Dış ses, rüzgârın yaprakları okşadığı gibi yumuşak ama bir o kadar da kaçınılmaz bir tonda geceye yükseldi:
“Her kader, bir anlık karşılaşmayla yön değiştirir. O gece, krallığın göğünde asılı duran ay kadar berrak, kadar soğuk ve bir o kadar da ulaşılmazdı Hee-jin’in gülüşü… Ve o gülüş, bir prensin kalbinde; tahtlardan, kılıçlardan ve babasının ağır bakışlarından daha derin bir yerde yankılanacak kadar güçlüydü.”
Gece yarısıydı.
Evlerinin sıcak ama bir o kadar da soğuk hissettiren duvarlarının ardında, Hee-jin’in odasında yalnızca bir mum yanıyordu. Titrek alev, kızın yüzünde altın ve gölge dansı yapıyordu. Parmak uçları, ipek saç kurdelesinin uçlarını usulca düzeltirken hafifçe titriyordu; sanki o kurdeleyle birlikte yıllardır içinde sakladığı bir isyanı da bağlıyordu.
Aynaya baktığında kendi gözlerinde uzun zamandır unuttuğu bir ışıltı gördü: özgürlüğün, merakın ve bir kerecik olsun kendi adını taşıyan bir hayatın parıltısı.
Kapı usulca aralandı.
Dong-soo içeri süzüldü. Genç hizmetkârın yüzü endişeyle gerilmiş, dudakları titrek bir çizgi hâline gelmişti.
“Hanımım…” dedi fısıltıyla. Sesi neredeyse kırılacak gibiydi. “Bunu yapmanız doğru değil. Eğer beyefendi öğrenirse… Tanrı aşkına, hanımım, bir kerecik olsun düşünün.”
Hee-jin yavaşça döndü.
Gülümsemesi hem çocuksu hem de kararlıydı. Ay ışığı o gülüşe vurduğunda, sanki bütün oda bir anlığına ısınmıştı.
“Dong-soo,” dedi yumuşak ama içinde çelik bir kararlılık taşıyan bir sesle, “bu sadece bir festival. Bir kerecik, yalnızca bir kerecik… Babam bilse bile çok kızmaz, değil mi? Kızar belki ama beni zincire de vurdurmaz herhâlde, değil mi?”
Gözleri yalvarır gibi bakıyordu.
Dong-soo’nun omuzları çöktü. Gözlerini yere indirdi.
“Bilirse kızar, hanımım… Hem de çok kızar. Ama…” Derin bir nefes aldı. “Sizi durduramayacağımı da biliyorum. Yüreğinizde öyle bir ateş yanıyor ki ben bir hizmetkârım, onu söndürmeye gücüm yetmez.”
Hee-jin bir adım yaklaştı ve Dong-soo’nun ellerini avuçlarının içine aldı. Parmakları sıcacıktı.
“O hâlde lütfen beni koru,” dedi fısıldayarak. “Ben gelene kadar kimse yokluğumu fark etmesin. Sadece biraz bakıp geleceğim, söz veriyorum. Bir saat, belki daha az… Dong-soo, lütfen… Bütün hayatım boyunca duvarların ardında yaşadım. Biraz olsun nefes almak istiyorum.”
Dong-soo gözlerini yumdu.
İç çekişi odanın sessizliğinde yankılandı.
“Hanımım… Lütfen dikkatlice gidip gelin. Eğer bir şey olursa kendimi asla affetmem.”
Hee-jin ona sıkıca sarıldı. Bir anlığına, çocukluğundan beri yanında olan bu sadık ruha karşı minnetle doldu.
“Teşekkür ederim,” dedi boğazında bir yumruyla. “Sen benim en kıymetli arkadaşımsın, Dong-soo.”
Ve sonra sessizce arka kapıdan süzüldü.
Ay ışığı taş avluyu gümüş bir halıyla kaplamıştı. Uzaklardan müzik, kahkaha ve davul sesleri yükseliyordu; sanki bütün krallık o gece yalnızca eğlenmek için var olmuş gibiydi.
Hee-jin’in kalbi göğsünde öyle hızlı çarpıyordu ki neredeyse koşarak kalabalığa karıştı.
İlk kez kimsenin eğilip selam vermediği, kimsenin yol vermediği bir yerdeydi.
Başını kaldırdı.
Gökyüzünde yıldızlar, bir avuç elmas gibi saçılmıştı.
O sırada sarayın en soğuk ve boğucu odasında Prens Taejong düşünceli bir hâlde oturuyordu. Babasının odasından çıkalı yalnızca birkaç dakika olmuştu.
Kralın sesi hâlâ kulaklarında çınlıyordu:
“Taejong… Son zamanlardaki davranışların, tahta geçme yolunda ne kadar ciddi olduğunu göstermez. Unutma ki liderlik sadece hırsla değil, bilgelikle de şekillenir.”
Prens başını eğmiş, babasının gözlerindeki o ağır ve soğuk ışığı içinde hissetmişti.
