İkimiz de birbirimiz için sınırlarımızı genişlettik. Onun için kağıdıma Roza özgürlüğüne kavuşsun dileğimi yazdın, o da benim için kağıdına hayatın anlamamı bulabilmem isteğini yazdı. Ben hep bencil olmuştum ve kağıdıma kendim dışında başka bir şey karalamamıştım, Roza ise hep cömertti ve kağıdına insanlığın dertlerini kendi yüküymüş gibi aktarırdı.
Hima, İmer ve Katherina, yer masasına tekrar kurulmuş ve sızıp kalmışlardı. Onlar, orada uyurken Roza ile birlikte iskeleye gittik. Geleneklere uyup, iskelenin sonundaki ipleri, içine kağıtlarımızı sakladığımız şişelerin boğazına sardık. Şişeleri denize atarken aklım Roza'nın üşüyüp üşümediğindeydi. Sıcak bir ülkede yaşıyor olsak da geceleri serin oluyordu ve onun üzerinde sadece şort ile tişört vardı.
Kaptan Morgan'ın mekanının ilginç bir geleneği vardı. Boş kağıtlar ya dertlerle ya da isteklerle doldurulup dibi görülen şişelerin içine konulur. Sonra o şişeler, iskelenin sonundaki kırmızı kurdelelere bağlanır. Bir rivayete göre bu oyunu, eski gemi kaptanı olan Kaptan Morgan'ın deniz ile arasındaki bağı koparamadığı için kurduğu bir oyundur. İskelenin sonu uzun kırmızı kurdelelerle doludur. Bir ucu tahta iskeleye bağlı olan uzun kırmızı kurdelenin diğer ucuna şişe bağlanır ve şişe denize atılır. Ertesi gün şişe hala kurdeleye bağlıysa, gece hareketlenen denizin dalgalarına dayanmışsa, içine yazılan dilekler kabul görmez, dertler yüreği hafifletmez. Eğer deniz şişeyi götürmüşse, şişeyle birlikte bütün derdi tasayı da götürür, dilekler kabul görür.
Bütün umutlarımızı kırmızı uzun bir kurdeleyle bağlandık ve o umutları denize emanet ettik. Gün aydığında, şişenin bıraktığımız yerde olmamasını umarak tekrar masaların olduğu mekana döndük. Başka bir rivayete göre, o kırmızı kurdelelerle kendini denize bağlamıştır Morgan, denize olan aşkı onu gerçek insanlarla yaşayacağı aşktan bile vaz geçirmiştir. Bu yüzden denizin şişeyi alması çok önemlidir, denizin bile kabul etmediği şişenin içinde ne olduğu önemli değildir.
İçimde iki farklı hisse sahiptim, şişeyi denize attığımda bir ton yükten kurtulmuş gibi hafiflemiş hissediyordum, Roza'nın üşüdüğünü düşündüğüm içinse huzursuzdum. İmer, Katherina ve Hima'nın sızıp kaldığı yer masasında sıkışarak otururken daha fazla seyirci kalamadım. Roza'nın oturduğu yerin hemen yanında kendime yer açmak için Hima'yı ayağımla kenara ittirirken üzerimdeki sweeti çıkardım. Onu ittirdiğimde kumun üzerine yığılmıştı Hima, neyse ki sızmış haldeydi ve kulağının dibinde bomba patlasa duymayacak gibiydi. Hima'nın devrilerek bana açtığı boşluğa yerleştim ve çıkardığım sweeti Roza'ya uzattım, neyse ki pinterest boy olma sevdam sayesinde altına gömlek giymiştim de çıplak kalmamıştım.
Ona uzattığım sweeti kabul etmeyip elimi ittirdi. "İstemiyorum."
"Üşümüyor musun?"
Güldü, her an diğerleri gibi sızıp kalmanın sinyallerini veriyordu uykulu gözleri. "Terliyorum hatta."
"Nasıl terliyorsun?"
Üzerindeki tişört inceydi, omuzlarımız birbirine temas ettiğinde fark ettiğim ilk şey buz gibi donmuş kollarıydı. Üşüdüğünü hissetmediği bir hastalığa sahip olabilir miydi diye düşünmüştüm ama daha çok soğuğu inkar ediyor gibi duruyordu.
Başını masaya koyup iç çekti. "Ben üşümem," dedi gözlerini kapatmadan önce.
Roza içkinin, gece yarısını çoktan geçen saatin ve günün yorgunluğunun etkisiyle uykuya daldı anında. Ona karışmadım, konuşup muhabbet etmek, kendisi hakkında konuşmasını dinlemek istedim ama onu uyandırma bencilliğine başvurmadım. Bugünden itibaren bencil bir adam değildim artık, Roza'nın dileğini de kendi kağıdıma eklediğim andan itibaren bırakmıştım bu fark etmeden yapıp durduğum huyumu.
