdığından dolayı üzerime ceketimi aldım. Bi ara su faturasını ödemeyi de aklımın bir kenarına yazdım. Son zamanlarda kafam çok dağınık olduğundan unutmuştum.

Pek normal mi hayatın içine doğduğum söylenemezdi. Geçmişim silikti. Annem benimle pek konuşmazdı. Sinirlendiğinde söylediği birkaç şeyden tecavüz sonrası doğduğumu anlamıştım. Benden nefret etmesinin sebebi buydu. Suçum dünyaya gelmekti. Annemin bana olan nefreti 22 yıl sonra bile hala canımı yakıyordu ama artık alışmıştım.

Bana bakışlarında merhamet yoktu. Neyse şimdi kötü düşüncelerimden uzak durmalıydım.

İçim hala ağladığımdan dolayı bir hoştu. Evden çıkarken omuzlarımı dikleştirdim. Gardımı düşürdüğüm tek yer bu evdi. Yaren Durgun duygularıyla hareket etmezdi. Kafamı toplamayı başardığım anda bir taksi çağırdım ve malikanenin önüne gelene kadar gözlerimi kapatıp eğer bir kedi olsaydım ne yapacağımı düşündüm.

Evet 3 4 saat öncesinde saatlerce ağlayıp uykusuzluktan bayılmış olabilirdim ancak küçüklüğümden beri yaşadığım her olayda takılı kalırsam devam edemezdim hayata. Benimde kendime ait değişik yöntemlerim vardı.

Malikaneye girdiğimde hizmetçiler oradan oraya koşuşturuyorlardı. Bu toplantıya yarım saat kaldığını anlatıyordu bu evde. İkinci kattaki odama çıktığımda hızlıca sıcak bir duş aldım ve üzerime aceleyle bordo bir bluz geçirdim. Altıma dizlerimin iki karış üstünde biten bir etek geçirip siyah çorap giydim. Pantolon giymek biraz resmiyete uygun olmaz gibime gelmişti.

Bugün toplantıda üvey babamın ortakları hariç üç şirketin temsilcisi gelecekti. Rüstem bana hiçbir zaman bir baba olmamıştı. Annemle arasında değişik bir bağ vardı. Ama hiçbir zaman bir aile olmamıştık. Rüstem’in yasa dışı işlerle uğraştığını biliyordum ve kendimi onlardan soyutlayabildiğim kadar soyutlamak zorundaydım o yüzden işleri hakkında detayları bilmiyordum. Dışarıdan normal bir şirket gibi gözüktüklerini biliyordum yalnızca.

Merak ettiğim zamanlar olmuştu fakat benim sorduğum soruları genelde kimse önemsemezdi ya da terslerlerdi. Kısacası bu evde tek bir kul bile bana insan muamelesi yapmıyordu. Aklımdan geçirdiğim düşüncelere göz devirdim. 22 senedir yalnız takılmanın bana kazandırdığı bir özellik kendimle konuşmamdı. Bunu pek çok insanın yaptığına inanıyordum. Yalnızca ben olamazdım değil mi? Yok canım ne münasebet? Millet kendi düşüncelere göz devirmeyecek kadar akıl hastası mı? Çok normal bir özellik bir kere.

Aynadan son bir kere kendime bakıp aşağı indim. Salona girdiğimde konukların çoktan gelmiş olduklarını gördüm. Rüstem bana diğerlerine fark ettirmeden öldürücü bir bakış yollamayı ihmal etmedi. Bu Rüstotoca yarın tüm gün evdesin cezasının habercisi bir bakıştı.

Bu adama olan nefretim iki cihana da sığmazdı fakat şuan yemek masasının etrafında duran sandalyelerden birini fırlatsam beni alnımın ortasından vururmuş gibi hissediyordum. Deli düşüncelerimi bir kenara bırakıp misafirlerin yanına gidip hepsinin teker teker ellerini sıkmıştım. Aman ne hoş gelmişlerdi. Hepsinin yüzünde ciddi bir ifade vardı. Birisi hariç. Elini sıkmak için elimi uzattığımda elimi haddinden fazla tutan adam. Yirmili yaşlarında olduğuna emindim. Esmerdi ve siyah saçları vardı. Siyah gözleri çok tuhaf bir şeymişim gibi bakıyordu. Beni ilk görüşü olması imkansızdı.

Onun siması bana çok yabancı gelmemişti. Şu yaşıma kadar pek çok toplantıya katılmıştım ve hiçbirini de kale aldığım söylenemezdi. Benim bu ilgisizliğime rağmen yüzü yabancı gelmiyorsa ilk defa karşılaşıyor olamazdık.

O elini çekmeye yeltenmeyince elimi çekip Rüstem ve annemin arasındaki yerimi aldım.

