Merhaba, minik zambaklarım. Başlama tarihinizi alayımm. Tımarhane 2552. Gün (Çıkmdan bir hafta önce) Gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım. Yer gök oynuyordu sanki. Yağmur öyle şiddetli yağıyor, şimşek öyle şiddetli çarpıyordu ki, beni tekrar o güne götürüyordu. Yağmur damlaları pencereye damlıyor, birer iz bırakıyordu. Tam o an hayata benzettim onları. Oldukları yerde durmuyor; rüzgar nereye yön verirse oraya düşüyorlardı. Hayat da böyleydi: Birileri yön verir, birileri verilen yöne giderdi. Yatağın başında otururken, ellerimi dizlerime doladım. Gözümün önünden hiç gitmeyen o görüntüler, bedenimi ileri geri oynatıyor, anlamsız sözler söylememe sebep oluyordu. Biliyordum, hiçbiri gerçek değil. Tekrar önümde annem belirdi. Sarıldı bana, ama içim bu sefer sıcaklıkla kaplanmadı. Tam benimde ona sarılacağım zaman, ellerimi koca bir boşluk kapladı. Hızla yataktan kalkıp odanın her bir köşesinde gezdirdim gözlerimi. Yoktu. Az önce buradaydı... Nereye gitmişti? "Anne?!" Yağmur damlalarının cama çarpan sesi, kulaklarımı doldurdu. Yine hayal kırıklığıyla yere çöktüm. Yatağın soğuk demirleri sırtımı yakıyordu sanki. Elimi dizlerime sarıp kafamı diz kapağıma gömdüm. Belki bakmazsam gelirdi. Yerde uyuduğumu zannedip kızardı... Ya da sözünü dinlemediğim için gelmezdi. Kafamda türlü türlü bahaneler dönerken, daha fazla dayanamayıp kafamı gömdüğüm dizlerimden kaldırdım. Gözlerim, karşımda yarısı çatlamış olan aynayı buldu. Sanki ayna bile “Delisin sen” diyordu. Ben ağlıyordum, o gülüyordu. Kendimi süzdüm; o an farkına vardım, ben yedi senedir aynı kıyafeti giyiyordum. Kendimi derince inceledim. Ayaklarım kesiklerden oluşan yaralarla dolu, beyaz tutsak kıyafetim kahverengilenmeye yüz tutmuş, kollarımdaki morluklar gökkuşağı oluşturmuş, karamel saçlarım senelerin verdiği yıpranmayla kazık gibi olmuş, yüzüm aydınlığını kaybetmişti. Kısacası kırk yaşındaki insanlardan bile daha çok çökük gözüküyordum. Gözlerim, yüzümün her bir zerresinde gezindi; rengi solmuş dudaklarımda, tombulluğunu yitirmiş yanaklarımda, sol kaşımın kenarındaki bende, en son gözlerimle buluştu. Kehribar gözlerimdeki hayat ışığı sönüktü. Yaşadıklarım, benden sadece ruhumu değil, bedenimi de almıştı sanki. İçimde dolup taşan öfke, beni içten içe yiyip bitiriyor, rahat nefes almama izin vermiyordu. Her şeye, herkese karşı öfke doluydum; en masumundan en tehlikelisine, kendimden ölenlere kadar. Zihnimde dolanan isimlerin yüzleri aynaya bir bir yansıyordu. Biliyordum, hiçbiri gerçek değil ama bu içimdeki öfkeyi ve nefreti azaltmıyor; aksine boğazıma kadar çoğaltıyor, nefes alamayacak hâle getiriyordu. Yan sehpada duran boya kutusunu elime almamla, aynaya fırlatmak bir oldu. Kendi içinde parçalara ayrılmış bir bütün. Aynı benim gibi. İçim paramparça, dışım büsbütün. Kırık parçalar azalmak yerine daha da çoğalmıştı. Aynı içimdeki duygular gibi. Bu sefer gözüm, aynadan yansıyan resime takıldı. Ben çizmiştim. Ellerimle...Kanlı ellerimle. Kanlı tuval. Bu