Amazon üniversitesi, hiç olmadığı kadar sessiz geçen günlerin pençesine düşmüş vaziyetteydi. Ne koridorlar dedikodu alanı görevi görüyor, ne derslikler gizli buluşmaların ilk durağı oluyor, ne bilgisayarlar gizli tutkuların edepsiz videolarına maruz kalıyor, ne de mezun olmak gibi bir düşüncesi olmayan Saltık'ın zorbalıklarına tanık oluyordu. Kavgasız gürültüsüz, yani tatsız tuzsuz geçen günlere mahkum kalmıştık, vize haftasındaydık.
Sınıfın en ücra köşesine çekilmiş, Hima ile birlik olup kelebek sistemi gereğince bizim kurulduğumuz masaya asıl oturması gerekenleri kovalıyorduk. Oturma düzenine uymadığımız ve uyması gerekenleri de yerinden ettiğimiz için sınav başlamadan önceki o beş dakikalık müsaadede ufak bir kaosun çıkmasına neden olmuştuk. İmer ve Katherina hemen önümüzdeki sıradaydılar. Bizim olduğumuz sıralar dizinin en başında, öğretmen kürsüsünün hemen önündeki sırada ise Roza'm ile Hesila vardı, onların bir arkalarında hain dalton Tunga oturuyordu. Huysuz Erna'nın, Tunga'nın kafasına attığı kitap oldukça hasar vermiş olmalıydı ki o günden bu yana hala kafası sarılı, mumyalar gibi dolanıyordu etrafta.
"Kafam içinde Tom ve Jerry koşuşturmuş gibi. Bildiğim tek şey eğer Newt ölmeseydi Labirent'in başrolü Thomas değil o olurdu, yani sınav hakkında bir şey bilmiyorum."
Hima'nın söylenmeleri, içinde anlayamadığım birçok kavram olduğu için zaten bulanık zihnimi daha da karıştırıyordu. Bazı bilgileri kafama sokabilmek için bazı bilgileri kafamdan çıkarmıştım, biraz daha zorlasam Hima'nın kim olduğuna dair olan bilgileri de kafamdan çıkarmam gerekecekti ki keşke biraz daha zorlasaydım. Tom ve Jerry kimdi, Newt'ten ne istiyorlardı? Labirent de neydi? Sınavda Newt'le ilgili bir soru mu soracaklardı? Hima neden saçmalayıp aklımı başımdan alıyordu?
"Sen kimdin?" diye sordum Hima'ya, ne kadar vahim bir halde olduğumu anlaması için.
Hima söylenecek gibi oldu ama sınıfa giren Yalım hocayı ile susmayı tercih etti. Otuz beş yaşında müzmin bekar Yalım hoca, kürsünün başına geçti. Aslında yakışıklı biriydi, kadın olsam tercih edebileceğim bir tipe sahipti ama o bekarlığı tercih etmişti ve bu saltanattan kolay kolay vazgeçecek gibi değildi. Bir erkekler olarak onun bu bekarlık sultanlıktır düşüncesinden kurtulacağı günü dört gözle bekliyoruz, onun çapkınlığından bıkmış vaziyetteyiz. Öğrencilerine yavşaklık yapmaktan çekinmeyecek kadar çapkın ama onlarla birlikte olmayacak kadar profesyonel biri, onun hareketlerinden rahatsız olsak da yanlış bir tavrı olmadığı için şikayet edemiyoruz.
"Sessizlik!" diyerek, zaten gelişiyle susan sınıfı susturmaya çalıştı. Bakışları bile kadınlara yumuşak, erkeklere sertti. "Kağıtları dağıtmadan önce söylemek istediğiniz bir şey var mı?"
Yalım hoca, bu soruyu daha çok favori öğrencisi Roza için sormuş gibiydi çünkü Roza, her sınavdan önce haykıracağı devrimci sözlere sahipti. Ancak beklediğinin aksine, Roza'nın sınıfa tembihi yerine tüm sınıfın laf kalabalığıyla karşılaştı. Bazıları çalışamadıklarından şikayet ederken, çoğunluk oturma düzenine uymadığımız için söyleniyordu.
Kalabalığın susmasını veya sıranın kendisine gelmesini beklemedi Roza, ayağa kalkıp yumruğunu havaya kaldırarak sınıfa döndü. "Seçim vaatleri insan hayatıyla oynanacak şeyler olmamalı!" Öyle sesli bağırdı ki, laf kargaşasına dönüşen sınıftaki herkes sustu. Kimse ne söylediğiyle ilgilenmedi, sadece bu bağırışı susmak için fırsat olarak gördü ve sustu. Kimse, Roza'nın bir şeyler gördüğünün ve haykırışlarının bu haksızlıklara tekamül eden ses duyurma girişimi olduğunun farkında değildi
"Ben de bir duyuru yapabilir miyim?" diye sordu Tunga, Yalım hocaya. Roza'ya gülerek yumuşak tepkiler gösteren Yalım hoca, Tunga'nın sorusuyla birlikte erkek cinsine olan nefreti nedeniyle suratını düşürdü ve başını sallayarak, geçiştirircesine izin verdi. Tunga, biz sınıfa doğru döndüğünde, Yalım hocaya sırtını dönmenin fırsatını değerlendirerek göz devirdi uğradığı haksızlığa. "Yurtlarda yaşayan yetim ve öksüzlerimize burs imkanı sağlayabilmek için bir yardım kampanyası düzenliyoruz. Yardım etmek isteyenler sınavdan sonra bana ulaşabilirsiniz."