Rüstem “İsterseniz hemen masaya geçelim, Yemekler hazır.” Dediğinde salonun sağ tarafında bulunan büyük yemek masasına geçmiştik. Rüstem masanın baş köşesinde oturuyordu. Annem onun sol tarafında ben ise Annemin çarprazında oturuyordum. Annem yüz ifademi değiştirmem için masanın altından ayağımı ayağıyla dürttü. Karşısında ortaklarımızdan birisi olan Çetin’in karısı Jale vardı. Kimseye fark ettirmeden bunu nasıl yapıyordu anlamış değildim. Gerçekten delilerin arasına düşmüştüm. Bunu yeni mi anladın gerçekten…

Kara çocuk sandalyesini çekip tam karşıma oturdu. Onlar iş üzerine konuşurlarken ben ruhen orada değildim. Bitkilerin neden yeşil olduklarını düşünüyordum. Turuncu olsalar çok daha tatlı olmaz mıydı? Turuncu bir orman hayal ederken tabağımda olan kuzu pirzolayla bakışıyorduk.

Normalde hayalperest bir insan değildim ama bugün aşırı derecede saçma sapan düşünüyordum. Doğum günümün kimse için önemli bir gün olmamasından dolayı üzgündüm. Bundan dolayı aklımdaki kötü düşüncelerden uzaklaşmak adına böyle düşünüyordum. Beynim karanlık duyguları böyle savuşturuyordu.

Pirzoladan bir parça ağzıma götürürken bunun yerine danone yiyebilseydim keşke diye düşündüm. insanın canı neden böyle bir zamanda danone çekerki İnsanın canının danone çekme zamanı mı olurmuş hiç? İç sesim de saçmalamaya başlamıştı. Tam bir parça daha pirzola ağzıma götürecekken konuşmada adımın geçtiğinin farkına varıp konuşulanlara kulak kesildim.

Babamın iş ortaklarından olan Rafet çatalını masaya bıraktı. Bakışları bana değdi. “Okan’ın aslında bizimle bir işi yok. Seninle vakit geçirmek için geldi. Hadi siz Yaren’in odasına çıkın.”

Bakışlarım bizimkilerini buldu Çocuk muyduk biz? Hadi siz ablanın odasına çıkında onun oyuncaklarına bakın der gibi. Ayrıca bu adamın benim odamda ne işi vardı? Annemin onaylayan bakışlarını gördüğümde iç çekerek ayağa kalktım. Daha yemeğimi bile yiyememiştim.

Kapıya doğru yürürken Okan denen adamın arkamdan geldiğini biliyordum. Acaba ona saçma sapan şeyler söylesem tekrar aşağı gitmek ister miydi? Ama o zamanda başım derde girerdi. Odamın önüne geldiğimizde kapıyı açıp girmesini bekledim. Çalışma masamın sandalyesini çekip ona oturmasını işaret ettim. Kendimse kitaplıktan bir kitap seçip yatağıma oturdum.

“Eee sohbet etmeyecek miyiz?” Onun sorusuna sahte bir gülümsemeyle yanıt verdim. “Bence kitap okumakta güzel bir tercih olabilir. Sende istiyorsan kitaplıktan bir kitap alabilirsin.” Her ne kadar onunla kitaplarımı paylaşmak istemesemde onunla ne hakkında konuşabilirdim ki. Kitaplığa kısa bir bakış attı. Yüzünü buruşturduğunda elimdeki kitabı ona fırlatmak istedim. Sen bu aralar biraz fazla mı saldırgan oldun ya.

Birkaç günü kötü geçirdiğimden böyleydim. Yoksa bu saçmalıklara yıllardır alışmıştım. “Ben kitap okumam.”

Burnumdan soluyarak kendi kitabımı kapattım. “O zaman sen anlat ben dinleyeyim.” Onunla sohbet edesim hiç yoktu. O konuşurken onu dinliyor gibi yapabilirdim. Konuşurken yüzünde değişik bir sırıtış vardı. “Ne anlatayım istersin.” Aklıma ilk gelen cevabı ona verdim. “Üniversite anılarından bir tane anlatabilirsin.”

Kaşları havalandığında söylediğim şeyde bir yanlış aradım. İki insan gibi sohbet edeceksek herhangi bir anısını sormamda bir sakınca yoktu. Neden bu kadar şaşırdığını anlamamıştım.

“Üniversitede anlatmaya değer bir an yaşamadım. Hmm hakkımda merak ettiğin bir şey varsa sorabilirsin.” Hakkında hiçbir şey merak etmiyordum. Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Saçma sapan sorularım bugünler için vardı. “Sence makarnanın şekli değişince tadıda değişiyor mu?” Bir an kaşları çatıldı. Tamam soru çok saçma olmuştu. Özelliklede bu alemden bir adama sorulacak bir şey değildi. Pişmanlık duygusuyla ensem alev almıştı.