odadaki her şey kanlıydı. Dışarıda olan her şey buradan daha da kanlıydı. Üstüm kan kokuyordu. Ruhum kan kokuyordu. Bu oda, bu hasthane... Bulunduğum her yer, dokunduğum her şey kana bulanıyordu. Aynada annemin figürü belirdi. Gelmişti... Gözlerim, saçımı okşayan ellerinde takılı kaldı bir süre. "Söylesene anne, kanını sana geri versem, hissedebilir miyim saçımı okşadığın ellerini?" Gözlerimiz buluştu, bakışları donuklaştı. Bembeyaz olan yüzü kırmızıya bulandı, tertemiz kıyafetleri paramparça, yer yer kırmızı bir elbiseye döndü. "Öldür beni kızım!" ağzından tane tane döküldü kalbime saplanan o cümleler. Elleriyle bana uzanmak için ileri atıldı, büyük bır hızla aynanın içinden çıkıp üstüme gelmeye başladı. Duvara doğru süründüm. Hayır... Hayır, o öldü! Ellerim kafama gitti; kafamın içindeki seslerden kurtulmak için art arda darbeler indirdim. Ölmüştü, o. Gelemezdi ki buraya. "Öldün sen! Zihnim benimle oyun oynuyor...” Sıklaşan nefesim, hareket etmeme izin vermiyordu. "Ölüsün sen... Git buradan!" Yüksek çıkan sesim duvarlardan çarpıp yeniden bana döndü. Suratına doğru haykırmam, onu bir rüzgar gibi savurdu; geriye sadece rüzgarın bıraktığı o tatlı esinti kaldı. Omuzlarım çöktü, bakışlarım donuklaştı. Titrek bir nefes verdim. Sessizlik kaplamıştı bütün odayı. Pişmanlık kokan ağızımdan tek bir kelime çıktı. “Anne...” Efendim küçük zambağım demedi. Seslendiğimde ilk gelmeyişi değildi; bundan seneler önce bırakmıştı gelmeyi. "Anne, özür dilerim. Öyle demek istemedim...” yutkundum ama sanki boğazımda takılı kaldı. “Gitme, lütfen, özür dilerim..." yine cevap vermedi. Biliyordum, yıllar önce cevap vermeyi bıraktı, bırakmak zorunda kaldı. Sözlerim titredi, bedenim tiredi, ruhum hepsinden iki kat daha fazla titredi. Odayı kaplayan beyaz ışık, karanlığa alışmış gözlerimin kamaşmasına sebep oldu. Karanlığa bulanmış insanlar, ışığa ulaşmak için ruhunu satarlar. Kandırılırlar, karanlıkları aydınlığı yutar; geriye zifiri karanlık kalır. Gelenin görevli olduğunu gördükten sonra, soluk bakışlarımı tekrar aynaya çevirdim. Aynalar benim dostumdu ama bi o kadar da düşmanım. Temkinli adımlarla tuvale doğru yaklaşıp, titreyen elleriyle aldı. Korkuyordu benden; oysa ben tırtılları bile eliyle besleyen bir kızdım. Saatler önce bitirdiğim resim aileme teslim edilecek, sonra yenisini yapmam istenecek. Kabul edersem acı çekmem, kabul etmezsem ruhum şok dalgasıyla daha da çıldıracak. Temkinli adımlarla kapıya yönelen görevli, gözleriyle beni kontrol ederek çıktı odadan. Demir kapı yeniden kilitlendi. Ayağa kalktım. Sarsak adamlarım, beni kapıyı götürdü; bir umut belki kilitlenmemiştir diye. Özgürlüğe o kadar hasret kalmıştım ki, bir dakika için ruhumu bile satabilirdim. Bir kere bakabilseydim gökyüzüne, bir kere daha hissedebilseydim rüzgarı tenimde, bir kere daha saysaydım yıldızları... Kulağımı kilit yerine yaklaştırıp dinledim. Gelen cızırtı sesi, beni hayal kırıklığına uğratmadı; çünkü içten içe biliyordum kilitlendiğini. Çoktan kabullenmiştim; belki