İçeriğe geç

Sancağın Gelini

Bölüm 19 · 9 dk okuma

Sancağın Gelini

Bölüm 19

18: Duvarların Gölgesi

Karan pencerenin önünden çekilip odaya döndü. "Kerem, o masaya bir daha oturmayacak," dedi. Sesi, sanki kendi geçmişindeki bir dönüm noktasına atıfta bulunuyordu. Bir an duraksadı ve ekledi: "Umarım benimle aynı kaderi yaşamaz."

Narin, Karan’ın yüzüne bakamadı. O cümlenin ağırlığı odanın içine yayıldı. İkisi de bu konağın çarkları arasında nasıl ezildiklerini, nasıl biçimlendiklerini biliyordu. Narin bir anlığına boğazındaki o düğümü hissetti; gözlerini kaçırıp pencereye, karanlık avluya çevirdi. Üstüne alınmamış gibi yapmaya çalıştı ama omuzları, duyduğu bu itirafın altında hafifçe ağırlaştı. Kendi acısını Karan'a açıp onu daha fazla yüklemesinin bir anlamı yoktu; sadece sessiz kaldı.

Karan, Narin’in sessizliğinden rahatsız oldu. Bakışlarını karısından ayırmadan, gözleri Narin’in yüzündeki yorgunluğu arıyordu. "Kerem kendi yolunu seçti," dedi, sesi duygudan arındırılmıştı. "Artık onun için yapabileceğim bir şey yok."

Narin, Karan’ın sesindeki bıkkınlığı fark etti. Onu daha fazla sıkıştırmanın, bu odanın içindeki sessiz gerilimi daha da ağırlaştıracağını biliyordu. "Herkesi korumaya çalışmaktan yoruldun, yorma kendini" dedi, kocası için endişeleniyordu.

Karan, Narin’in yüzüne dikkatle baktı. "Kendi kardeşimin durumunun ortasında, bir de sizin için endişelenmek istemiyorum," dedi, sesi soğuk ama samimiydi. "Tek isteğim, eve döndüğümde dışarıdan gelen hiçbir sesin bu odaya ulaşmaması."

Karan, Narin’in omuzlarındaki ağırlığı hafifletmek ister gibi elini orada tuttu, bakışları bir anlığına kadının karnına indi.

"Böylesi daha güvenli," dedi sesi bu kez daha kısık, daha korumacıydı. "Sen içeride kal. Döndüğümde senin ve bebeğin iyi olduğunu göreyim, başka bir şey istemiyorum."

Narin, Karan’ın bu endişesinin hem kendisini yorduğunu hem de dışarıdaki işine odaklanmasını engellediğini biliyordu. Gözlerini Karan’ın gözlerine dikti, ifadesinde bir yumuşama yoktu, sadece net bir kararlılık vardı. "Aklın burada kalmasın," dedi. "Sen dışarıdaki düğümü çözmeye bak; ben buradaki düzeni zaten korurum."

Karan, Narin'in bu soğukkanlı tavrından güç alarak elini çekti. Kısa bir onaylama baş hareketiyle kapıya yöneldi. Attığı her adımın, dışarıda halletmesi gereken o işi bitirmek için olduğunu biliyordu; çünkü ancak o zaman, Narin’e dönüp tam anlamıyla güvenli bir alan yaratabilirdi.

Karan kapıyı ardında bıraktığında, konak ona her zamanki o boğucu sessliğiyle karşılık verdi. Alt kattan gelen gümüş çatal-bıçak sesleri, sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi uzaktan, anlamsız bir uğultu gibi duyuluyordu. Süreyya’nın varlığı, evin görünmeyen tüm köşelerine sinmiş gibiydi; Karan, adımlarını koridorun gölgeli kısımlarında tutarak bu varlıktan kaçınmaya çalıştı.

Salona inen merdivenlerin başında durdu. Gözlerini bir anlığına kapatıp nefesini düzenledi. İçeride Narin’e karşı takındığı o korumacı tondan eser kalmamıştı; yüzü, dış dünyadaki sertliğe uyum sağlamak için yeniden o bildik, duygusuz maskesine büründü. Kerem’in gidişi bir kırılmaydı ama konaktaki dengeler o kırılmanın etrafında yeniden inşa ediliyordu.

Karan, avludan gelen soğuk havayı ciğerlerine çekti. Süreyya’nın odasının kapısı hafifçe aralıktı; içeriden gelen o tanıdık, ağır parfüm kokusu koridora yayıldı. Karan başını çevirip o tarafa bile bakmadı, sanki orada kimse yokmuş gibi doğrudan bahçe kapısına yöneldi.