Geri çevirdiği sweetimle sırtını örttüm, sırtını örterken kollarına yaklaşan ellerimin, onun kollarından gelen soğuğun ürpertisi gecenin serinliğinden daha keskindi. Belki içkinin etkisiyle hissetmemişti soğuğu belki de hissetmeyi reddetmişti, ancak üşüdüğünün farkında olmalıydı ki sweetimi bilinçli bir şekilde geri çevirmişti. Belki üşümeyi kendisi istemişti.
Masaya başımı dayadım onun gibi, o yüzünü hemen yanındaki İmer'e çevirmişti, ben ona çevirdim. Rahatsız eden gözlüklerimi çıkarıp masanın ortasına koydum. İşinde en kötü kuaförün, en büyük eseri olan saçlarından gelen ferah kokunun tadını çıkardım. Birkaç saat sadece saçını izledim. Siyah saç tellerinin arasında, rengi daha koyu ve daha açık olan telleri bir bir aradım, hatta bir tane de beyaz telinin olduğunu fark ettim. Koyu renklerin tonlarını taşıdığı için telleri, saçının bütünü siyah gibi görünüyordu. Kaç saat oyalandım bilmiyorum ama içkili her insan uykuya karşı gelemedim.
*
Gözlerimi açmakta zorlanıyordum, uyanmıştım ama uyanmış olmayı reddediyordum. Daha tam güne başlamamışken başımın ağrısı beni bu kadar çatlatırsa, tamamen ayıldığımda kafam patlardı herhalde diye düşünüyordum. Başım kaynar kazanın içine atılmış gibi bir şiddetle ağrıyordu ve sanki başımı masadan kaldırdığımda o kaynar kazan yanar dağa dönüşürdü.
Kendimle çok çetin bir inatlaşmanın içindeydim, daha da uyurmuş numarası yaparak dururdum ama kafama yediğim darbe bu oyunun sonunu getiren oldu. Kafamın ağrısı umursamadan büyük bir cesaretle başımı kaldırdım masadan, bir an başım dönse de odağımı hızlı buldum. Masanın üzerindeki gözlüğümü de takınınca, her şey benim için artık daha netti.
"Uyanın minik ayyaşlar, defolma zamanınız geldi."
Kaptan Morgan, elinde efsanelerdeki cadıların sihirli süpürgeleri gibi çalıdan yapılma bir süpürgeyle duruyordu, büyük bir ihtimalle de başıma yediğim darbeyi o süpürgeyle yemiştim. Kaptan Morgan, iki metrelik boyuyla başımızda duruyordu. Kafasında denizci şapkası, beyaz uzun sakalıyla kilometrelerce uzaktan dahi tanınabilir biridir.
"Uyanın minik ayyaşlar, defolun artık."
Elindeki çalı süpürgesiyle Roza'nın kafasına vurduğunda kız korkudan hoplayarak uyanmıştı. "Siktir!" diye histerik bir tepki gösterdiğinde tekrar kafasına bir darbe yedi. "Hay o kafama vuran eline sıçsınlar," diye söylenerek etrafına, kafasına vuranın kim olduğunu görmek için etrafına bakındığı sırada Kaptan Morgan tekrar vurdu kafasına. Sonunda bütün bu tantananın sahibinin Kaptan Morgan olduğunu gördüğünde mahcup bir şekilde güldü. "Çok pardon Kaptan, seni bizimkilerdin sandım."
"Sizinkilere acıdım," diye mırıldanıp süpürgesini bu sefer Katherina'nın kafasına geçirdi. Sesi, onun irili yapısına sahip her adamdan bekleneceği gibi korkutucu derecede kalın ve duygusuzdu. Katherina problem çıkarmadan kafasını masadan kaldırdığında süpürgenin yeni hedefi İmer oldu.
Kafasına süpürge yiyen İmer söylenerek uyandı. "Ya Kaptan abi, kaç para istiyorsun söyle. Bırak da uyuyalım."
"İki yüz milyon istiyorum." Kaptan Morgan, hayatında hiç espri yapmamış kadar bir serin kanlılıkla takılırdı insanlara, onun ciddi olup olmadığını anlamak zor olurdu genellikle.
"Tamam, uyanınca açık çek yazarım sana." İmer gülerek kafasını masaya yasladığında kafasına tekrar süpürgeden bir darbe yemişti. O, iki yüz milyonu sırf tatlı uykusu bölünmesin diye harcayacak kadar zengindi.
Oflayarak, kuma yüz üstü boylu boyunca uzanan Hima'ya yöneldi. Mekanda sadece biz kalmıştık, güneş tepede gözleri alacak şekilde parlarken masada sızıp kalan tayfa olarak geriye kalanlar olmuştuk. Sadece geceleri müşteri kabul eden, günün güneşin aydınlattığı kısmını kendine ayırmak isteyen Kaptan Morgan bizi kovmak için uyandırıyordu.
Süpürgenin ucuyla dürtükledi Hima'yı Kaptan Morgan. Yüzüstü kumun üzerine uzanan Hima'nın nereden nefes aldığı veya ağzına burnuna kumun nasıl dolmadığı merak konusuydu. Kaptan Morgan onu birkaç kez dürtüklese de uyandırmayı başaramayınca pes etti. "Onu siz uyandırırsınız artık," deyip bize arkasını dönüp gitti.