bu kötü bir şeydi ama canımı acıtmıyordu. Ya da acıtıyordu, fakat ben artık alıştığım için hissedemiyordum. Sırtım yeniden soğuk duvarla buluştu. Tekrar açılan kapıyla bu sefer içeri tanıdığım biri girdi: Yasemin. Kafamı ona çevirmedim. Bakarsam dayanamaz, ağlardı. “Abla, ben geldim.” dedi usulca odaya adımlayarak. Bana yaklaşmak için hareketlenmişti ama gardiyanım önünde bir kalkan oluşturdu. Bi “dikkat, zarar verebilir” yazmadıkları kalmıştı. Yasemin’in gergin nefes sesini duyuyordum. Ona değdirmemeye özen gösterdiğim gözlerim, ona bakmam için can atıyordu. Çocuksu bir heyecanla konuştu. "Sana güzel haberler getirdim. Sonunda çıkacaksın buradan. Evde tedavi olacaksın, annem sonunda ikna etti babamı. Seni o kadar çok özle-” demek üzereydi; sonunda kavuşacaktım özgürlüğüme. Terleyen ellerimi elbiseme silip, daha fazla devam etmesine izin vermeyerek yüksek sesle konuştum. "Git." “Ama abl-” diyecek oldu, yeniden uyarıcı bir sesle konuştum. “Yasemin.” Kırgın bakışlarını üstümde hissettim bir süre; sonra sessizce odadan dışarı çıktı. Kapı yeniden üstüme kilitlendi. Üzgünüm Yasemin. Ablan, bedeninde kendi ruhunu bile kabul edemezken, seni bu kanlı odaya hiç kabul edemez. Hayır... Hayır, değilim. Beni bu hâle getirecek, insan olmayacak kadar iğrençsiniz. Sizden nefret ediyorum; aldığınız nefesten, verdiğiniz soluktan, her şeyinizden! Ağrımaya başlayan çenemle dişlerimi sıkmayı bıraktım. Büyük bir kahkaha kapladı odayı, daha sonra çığlık; hepsi birer birer intihar etti yüreğimden. Çığlık çığlığa ağladım, gülerken. Gece boyunca kimse gelmedi. Ben ve dışarı çıkmak için can atan resimlerdeki duygular dışında kimse yoktu bu odada. Resimlerimin ruhu bile kanlıydı. Oysa annem, benim her daim temiz bi çocuk olmamı isterdi. Üzgünüm anne... Kızını temiz tutamadım, üzgünüm. İntikam damarlarımda kol gezerken asla temiz bir kız olamayacağım. Üzülme, anne.... Kızın iyileştiği zaman çiçeklerinle birlikte yanında olacak. 🍂 (Günümüz/Güz Malikanesi) "Lilya!" koridordan gelen bağırış ile önümdeki defteri çekmeceye koyup tuvalin önüne oturdum. Yankılanan topuk sesi, kalbimin ritmine eşlik ediyordu. Kapı hızla açıldı. Cansu, mavi yazlık elbisesine ters düşen hareketleriyle kabaca odaya daldı. “Bitirdin mi?” Sorusunun altındaki tehditkar ses tonu, omuzlarımın daha da dikleşmesini sağladı. Gözlerimi gözlerine diktim, elimdeki fırçayla suratına karşı hayali bir çarpı işareti çizdim. Gözlerindeki titreme, içimdeki minik kızı daha da hareketlendirdi. Cesur görünmeye çalıştığı yüz ifadesinin altındaki korkak tarafına kıkırdayarak, fırçayı indirip ayağa kalktım. Ters bakışlarıyla beni ittirip tuvalin önüne yürüdü. Sarı platin saçlarını teker teker koparıp yakmak fikri, içimdeki minik kızı heyecanlandırdı. Memnun bakışlar eşliğinde tuvali alıp kapıya doğru hareketlendi. “Fırtına geliyor.” Sözlerim onu durdurdu. Önce kaşları çatıldı, sonra gülümsedi. “O hâlde seni bulamayacağı bir yere saklan.” Ağzından dökülen kelimeler, içimdeki minik kız çocuğunu