“22 yaşında olduğunu sanıyordum 5 değil.” Suçluluk duygusuyla bakışlarımı aşağı indirdim. “Tamam özür dilerim. Lütfen aramızda kalsın.” Yüzüne bakma cesaretini gösterdiğimde bir daha olmasın der gibi bakıyordu. Göz temasımızı bozan şeyse telefonun çalmasıydı. Arayan kişiye bakıp benden müsaade bile istemeden odamın balkonuna çıktı.

O gittiğinde derin bir nefes verdim. Bakışlarım duvardaki kırmızı saatime kaydı. Çok geç olmadan gitmelerini umuyordum. Okan’da doğru olmayan bir şeyler var gibiydi. Bakışları içimi huzursuz ediyordu. Kitabıma odaklandığımda odaya girmişti. Benimle hiç konuşmadan yarım saat boyunca sandalyede oturdu.

Ayaklandığında bakışlarım ona döndü bende ayağa kalktım. Hiç içimden gelmese de yeniden ona sahte bir gülümseme sundum. “Kusura bakma pek sohbet edemedik.” Sırıttığında ona anlam verememiştim. Bende gerçekten bir problem vardı kafam güzelmiş gibi hissediyordum.

“Merak etme sohbet edecek çok zamanımız olacak.” Böyle söylediğinde gözlerimin kocaman açılmaması için kendimi sıktım. Her toplantıya geldiğinde birlikte vakit geçireceksek ben yanmıştım. Sosyal birisi değildim ama bu adamla konuşmak normalden daha zordu kanımca.

Onunla birlikte aşağı indiğimize. Masadakilerinde ayaklandığını gördüm. Bugün misafirimiz olan adamlarda sözde temiz şirket sahibi insanlardı. Fakat hepsi karanlık bir cemiyete aitlerdi. Olayları detaylı bilmiyordum. Ama küçüklükten beridir bu işlere biraz da olsa dahil olduğumdan onları tanıyordum.

Rüstem çemberlerin kurucularından birisinin varisiydi. İki ortağı vardı Rafet ve Çetin. Ayağa kalkan adamlara göz gezdirdiğimde diğer üç şirketin sahiplerinin kim olduklarını bilmiyordum ancak bir şirketin sahibi eksikti. Kel bir adam ve saçları hafif kırlaşmış bir adam sırasıyla Rüstem’in elini sıkmışlardı. En sonunda Rüstem Okan ile tokalaşmıştı.

Bugün üç şirket toplantıya katıldığına göre Okan da sahibi olduğu şirketin temsilcisiydi.

Bir temsilciye göre çok gençti. Şirketlerin amacı çemberlerle anlaşmak ve birlikte hareket etmek olurdu. Bazen şirketler çemberlere girmek için sebepler sunardı. Bazense çember başkanları şirketlere teklifler sunardı. Sanırım bugün gelenleri Rüstem belirlemişti.

Okan’a gülümseyip “Anlaşmış olduğumuzu umuyorum delikanlı. Birbirimize katacak sağlam şeylerimiz olduğuna eminim.” Konuşulanları anlamadığımdan sinirlerim bozulmuştu. Bu alemin işleri hep çok karışıktı.

Okan yüzünde o kendine has sırıtışıyla yanıtladı Rüstem’i “Elbette, en kısa zamanda işlerimizi yoluna koymaya bakalım.” Diğer iki adam birbirlerine baktığında Rafet “Ee beyler sizde şansınıza küsün.” Dedi. Çetin kapıya ilk yönelen olmuştu. Sırayla hepsi çıktıklarında geriye Annem, ben ve Rüstem kalmıştık.

Rüstem kravatını çözerken hizmetçilere seslendi. Evdeki tüm sorumlular toplandığında “Yaren’in odasının yanındaki boş odayı hazırlayın. En iyi şekilde. Kesinlikle kusursuz olmalı.” Dediğinde şaşkın bir şekilde ona bakakaldım. O adam buraya yerleşiyor olamazdı değil mi?

Ensemde büyük bir yanma hissettim. Bunca zamandır yaşadığım bu saçma işkence yetmiyormuş gibi bir de bu çıkmıştı başıma. Tüm zorluklar büyüdükçe geçer sanarken daha da beter oluyordu sanki. Ne olacak ne bitecek bilmiyordum fakat bildiğim tek şey içimdeki hislerin bu sefer yanılmadığıydı ve ben hiç iyi şeyler hissetmiyordum.

Bölüm sonu

4 yorum