Bahçedeki taşlı yolda ilerlerken adımları geceye karıştı. Sokağın serinliği yüzüne çarptığında, zihnindeki o kalabalık uğultu yavaş yavaş yerini net bir odaklanmaya bıraktı. Kerem’in nereye gidebileceğini biliyordu; çocukluğundan beri sığındığı o tek bir köşe vardı.

Karan, konağın dış duvarını geride bırakıp dar sokağa döndü. Kardeşini öfkeyle ya da hesap sormak için değil, kendi elleriyle kurduğu o uçurumun kenarından çekip almak zorundaydı. Başka kimsesi yoktu, biliyordu. Aralarındaki o mesafeli, kelimesiz bağ, Kerem'in yaptığı hatayı temizlemek için tek geçer akçeydi.

Karan adımlarını sıkılaştırdı; gecenin karanlığında kaybolurken, tek bir düşünceye tutunmuştu: Kardeşini o enkazın altından sağ salim çıkaracak ve konağın sınırları dışındaki o soğuk gerçeği, ona bizzat gösterecekti.

Karan, dar sokakların arasından geçerek Kerem’in olabileceği o köhne binanın önüne geldiğinde, nefesi hafifçe hızlanmıştı. Eski mahallenin bu kısmı, konağın o gösterişli ama boğucu havasından uzak, tamamen kendi çürümüşlüğüne terk edilmiş bir yerdi. Demir kapı aralıktı; içeriden gelen tek ses, rüzgarın teneke çatılarda yarattığı metalik uğultuydu.

İçeri girdi. Merdivenleri gıcırdatmamaya özen göstererek tırmandı, adımları akrobatik bir dikkatle atılıyordu. Üst kata ulaştığında, aralık duran ahşap kapının altından sızan zayıf ışığı gördü.

Kapıyı çalmadı, doğrudan itip içeri girdi.

Kerem, odanın ortasındaki eski bir sandalyenin üzerine oturmuş, ellerini dizlerinin arasına kilitlemişti. Yüzünde ne bir öfke ne de bir pişmanlık ifadesi vardı; sadece o anın farkına varmış bir adamın omuz düşüklüğü hakimdi. Karan’ın içeri girdiğini gördüğünde başını bile kaldırmadı, sanki abisinin geleceğini önceden biliyormuş gibi sessizliğini korudu.

Karan, kapının eşiğinde durdu. Gözlerini kardeşinin üzerinde gezdirdi; üzerinde hala o konaktan kaçarken giydiği ceket vardı ama o ceketin omuzları, sanki taşıyamayacağı bir yükün altındaymış gibi çökmüştü.

"Kalk," dedi Karan. Sesi odadaki sessizliği bıçak gibi kesti; ne yüksek sesli bir azarlama ne de yumuşak bir davetti, sadece kesin bir buyruktu.

Kerem, başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde o gençliğin verdiği hırstan eser kalmamıştı. "Dönmeyeceğim," dedi, sesi çatallı ve yorgundu. "O masanın da, o konağın da ne anlama geldiğini yeni gördüm ben. Sen yıllardır o çarkın dişlileri arasında öğütülüyorsun, Abi. Ben o yoldan yürümeyeceğim."

Karan, kardeşinin bu direncinin ne kadar boş olduğunu biliyordu. Adımlarını yavaşça Kerem'e doğru yöneltti, aralarındaki mesafeyi kapatırken yüzündeki o sert maske biraz daha keskinleşti.

Karan, Kerem'in tam önünde durdu. Aralarındaki mesafe kapandığında, kardeşinin gözlerindeki o korkuyu ve çaresizliği çok daha net gördü. O an, Kerem’in bu kaçışının bir cesaret gösterisi değil, tükenmişliğin son aşaması olduğunu anladı.

"O masanın ne olduğunu ben de senin kadar iyi biliyorum, Kerem," dedi Karan, sesi bu defa daha alçak, neredeyse fısıltı gibi ama bir o kadar keskin çıkmıştı. "Ama kaçarak kurtulduğunu sandığın şey, sadece seni arkadan yakalayacak olan gerçek."

Kerem başını iki yana salladı, dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. "Sen de biliyorsun, abi. Orada kalmak bir şeyleri düzeltmek değil, sadece o çarkın altında daha yavaş ezilmek. Sen o zindanı benimsedin diye benim de aynısını yapmamı bekleyemezsin."