daha da öfkelendirdi. Korkması gereken kişi ben değildim; oydu. Masaya yemek tepsisini koyan Kübra’ya kısa bir bakış atarak odayı terk etti. Kübra'nın sesiyle ona döndüm. “Fırtına seni de yanında götürür, inşallah!” Cansu'nun çıktığı kapıya sinirli bakışlar atıyordu. Cansu'yu günahı kadar sevmezdi; gerçi o bu evde Yasemin ve ben hariç kimseyi sevmezdi. Sessizce yerimden kalkıp masaya, Kübra'nın karşısına oturdum. Üzerimde hissettiğim bakışlarla gözlerim ona döndü. “Sen iyi misin?” Duraklarımda alaycı bir gülüş oluştu. “Tamam, sormadım say.” Çatalla sarmalardan bir tanesini ağızıma attım. “Seninkiler davete gideceklermiş. Ve..." Son harfini heyecanla uzattı: “Sana da davetiye göndermişler.” İşte bu haber, keyifmi yerine getirmişti. “Kimin davetiymiş, öğrendin mi?” “Davetiyenin üstüne kırmızı mum baskı vardı. Cansu, açmama izin vermeden aldı elimden!” dedi, sinirle. “İlk defa bir davetiyemin olması güzel hissettirdi. Onu bana getirebilir misin?” Heyecanla ayağa kalktı. “Davete mi gideceksin? Ay! ilk defa bir davete katılacaksın. Seni hemen hazırlamamız lazım.” Elimden tutup kaldırmaya yeltenmişti ki durdurdum onu. “Boşuna heyecanlanma, beni asla götürmezler.” dedim, salatayı didiklerken. Neşeli hâlinin yerini hüzün aldı. Üzgün bakışlarını bana değdirmeden odada gezdirdi. Sormakla sormamak arasında gidip gelirken, kararlı bir ifadeyle bana döndü: “Peki, davetiyeyi ne yapacaksın o zaman?” Omuzlarımı silkerek, “Merak ettim. İlk defa birisi bana bir şey yolladı.” dedim, normal bir şeyden bahsediyormuş gibi. Üzgün bakışlarını tekrar görmek istemediğim için çatala bir tane sarma batırıp ona uzattım. Ağzındaki sarmayı yutmadan önce heyecanla konuşmaya başladı. “Lilya, böyle fırsat bir daha ayağımıza gelmez, bak. Kurtul artık şu aileden. Onlar davetteyken ben evde yangın çıkarırım, kaçarız, gideriz buralardan. Herkeste bizi öldü sanar.” Dudaklarıma samimi bir gülüş yerleşti. Bu dahiyane fikir için teşekkür ediyorum, Kübracım. Ellerimi ellerine koyarak cevap verdim. “Maalesef, olmaz. Annemin serası burada, onu bırakamam. Sakın evi yakayım da deme ayrıca. Seranın başına bir şey gelirse öldürürüm seni.” Dedim, işaret parmağımı onu tehdit ederek. Sonunda, ona takılmama gülerek ellerini teslim olur şekilde havaya kaldırdı. “Aslında ben senden bir şey isteyeceğim.” Dedim, alttan alta ona bakarken. “Onlar davete gittikleri zaman beni dışarı çıkarmanı istiyorum. Uzun süredir bu evin içinde hapisim, biraz nefes almam için yardım eder misin?” Gözlerilyle uzun süre baktı yüzüme. Sessizce başını salladı. Neler yaşadığımı biliyordu. Onu tanıyordum; asla kıyamazdı, beni mutlu edebilmek için elinden geleni yapıp çabalardı daima. Bense onu intikam planımdan ne kadar uzak tutarsam, o kadar iyiydi. Özür dilerim, Kübra. Gerçekleri olduğu gibi anlatamam... Merak etme, sana asla yalan söylemedim; sadece eksik anlattım. Kehribar gözlerimi kahve gözlerinden çekerek yemeğe geri döndüm. “Bu arada artık evde dolaşabilirmişsin, cezan bitmiş.” dedi hâlâ bana bakarken. Kafamı sallayarak tabakta kalan son sarmayı da ağızıma attım. 