Kral devam etmişti:
“Senin içindeki hırsı görüyorum, oğlum. Ama hırs, bir atın yuları gibidir; yönlendirilmezse seni uçuruma sürükler. Güç, adaletle ve bilgelikle harmanlanmalı. Yoksa yalnızca bir tiran olursun. Ve Joseon’un tirana değil, krala ihtiyacı var.”
Bir an duraksamış, ardından sözlerine devam etmişti:
“İçindeki o hırs ateşi krallığı aydınlatabilir, ama yanlış kullanırsan her şeyi küle çevirir. Abin gibi olmalısın; o, her kararında halkı düşünüyor, adaleti ön planda tutuyor. Sen ise sanki sadece kendi gölgenden kaçmaya çalışıyorsun. Bu hırsı doğru yönde kullanmalısın, Taejong. Güç, adaletle ve bilgelikle harmanlanmalıdır. Yoksa seni yok eder.”
Taejong sessizce dinlemişti.
İçinde hem saygı hem de bastırılamaz bir isyan vardı.
Babası haklıydı. Bunu biliyordu.
Ama o doğrular ruhunu boğuyordu.
Şimdi odasında, pencerenin önünde duruyordu. Elinde yıllardır taşıdığı kılıcın kabzasını sıkıyor, sonra bırakıyordu.
Dışarıda festivalin ışıkları yanıp sönüyordu; kırmızı, sarı, mavi...
Sarayın taş duvarları ona bir kafes gibi geliyordu.
“Liderlik... bilgelik...” diye mırıldandı kendi kendine. Sesinde alaycı bir tını vardı. “Babam haklı. Ama ben... Ben daha yirmi üç yaşındayım. Henüz bir kere bile gerçekten görüldüm mü?”
Kılıcı masaya bıraktı.
Sessiz adımlarla kapıya yöneldi.
Koridordaki nöbetçiler onu selamladı. Prens başını hafifçe eğdi ama gözleri kararlıydı.
Kimse durdurmadı.
Kimse durduramazdı.
Hava serindi.
Üzerine sade siyah bir hanbok geçirmişti. Prens olduğunu belli eden hiçbir işaret yoktu. Sadece boynundaki küçük yeşim kolye ay ışığında parıldıyordu.
Festivalin ışıkları uzaktan bir deniz gibi dalgalanıyordu.
“Kafamı toparlamalıyım,” dedi kendi kendine. “Yoksa bu duvarlar arasında gerçekten delireceğim.”
Ve o da kalabalığa karıştı.
Festival bütün ihtişamıyla önündeydi.
Renkli fenerler, satıcıların bağırışları, çocukların kahkahaları...
Hee-jin bir tezgâhın önünde durdu. Yaşlı bir kadın sedef işlemeli tokalar sergiliyordu.
Parmakları istemsizce bir tanesine uzandı.
Deniz kabuğundan yapılmış, içinde minik inciler parlayan bir tokaydı.
“Ne kadar?” diye sordu. Sesi kalabalığın içinde kaybolmasın diye biraz yükselterek.
Yaşlı kadın gülümsedi.
“Üç nyang, güzel kızım. Ama sana iki buçuk yaparım. Gözlerin çok güzel.”
Hee-jin’in yanakları kızardı.
Yeşil gözleri yüzünden iltifat almaya alışkındı. Ancak bu sözler kıskanç bakışlardan değil, samimiyeti hissedilen birinden gelince içinde tuhaf bir huzur hissetti.
Elini kesesine götürdü ve birkaç bakır para çıkardı.
Toka artık onundu.
Saçına takarken tezgâhın tahtasına asılmış aynaya baktı.
Kendini bir anlığına sıradan bir kız gibi hissetti.
Özgür.
Bir süre daha dolaştı.
Şekerlenmiş meyvelerin kokusu burnuna doluyor, davul sesleri kalbinin ritmini değiştiriyordu.
Sonra kalabalığın yoğunluğundan sıyrılıp nehrin üzerindeki eski ahşap köprünün kenarına geldi.
Ay ışığı suya vuruyor, gümüş bir yol çiziyordu.
Rüzgâr hafifçe esiyor, saçlarını okşuyordu.
Tam o anda köprünün diğer ucunda bir gölge belirdi.
Taejong, nefes almak için tam da buraya gelmişti.
Kalabalık onu bunaltmıştı. Burada yalnız olabileceğini düşünüyordu.
Ama köprünün ortasında, ay ışığının tam altında bir kız duruyordu.
Siyah saçları rüzgârda dalgalanıyor, yüzü ay tarafından aydınlatılıyordu. Bir peri kadar güzel görünüyordu ama gerçekti. Ve gerçek olduğu için çok daha etkileyiciydi.
Hee-jin başını kaldırdı.
Gözleri karşılaştı.
Zaman durdu.
Ne prens tahtını düşündü ne de kız evine dönmeyi.
Sadece birbirlerinin gözlerinde kayboldular.
