Gördüklerim birkaç tablonun birleşimiydi sanki.
Her şey puslu bir camın ardından bakar misali bulanıktı. Pusu silmek için gözlerimi ovdum, fark ettim ki bir yatakta oturuyorum. Beyaz, ince bir örtü dizlerimin üzerinden kırışık bir biçimde yatağa uzanıp bir kısmıysa yere dökülüyordu. Otururken yayları hissedebiliyordum, ince yahut eski bir şey olmalıydı bu beyaz şilte. Sonunda başımı kaldırdığımda, karşımdaki duvar yalnızca bir duvardı. Beyaz, bomboş uzunca bir duvar. Nerede olduğumu anlamak için yeterli değildi, gözlerim sağa döndüğünde yine bir beyaz duvardı gördüğüm. Ama bu sefer sadece bu kadar değildi. Küçüklü büyüklü ama hepsi aynı, acı kahve, renkte çerçevelerle kaplanmıştı. İçi boş çerçeveler. Gözlerim çerçevelerin üzerinde dolanmaya bir süre daha devam etti bana bir fikir verecekleri ümidiyle.
Çerçevelerden de bir şey çıkmayacağını düşündüğümde sol duvara bakmak için başımı çevirdim. Bir dakika, neydi o? Başımı çevirirken ön duvarda gözüme çarpan bir şeyler vardı. İyi de nasıl herhangi bir şey değişecekti, sadece ben vardım burada. Başım hızla tekrar ön duvara döndü. Bu... Ne?
Karşımda bir duvar yoktu artık. Sanki saniyeler içinde duvara boylu boyunca bir resim yapılmıştı. Gerçi, dedim ya, tek bir bütünden ziyade, gördüklerim birkaç tablonun birleşimiydi sanki. Bir köprüyü görüyordum. Akşam vakti olmalıydı, gökyüzü parlak ve yıldızlı bir lacivertti. Yıldızların garipsecek iriliği ve rengin güzelliği büyülü bir gökyüzünün köprüdeki aceleci insanların üzerlerinde asılı olduğunu hatırlatıyordu. Gözlerimi sonunda büyülü gökten ayırabildiğimde köprüyü ve üzerindeki insanları incelemeye başladım. Su sakindi, gökyüzünün o geceki manzarasını üzerine örtünmüştü. Sudan köprüye tırmandığında bakışlarım, taş ve granit karışımı malzemesini fark ettim önce. Küçük kemer desenleriyle ilerliyordu köprünün korkulukları. Korkulukların üzerinde aralıklarla yerleştirilmiş geleneksel lambalarla karanlık yol biraz olsun aydınlanıyordu.
Orada, lambaların birinin yanında diğerlerinin aksine koşuşturmayan, elleri korkulukların üzerinde nehire bakan bir adam vardı. Bir palto ve şapka taktığını seçebiliyordu gözlerim yalnızca.
*Ağaçların iplik kadar ince köklerinden birileri birbirlerine dokunmuştu şimdi.*
Beyaz çarşafı dizlerimin üzerinden ittim. Kendim bile farkına varmadan ayaklarım kalkmak için yola koyulmuştu bile. Dönüp incelemediğim soğuk zemine değdiği gibi ayaklarım, orada kalmadılar. Koştular. Köprüye doğru koşuyordum çıplak ayaklarım yalpalaya yalpalaya. Fark ettmemle kaşlarım çatıldı. Cılız, titrek bir sesin melodisiydi bana bunu yaptıran. Ne kadar koşarsam koşayım odadan çıkıp köprüye ayak basamıyordum. Yol alıyordum, ama oda da benimle yok alıp dışına çıkmamı engelliyordu sanki. Sesin söylediklerini anlamam mümkün değildi. Ama melodisini az çok seçebiliyordum. Hüzünlü olduğunu anlayabiliyordum. Hatta belki yas, ya da ağıt. Çok güçsüz, sessizce yakaran bir sesti. Ama anlamıyordum. Sadece sesini duyuyordum, sözleri anlamıyordum. Ve odadan dışarı çıkamıyordum. Daha hızlı koşmak için daha kuvvetli bir adım attım. Atamadım. Bileğimin burkulmasıyla öne doğru düştüm. Bir kolum gövdemin altında kalmış, diğeri öne doğru savrulmuştu. Burkulan bacağım uzanıyor, diğeri bükülmüş duruyordu. Ama boylu boyunca üzerinde yattığım zemin... yoktu. Hissetmiyordum. Acıyla yüzümü buruşturmayı, inlemeyi beklemiştim ama acı yoktu. Muazzam bir ihtiyaçmış gibi köprüyü, üzerindeki adamı görmek için başımı kaldırdım.
Her şey bir damla suyla dağılan mürekkep gibi dağılmaya, daha da bulanıklaşmaya ve yok olmaya başladı. Önce ön duvarın yerini alan manzara, sonra sonra zar zor kenarından görüş alanıma giren boş tablolarla kaplı sağ duvar... arkamda kalanlara ne olduğunu göremiyordum ama farklı bir şey olduğunu zannetmiyordum. Diğerlerinden dağılan mürekkep üzerine sıçradı ve ben de dağıldım.
Gözlerimi açtım.
Göz kapaklarım aralandı ve hiçliğin yerini beyaz tavan doldurdu. Hadi ama... En heyecanlı yeriydi. Hayatta en nefret ettiğim şeylerden biri böyle prodüksiyonlu ve değişik rüyalarımın bitmesidir. Devamında ne olacaktı acaba... Gözlerimi ovdum ve gözlüğüme ulaşmak için yatakta dönüp komodine uzandım. Evden tıkırtı sesleri geliyordu. Dayım çoktan uyanmış olmalıydı.