🍂 Akşam olmuştu, aşağıdan gelen konuşma sesleriyle merdivenlerden inmeye devam ettim. Merdivenin görünmeyen kenarına oturup elimdeki oyuncağı kucağıma bıraktım. Gözlerimi oyuncağa dikip tekerleme mırıldanmaya başladım. Aynı zamanda ellerim, bebeğin kırmızı saçlarını okşuyordu. "Annecim, bu elbise nasıl?" Cansu'nun rahatsız edici sesini işitti kulaklarım. "Bebeğime her şey yakışır." Rahatsızca yerimde kıpırdandım. Bu sesi duymak, beynimin içindeki sesleri daha da arttırıyordu âdeta. Üvey annem Yelda... Görünürde tam bir melekti ama ben onun kuzu kılığına girmiş bir kurt olduğunu biliyordum. "Canım, Lilya’ya da davetiye yollamışlar. Ne yapacağız?" diye sordu tereddütlü sesiyle. Fakat babamın konuşmasına izin vermeyerek devam etti: "Hayatım, biliyorsun Lilya'nın durumu ortada. Götürürüz götürmesine ama kriz geçirip kendine bir zarar vermesinden, daha da kötü hâle gelmesinden korkuyorum. Onun için en iyisi evde kalmak" Göz ucuyla salona doğru baktım. Yelda, ellerini babamın ellerinin üstüne koymuş, sesindeki endişeyle paralel endişeli gözlerle ona bakıyordu. Araya Cansu girdi, "Bence de gelmesin. Ayak bağından başka bir şey olmaz." Yelda, Cansu'ya uyarı dolu bakışlarla bakarken, “Cansucum, Lilya senin ablan. Onun hakkında düzgün konuş, lütfen.” dedi. Cansu öfkeli bakışlarını annesinden çekti. Göz göze geldik o an. Gözlerinin içine baktım. Tekerleme sözleri bir bir dökülüyordu, dudaklarımdan. "Küçük kurbağa, küçük kurbağa, kuyruğun nerede?" "Lilya?!" dedi tehlikeli bir ses tonuyla, yerinden kalkarak. Adamları buraya yönelmişti. Onun haricinde kimsenin ilgisini çekmemiştim. Ben hep kıyıda köşede sessizce oturur, anlamsız kahkahalar atar, boşlukla konuşurdum. Çünkü benim akıl sağlığım yerinde değildi. Cansu ise beni oyuncağı olarak görüyordu. Asıl oyuncaksa onlardı; hepsi, ipleri benim elimde olan birer kuklaydı. Hayır, ben deli değilim. Gözlerine bakmaya devam ederek tekrar nakarat girdim. "Kuyruğum yok, kuyruğum yok, yüzerim derede." Sonra gözlerinin içine baktığım Cansu yerine, derisi yüzülmüş Cansu'yu gördüm. Gümsedim. "Kuyruğum yok, kuyruğum yok, yüzerim derede." Ben buydum işte; aptal aptal gülen, saçma kelimeler mırıldanan, hayaller yerine hayaletlerle yaşayan minik bir deli. Sonlar hep benle başlar, benle biterdi. Son demek Lilya demekti. Şimdiyse daha yeni başlıyoruz. Yaşamanızı gerektirecek su bende, solmanızı gerektirecek zehir de bende. Her şeyin sonu olduğum gibi sizin de sonunuz olacağım, Güz ailesi. Kurtuldum dediğiniz an, sizi kurutacak olan sevgili kızınıza iyi bakın; çünkü sonunuz onun ellerinden olacak. 🧚♀️ İlk bölüm nasıldı? Biraz daha giriş tarzı olsun istedim, umarım yapabilmişimdir. Yanlışlarım varsa söylemekten çekinmeyin. Anlamadığınız veya kafanızı karıştıran yerleri de sormayı unutmayın. Son olarak eğer bu bölüm oyu hak ediyorsa yıldız butonuna basmayı unutma! Ayrıca beni destekleyenlere teşekkür ederim. Seviliyorsunuz<<<333