"Öldü mü yoksa?!" İmer telaşlanıp soluğu Hima'nın yanında aldı.
Geçen kütüphaneden kovulduğumuzda bayılan Tunga olmuştu ve o günü kovularak sonlandırmıştık. Şimdi yine kovuluyorduk ve bu sefer de Hima bayılmış gibi sızmıştı. Aramızda içkiye en dayanıksız olan oydu, çabuk sarhoş oluyor, kolay kolay ayılmıyordu.
"Off, sabahları doğan güneşin dünyaya ulaşan ışınlarını sikeyim. Günün aymak, bizi uyandırmak oluşuna sıçayım. Bok var uyanıyoruz, bok var da uyunmak zorundayız. Bir sonraki hayatında taş olmayanı götünden siksinler."
Roza kısık sesle söyleniyor, söylenirken küfürleri yaratıcı bir şekilde kullanmaktan çekinmiyordu. Katherina ise Roza'nın ağzını kapatarak onu susturmaya çalışıyordu ama pek başarılı olduğu söylenemezdi.
"Yolda hızlı gidenin, götten plakasını alırlar," dedi drama kraliçesi Katherina. Durup dururken atarlı sözler söylemesiyle ünlü bir isimdi. Ona anlamadığımızı belirten bakışlar attığında Roza, hiçbir zaman anlaşılmamaya alışkın olduğu için derin bir nefes verdi. "Yani küfür etme."
İmer, Hima'yı tokatlayarak uyandırırken ve Katherina, Roza'nın küfürlerine engel olmaya çalışırken, onları orada bıraktım ve bize arkasını dönüp giden Kaptan Morgan'ın peşine düştüm. Tiyatro kulüp başkanı Havin'den geçmiş yaralarının yaşama nasıl güç kattığını anlamıştım, Devrim Kütüphanesi sahibi Huysuz Erna'dan güçlü duruşun önemini öğrenmiştim. İçimden bir ses Kaptan Morgan'dan da bir şeyler kapabileceğimi, hayatın anlamını öğrenmemde bana yardımı dokunabileceğini söylüyordu ve içimin sesine hep güvenmiştim.
Kumun üzerinde zorla yürürken arkasından takip ettim onu, peşinde olduğumu anlasa da dönüp de bana kızmadı. Küçük kulübesinin içine girdi ve peşinden girmeme gerek kalmadan, hızla elinde el arabasıyla tekrar çıktı. El arabası, inşaatlarda kullanılan tek tekerlekli, çimento gibi yükleri taşırken kullanılanlardandı.
Kumda tekerleri zorla dönse pes etmeden itekliyordu. Onu bu zorlu işten kurtarmak için, "Yardım edeyim," diye mırıldanarak elinden arabayı aldım.
"Ne istiyorsun? Defolmanızı söylemiştim." Önden giderek bana yolu gösterdi Kaptan Morgan.
Arabayı, kumun üzerinde sürükleyerek onu takip etmeye çalıştım. Çalışmakla kaldım çünkü sürekli kuma saplanan el arabasını sürerek ona yetişmek neredeyse imkansızdı. Yine de pes etmedim, bata çıka onun ardından ilerlemeye çalıştım. "Şey ben biraz yüzsüzümdür. Bir de şey istiyorum, bu hayatın anlamını öğrenmek istiyorum."
Noel babanın ho ho ho deyişinden farksız sesli bir şekilde kahkaha attı. "Hayatın anlamını mı öğrenmek istiyorsun? Banane bundan?"
Kaptan Morgan iskeleye çıktığından, kumdan tahta zemine geçtiğimiz için rahatlamıştım el arabasını itelemek konusunda. Sahilden, denizin derinliklerine kadar uzanan uzun tahta iskelenin ucuna kadar ilerledik. "Şimdi şöyle, bence herkesin hayatının anlamı farklı. Belki sen kendininkini biliyorsundur ve belki bana anlatmak istersin, belki senin hayatının anlamı kendiminkini bulmamda bana yardımcı olur."
Uzun iskelenin ucunda durdu. İskelenin ucu iki yana açılarak T harfi şeklini alıyordu, iskelenin en ucundaki parmaklıklarda kırmızı kurdeleler bağlıydı, bazı kurdelelerin diğer ucu boştayken bazılarınınki şişe bağlandığı için denizin içindeydi.
"Benim hayatımın anlamı mı? Bunu hiç düşünmemiştim."
Parmaklıklara yaklaştı ve uçsuz bucaksız denizin, güneşin parlattığı manzarasına odaklandı. Turkuaz rengin en parlak olduğu saatlerdeydi deniz, ne geçen bir gemi vardı ne çer çöp, tertemizdi ve güneş onu üzerine sim dökülmüşçesine parlatıyordu. Eşsiz bir manzaraydı, Kaptan Morgan'ı nasıl kendine aşık ettiğini gözler önüne seriyordu.