Sabahları okula gelmekten nefret etmiyorum.
Ama onunla aynı sınıfta olmaktan nefret ediyorum.
Daha doğrusu… onunla aynı sırayı paylaşmaktan.
Sınıfa girer girmez gözlerim otomatik olarak cam kenarına kaydı. Her zamanki yerim. Her zamanki düzenim. Her şey olması gerektiği gibi… tek bir şey hariç.
O.
Ateş.
Sırtını sıraya yaslamış, sanki burası onun krallığıymış gibi oturuyordu. Kolunu masaya yaymış, benim tarafıma da taşırmış gibi. Bilerek yaptığını biliyorum. Hep yapıyor.
Derin bir nefes aldım. Sinirlenmeyeceksin İlâyda.
Sinirlenmek onun en sevdiği şey.
Ama yine de ayaklarım beni doğrudan onun yanına götürdü.
“Çekil biraz,” dedim, çantamı sertçe sıraya bırakırken.
Gözlerini kaldırdı. O rahat, umursamaz bakışıyla.
Sanki ben konuşmamışım gibi önce birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Günaydın demeyi denedin mi hiç?”
Gözlerimi devirdim.
“Yerimden çekilmeni denedim.”
Hafifçe güldü. Gerçekten güldü. Sinir bozucu.
Ama kolunu milim bile oynatmadı.
Bu çocuk… beni delirtmek için doğmuş olabilir.
İstemeyerek yanına oturdum. Ama aramızda görünmez bir çizgi varmış gibi olabildiğince kenara kaydım. Camdan dışarı baktım. Onun yüzüne bakmamak için.
Çünkü bakarsam… sinirleniyorum.
Ve sinirlendiğimde… kontrolümü kaybediyorum.
“Bugün de kavga mı edeceğiz?” diye sordu, sesi alçak ama alaycı.
Başımı ona çevirdim.
“Bugün mü? Sanki başka gün etmiyoruz.”
“Sen başlatıyorsun.”
“Ben mi?” dedim, istemsizce sesim yükseldi. “Sen benim alanıma giriyorsun.”
Kaşını kaldırdı.
“Alan mı? Burası okul sırası, sınır kapısı değil.”
Dişlerimi sıktım.
İşte bu yüzden… ondan nefret ediyorum.
Her şeyi küçümsüyor. Her şeyi dalgaya vuruyor. Ve en kötüsü… beni ciddiye almıyor.
Ama en ama en kötüsü…
Ailelerimiz.
Dün akşam yine aynı masadaydık. Annem onun annesiyle kahkahalar atıyor, babam onun babasıyla iş konuşuyordu. Herkes o kadar mutluydu ki… bir tek ben ve o değildik.
“Ne güzel, çocuklar da aynı sınıfta, ne şanslısınız,” demişti annesi.
Şans mı?
Benim en büyük şanssızlığım tam yanımda oturuyor.
“Bu akşam yine bize geliyorsunuz,” dedi birden.
Ona baktım.
“Biliyorum.”
“Kaçmayı düşünüyor musun?”
Gözlerimi kıstım.
“Sen varsın diye mi?”
“Evet.”
Hiç düşünmeden cevap verdim.
“Senin olduğun hiçbir yerden kaçmam. Ama keşke olmasan.”
Bir an sustu.
İlk defa.
Yüzündeki o alaycı ifade… çok hafif değişti. Ama sadece bir anlığına. Sonra tekrar aynı Ateş oldu.
“Üzüldüm şimdi,” dedi, hiç de üzülmemiş gibi.
“İnanmadım.”
Zil çaldı. Öğretmen sınıfa girdi. Herkes yerine geçti. Sınıf bir anda sessizleşti ama benim içim… hâlâ gürültülüydü.
Defterimi açtım. Kalemi elime aldım.
Ama yazamadım.
Çünkü… yanımdaki çocuk nefes alıyordu. Ve nedense bunu fark etmem… beni daha çok sinirlendiriyordu.
Başımı hafifçe ona çevirdim.
O da bana bakıyordu.
Göz göze geldik.
Bir saniye.
İki saniye.
Ve o an… içimde garip bir his geçti.
Sinir değildi.
Ama ne olduğunu da bilmiyorum.
Hemen bakışlarımı kaçırdım.
Saçmalama İlâyda.
Bu çocukla ilgili hissedebileceğin tek şey nefret.
Başka bir ihtimal yok.
Olmamalı.