Karan’ın çenesindeki kaslar gerildi. Kardeşinin haklı olduğunu bilmek, o öfkeyi bastırmanın en zor kısmıydı. Ama burada oturup felsefe yapacak lüksleri yoktu; dışarıdaki dünya, içerideki konağın kurallarından çok daha acımasızdı ve Kerem bunun farkında bile değildi.

Eğilip Kerem’in omzuna sertçe yapıştı, onu ayağa kalkmaya zorladı. "Kafandaki o kahramanlık romantizmini bitir," dedi, gözlerini kardeşinin gözlerine dikerek. "Burası dışarısı değil, hayatta kalma alanı bile değil. Ya kendi ayaklarınla benimle geri dönersin ya da seni bu enkazın altından ben toplarım ama bu sefer geri dönüşün olmaz."

Kerem, abisinin elinin omuzundaki baskısını hissetti ama direnmek için en ufak bir hamle yapmadı. Bedenindeki tüm direnç çekilmiş gibiydi; omuzları biraz daha çöktü, bakışları yeniden yere, tahta döşemenin üzerindeki toz tanelerine düştü. Karan’ın parmaklarındaki sertliği, o kararlı sıkıştırmayı hissetmek bile aralarındaki o sessiz anlaşmanın hâlâ geçerli olduğunu gösteriyordu.

"Nereye gideceğim ki başka?" diye mırıldandı Kerem, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Gidecek başka bir yerim yok."

"Biliyorum," dedi Karan. Sesi biraz yumuşar gibi olsa da, otoritesinden hiçbir şey kaybetmemişti. "O yüzden şimdi benimle geliyorsun."

Karan kardeşini serbest bırakıp geriye bir adım attı. Kerem yavaşça ayağa kalktı; üzerindeki ceketin eteklerini düzeltti, sanki bu küçük hareket ona son kalan gururunu koruyacak bir kalkan sağlayacakmış gibi. Aralarındaki bu sessiz mutabakat, kelimelere dökülmeye gerek kalmaksızın her şeyi özetliyordu. Bu gecelik o masaya dönmeyeceklerdi; konağın o boğucu atmosferinden uzak, başka bir güvenli noktaya, Karan’ın elleriyle kurduğu o gizli sığınağa geçeceklerdi.

Kapıya doğru yürümeye başladılar. Karan önde, Kerem onun birkaç adım arkasında merdivenleri inerken, dışarıdaki karanlık sokak onları yeniden içine aldı. Konaktan uzaklaştıkça, arkalarında bıraktıkları o devasa yapının gölgesi zihinlerinden silinmese de, en azından bu gecelik zincirler biraz olsun gevşemişti.

Sabahın ilk ışıkları, güvenli evin ince tüllerinden süzülerek içeri dolduğunda, odadaki ağır hava hâlâ dağılmamıştı. Kerem, sabaha kadar oturduğu koltukta tek bir kez bile gözünü kırpmamıştı; Karan ise pencere kenarında, dışarıdaki sokak hareketliliğini izliyordu. Aralarındaki o sessizlik, kapının çalınmasıyla değil, doğrudan zorla itilerek açılmasıyla bölündü.

İçeri giren Berfin’di. Gözlerindeki hırs, sabaha kadar dinmek bilmemiş, aksine daha da bilenmişti. Üzerindeki kıyafetler geceden kalmaydı, nefes nefeseydi.

Doğrudan Kerem’in üzerine yürüdü. "Beni o konağın orta yerinde, o adamların insafına terk edip kaçtın öyle mi?" diye bağırdı Berfin, sesindeki öfke odayı doldurdu. "Amcamın, arkasından bu konağın başına kimin geçeceği, kimin bu aileyi ayakta tutacağı belli! Sen ise kaçıp burada saklanıyorsun!"

Kerem başını kaldırıp Berfin’e baktı, yüzünde ne bir korku ne de bir pişmanlık vardı; sadece derin bir bıkkınlık sezinleniyordu. "Bağırmayı kes, Berfin. O evde kimin ağa olacağı, kimin o koltuğa oturacağı umurumda değil. Ben o çarkın dişlisi olmayacağım."

Berfin birden arkasını döndü; odanın diğer köşesinde, yaşananları sessiz ve keskin bir dikkatle izleyen Narin’i hedef aldı.

"Sen!" diye hırladı Berfin, parmağını Narin’e uzatarak. "Her şey senin o konağa girişinle bozuldu! Bütün bu huzursuzluk senin yüzünden..."