Taejong’un dudakları hafifçe aralandı. Söyleyecek bir şey bulamadı.
Hee-jin’in kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki neredeyse köprünün tahtalarını titretecek sandı.
Dış ses, derin ve yavaş bir tonda fısıldadı:
“Bazı bakışlar, yüzyıllar boyunca yankılanır. O gece ne prens tahtını düşündü ne kız evine dönmeyi... Sadece birbirlerinin gözlerinde, ruhlarının birbirine dokunduğu o ilk, o saf, o değiştirilemez anda kayboldular.”
Taejong bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Hee-jin kıpırdamadı.
Sadece izledi.
Yaklaştıkça, prensin gözlerindeki derinlik Hee-jin’in dizlerini titretmeye yetti.
“Burası...” dedi Taejong sonunda. Sesi geceye karışan bir fısıltı gibiydi. “Burası çok güzel. Ama sen... Sen daha güzelsin. Peki bu saatte güzel bir hanımın burada ne işi var? Hem de tek başına?”
Hee-jin’in yanakları al al oldu.
Başını hafifçe eğdi, sonra cesaretini toplayıp gözlerini kaldırdı.
“Sizi ilgilendirdiğini sanmıyorum, genç efendi.”
Taejong gülerek başını salladı.
“Peki, genç hanım.”
Kollarını teslim oluyormuş gibi kaldırdı.
Bir adım daha yaklaştı.
Artık aralarında yalnızca bir kol mesafesi vardı.
Ay ışığı ikisinin de yüzünü aydınlatıyordu.
“Adın ne?” diye sordu Taejong.
Sesi neredeyse bir dua gibiydi.
Hee-jin bir an duraksadı.
Gerçek adını söylemek istemedi.
“Dora,” dedi sonunda. “Sadece Dora.”
Taejong hafifçe gülümsedi.
Bu, yüzünde nadiren görülen bir gülümsemeydi.
“Ben de... Prens Taejong.”
Gerçek adını, karşısındaki genç kadından saklamak istememişti.
Hee-jin önce şaşırdı.
Sonra kendini tutamayarak kahkaha attı.
“Yok artık! Ben de Joseon Kraliçesiyim.”
“Ne o, inanmadın mı?” dedi Taejong, alaycı bir gülümsemeyle. “Senin aksine doğruyu söylemiştim oysa ki, Dora Hanım.”
Hee-jin gözlerini devirip bakışlarını nehre çevirdi.
Taejong son bir yılda hiç bu kadar güldüğünü hatırlamıyordu.
Bir an düşündü.
Acaba prens olarak doğmasaydı daha mutlu bir hayatı olur muydu?
Bakışlarını yeniden karşısındaki yeşil gözlü kıza çevirdi.
Ay ışığı ve nehrin yansımaları gözlerinde dans ediyordu.
İnsan bu gözlerde kolayca kaybolabilirdi.
Tam o sırada uzaktan bir ses yükseldi:
“Hanımım!”
Hee-jin irkildi.
Döndüğünde Dong-soo’yu gördü.
Genç hizmetkâr nefes nefese koşuyor, gözleri korkuyla doluyordu.
“Hanımım! Nerelerdesiniz? Aileniz döndü! Yokluğunuzu fark edecekler. Tanrı aşkına, hemen gitmeliyiz!”
Hee-jin’in dünyası bir anda karardı.
Yüzündeki bütün renk çekildi.
Ellerinin buz kestiğini hissetti.
“Ne... Eve mi döndüler?” dedi titrek bir sesle. “Ama... Ama daha yeni...”
Dong-soo kolunu tuttu.
Nazik ama kararlıydı.
“Lütfen hanımım. Bir saniye daha gecikirsek her şey biter. Babanız sizi sorup duruyordu!”
Hee-jin istemsizce arkasına baktı.
O esrarengiz genç hâlâ oradaydı.
Gözlerinde hâlâ aynı derin bakış vardı.
Bir şey söylemek istedi.
Belki "Hoşça kal."
Belki "Tekrar görüşelim."
Belki de sadece adını...
Ama Taejong çoktan geri çekilmişti.
Gölgelerin arasında kaybolmuştu.
Sanki hiç orada olmamış gibi.
Köprü bomboştu.
Hee-jin’in kalbi bir an durdu.
Sonra yeniden deli gibi çarpmaya başladı.
Boş köprüye son bir kez baktı.
“Hanımım...” dedi Dong-soo yalvarırcasına.
Hee-jin derin bir nefes aldı.
Başını salladı.
“Gidelim.”
İkisi birlikte kalabalığın arasından koşmaya başladılar.
Festivalin ışıkları, müzikleri ve kahkahaları geride kaldı.
Ama Hee-jin’in kalbinde, o köprünün üzerinde geçen birkaç dakikalık sohbet bir ateş yakmıştı.
O gece iki kader birbirine dokunmuştu.
Ve o dokunuş, tarih boyunca tekrar tekrar yankılanacaktı...