Tekrar gözlerimi övüp gözlüğümü taktım. Haki ve kızıl tilki rengi ekoseli biricik battaniyemi üzerimden atıp bacaklarımı yataktan asılır bıraktım. Uyurken saçlarımı terk etmiş tokamı yastığımın kenarından aldım ve bit topuz yapmaya başladım. Bu özenli bir topuz olmayacaktı elbette, çünkü hiç kıvırcık ve gür bir saçı düzgün bir topuz yapmak ne kadar sürer bilir misiniz? Saçlarımı seviyordum ama, çok fazla aması var. Topuzu hallettiğimde sonunda yataktan indim ve lavaboya gitmek üzere odamdan çıktım.
"Günaydın Portakal Çiçeği."
Dedi dayım, salondaki aynanın karşısında koyu kestane rengi saçlarını son bir kez düzeltirken. Her zamanki gibi çok şık gorünüyordu. Bu sabah lacivert bir takım tercih etmişti.
"Günaydın... Yine çok yakışıklı olmuşsun."
Ona birkaç adım yaklaştım.
Sesinde hala uyku mahmurluğu vardı.
Dudakları iltifatımla bir gülümsemeye kıvrıldı.
"Teşekkür ederim, Çiçeğim."
Yeterince yanınına geldiğimde bir kolunu omuzlarımın etrafına gevşekçe dolayıp kızıl başımın üzerine bir buse kondururdu.
"Gidiyor musun?"
Diye sordum başımı kaldırıp yüzüne bakmak için kaldırıp. Benden iki karış kadar uzundu. Başını salladı.
"Gidiyorum ama sofrayı hazır bıraktım senin için. Bugün de şanslısın."
Hafifçe güldüm.
"Teşekkür ederim. Akşam görüşürüz."
"Görüşürüz. Dikkatli ol."
Dedi bana uyarıcı bir bakış atıp çıkarken. Dayım grafik tasarımcısıydı. İşleri çoğunlukla yurtdışında olduğundan burada, İngiltere'de, küçük bir evimiz vardı. Ben de üniversiteyi burada okuyacaktım.
Gözlerim kocaman açıldı lavaboya girerken. Rüyayı yazmamıştım! Hemen hala hatırlıyor muyum diye bir hafızamı kontrol ettim. Rahat bir iç çektim. Neyseki gitgide rüyaları hatırlama konusunda iyileşiyordum. Lavabodan çıktığım gibi yeniden odama döndüm ve rüya defterimi alıl mutfağa geri döndüm. Defteri öylece bir yere bırakıp kahvemi yapmaya başladım. Rüyalarımı birkaç senedir yazıyordum. Aslında sadece hoşuma gittiği için. Kahvemi ve defterimi kapıp gittim odama. Önce rüyamı yazdım, hatırladığım her detayı. Sonra diğer sayfaya rüyamı anlatan bir resim çizdim. Profesyonel falan değildim ama birlikte yaşadığınız dayınız günün koca koca saatlerini çizmek için ayırınca bir noktada siz de kendinizi çizerken buluyorsunuz.
∆
Tahtada yazılanları deftere geçiriyordum. Tahtada ne yazdığını anlamıyordum bile, sadece geçiriyordum. Yazmayı bitirdiğime bir tahtaya bir deftere bakıp yazdıklarımı teyit ettim.
Incola Dos Samnoram.
Tahtada yazılanlar da bu üç kelimeden ibaretti benim yazdıklarım da. Bunu sorgulayan başka birileri de var mı diye dönüp sınıfa baktım.
Sıraların hepsi boştu. Neredeyse hepsi. İki sıra önüm üç sıra sağımda bir öğrenci daha vardı. Çubuk yutmuş kadar dik oturuyor ve hiçbir şey yapmadan tahtaya bakıyordu.
Ne tebeşir vardı ne tebeşiri tutan ama tahtaya yazılar yazılmaya devam etti.
Tebeşirin sesi bir gıcırtıdan çok bir fısıltıya benziyordu.
Incola Dos Samnoram.
Tekrar yazdı.
Incola Dos Samnoram.
Adam tekrar etti.
Incola Dos Samnoram.
Ben tekrar ettim.
Incola Dos Samnoram.
Gıcırtı, adam, ben.
Tekrar ettik. Tekrar. Tekrar. Tekrar.
Ses çoğalıyordu. Her seferinde daha yüksek sesle tekrar ediyorduk. Sanki yavaş yavaş odayı soldurup bizi boğmakla tehdit eden bir su gibi giderek yükseliyor ve sanki beni delirmekle tehdit ediyordu. Sürekli tekrar eden ses kulaklarımı çınlatıyordu ve beynimi patlatacak gibi hissettiriyordu. Ama ses yükselmeye, ben tekrar etmeye devam ediyordum.
...
Merhaba! Nasılsınız? Bu giriş bölümü olduğu için kısa tuttum, çok sıkmak istemedim günlük hayat eylemlerini çok dahil ederek, umarım sıkmamıştır.
Paragraf aralarında ve bölüm sonlarında fikrinizi yazmanız iyi kötü eleştiri yapmanız benim için çok önemli çünkü daha önce çok kez çeşitli yazılar yazsam da bu ilk doğru düzgün romanım. Doğru düzgün diyorum çünkü 11 yaşında 12 bölüm falan bir roman girişimim olmuştu ama rezilliği bir hayal edin yani. Yani arkadaşınıza bahseder gibi gömün, beğendiyseniz de yazın ama lütfen yorumları kullanın, bu hafta içinde ikinci bölümü de yükleyeceğim bir aksilik olmazsa, devam etmenizi umarak, iyi okumalar.