Berfin, kontrolden çıkmış bir halde Narin’in üzerine atılıp elini kaldırdı; hamlesi Narin’in yüzüne inecek sert bir tokat içindi. Narin refleksif olarak geriye doğru bir adım atmaya çalıştı ancak mesafe çok kısaydı.

O sırada odanın diğer köşesinde duran Karan’ın gözü döndü.

Bir saniyeden bile kısa bir sürede aralarındaki mesafeyi kapattı. Berfin’in havada kalan bileğini demir gibi parmaklarıyla yakaladı. Öyle sert bir kavrayıştı ki bu, odada kemiklerin çatırtısı yankılandı sanki. Berfin acıyla inleyerek arkasına döndüğünde, karşısında Karan’ın o soğuk, buz gibi bakan gözleriyle karşılaştı.

Karan’ın yüzündeki o sakin maske tamamen parça pinçik olmuştu; ses tonu, odadaki tüm havayı donduracak kadar alçak ama tehditkardı.

"Elini kaldıracağın kişiye dikkat edeceksin," dedi Karan, sesi fısıltı gibi çıkmasına rağmen salonda yankılandı. Bileğini biraz daha sıktı. "Bu evin içinde kime ne yapacağını sanıyorsun sen? Hangi cüretle buraya gelip bu odayı basarsın?"

Berfin canının yanmasıyla yüzünü buruşturdu, diğer eliyle Karan’ın koluna vurdu ama Karan’ı milim bile oynatamadı. "Bırak beni! O kadın yüzünden her şey mahvoldu!" diye çığlık attı.

Karan, Berfin’i sert bir hareketle geriye doğru itti. Berfin dengesini kaybedip arkadaki sehpaya çarparak yere kapaklandı. Odadaki herkesin nefesi kesilmişti. Karan, yavaşça Narin’in önüne geçti; kadını tamamen kendi bedeninin arkasına sakladı.

Gözlerini yerde soluk soluğa kalan Berfin’e dikti. Sesi net bir infaz emri gibi soğuktu. "O kadın değil! Narin benim karım, bu gerçeği unutarak attığın her adım, senin sonun olur. Şimdi defolup gidiyorsun buradan. Bir daha bu odaya yaklaştığını ya da o ellerini kaldırdığını görürsem, arkanda kimin durduğuna bakmam; seni bu konağa ömrünün sonuna kadar içeri sokmam."

Berfin, odanın ortasında soluk soluğa kalakalmıştı. Yerdeki sehpaya çarparak düşmenin yarattığı acıyı ve gurur kırıklığını bir kenara bırakıp başını kaldırdı; ancak karşısındaki adamın gözlerindeki o mutlak otoriteyi gördüğünde, Mardin’in tükenmez kuralları zihninde bir şimşek gibi çaktı.

Karan, kocasının ağabeyi, bu evin gelecekteki tek sahibiydi. Berfin’in amcası Cevdet, ailenin şimdiki başıydı belki ama Karan’ın arkasındaki o soğuk güç ve demirden irade, konağın tapusundan çok daha ağır basıyordu. Bölgenin yazılı olmayan kuralları, bir kadının erkeklerin karşısında sesini yükseltmesini, hele ki hanenin geleceğini elinde tutan bir adaya parmak sallamasını şiddetle yasaklardı. Berfin o an, öfkenin getirdiği körlükle çiğnediği o ince çizgiyi fark etti; Mardin’in kadim düzeninde erkeklerin otoritesine karşı gelmenin bedelinin ne kadar ağır olduğunu, Karan’ın o buz gibi bakışlarında yeniden okudu.

Yerden hızla, gururunu ve öfkesini içine gömerek kalktı. Gözlerini kaçırdı; törelerin ve yılların yarattığı o derin reflekse boyun eğerek başını hafifçe öne eğdi. Sesindeki o meydan okuyan tını yerini, mecburiyetten doğan ama içten içe hınçla dolup taşan boğuk bir sese bıraktı.

"Haklısın... Ağa," diyebildi Berfin, dişlerinin arasından. Sesi titriyordu ama karşısındaki adamın karşısında daha fazla diklenemeyeceğini biliyordu. "Bu evin düzeni neyi gerektiriyorsa o olur."

Karan, kadının bu itaatine karşılık vermedi; sadece gözlerini kısarak onu baştan aşağı süzdü. Berfin arkasını dönüp kapıya yöneldiğinde, ne Kerem’e ne de odanın köşesinde sessizliğini koruyan Narin’e bir daha baktı. Kapıyı ardındanki o baskıyla çarpıp çıktığında, geride kalan sessizlik odaya kurşun gibi ağır bir şekilde çöktü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.