Tunga, bütün küfürlerine, hakaret içerikli yorumlarına, saygısızlığına rağmen sürekli yardım kampanyaları düzenlediği için iyi insanlar kategorime girebilecek biriydi. Eğer Huysuz Erna'nın, Devrim Kütüphanesinde en yakın arkadaşlarımdan birine yanaşmasaydı, hayatta daha önce yapmadığım bir inceliğe başvurup Roza'ya aldığım tokaları bu yanaşma meselesinde kullanmasıydı hala iyi biri olabilirdi. O artık sinsi biriydi benim için ve hayır, ben küçük meseleleri devlet davası haline getiren biri değilim.
"Vicdanımızı da sömürdüğüne göre artık otur, sınav kağıtlarını dağıtacağım," dedi cinsiyetçiliğini gözler önüne serercesine Yalım. Daha sonra gözlere varana değin, sempatik olduğunu düşündüğü gülümsemesini yerleştirdi yüzüne, çift karakterli olduğunu düşünüyordum. "Hesila, kağıtları dağıtır mısın canım?"
Hesila, teker teker kağıtlarımızı dağıtırken söyleniyordu. "Gevşeklikte bir marka, yarrak kafalı adam" diye söylendiğini bizim yanımızdayken, bizim kağıtlarımızı dağıtırken duymuştuk. Çoğunluğun erkeklerden oluştuğu sınıfın bir yarısı Yalım hocadan nefret ederken diğer yarısı sempatiklik besliyordu. Hesila'da, nefret eden kısım olarak aramızda olan tek tük kızdan biriydi, Yalım hocanın kafasını duvarlara sürterek kıvılcım çıkartabilme kabiliyetine sahipti.
Bense onu, onun kadın düşkünlüğünden dolayı sevmemezlik etmiyordum. Hatta, mesela Roza gibi, onun mizacının bu olduğunu düşünen taraflarda vardı ve o tarafada biraz yatkınlığa sahiptim. Benim nefret etmemin sebebi, kameramı ne derse ne sınavlara sokmama izin vermiyordu. Boş hissettiğim boynum bende kameramın askısını takma dürtümü uyandırsa da yanıma kameramı almadığım için bu imkansızdı. Morallerim düşükken giriyordum ve düşük geleceği kesin olan sınav puanımın sorumlusunu Yalım hoca ilan ediyorum.
Tarih sınavında, zaten çalışmadığım için dizilerden izlediğim kadarıyla yapmaya çalıştım sınavı, yani yapamadım. Tarihte bildiğim bütün bilgileri Muhteşem Yüzyıl dizisine borçluydum ve o da tarihi ne kadar doğru yansıttı bilemiyorum. Tarihi olay olarak aklımda kalan tek şey, Süleyman'ın oğlu Mustafa'yı boğdurttuğuydu. Oyunculuklar gerçekçiydi doğrusu ama bakışmakla kaldığım sınav kağıdıma bir katkısı olmuyordu. Hatta sınav kağıdına baktıkça daha fazla şey öğreniyordum, o kadar sıfır çizgisindeydim ki bilgimi ölçmek için girdiğim sınavda bir şeyler öğreniyordum.
Sınav başlayalı on dakika geçmeden, "Ben Naruto live action filmi için rektörden izin almaya gidiyorum," diyerek boş kağıdıyla birlikte kalktı Hima. Onun ardından İmer de gitti. Birbirinden ayrılmaz ikili oluşları gözüme batıyordu son zamanlarda.
Tunga'nın kopya çekeceğinden şüphelenen Yalım hoca onu yerinden kaldırtıp, İmer'in gidişiyle yanı boşalan Katherina'nın yanına oturmasını söyledi. Benim de yanım boştu, benim de yanıma oturabilirdi ama araya kaderin ufak dokunuşları mı karıştı bilemiyorum yine Katherina'ya yakın bir yerlere oturmayı başardı. Kaderin aynı dokunuşlarını, Roza'nın yanıma oturtmasını sağlaması için kullanmasını bekledim ama şans bize gülmüyordu Tunga'ya güldüğü kadar.
Uzun sürmedi sınavım, biraz ben kağıtla bakıştım, biraz kağıt benimle bakıştı. Eğer Roza ile bu kadar bakışsaydım vaktimi harcamaya değer anlar yaşamış olurdum ama benim kara bahtıma düşen beyaz bir kağıttı. Kağıdın üst köşesine, en azından adımı bildiğim için belki biraz puan verir umuduyla ismimi yazdım ancak erkeklere hak ettiği puanın yarısını veren Yalım hoca bu insanlığı göstermezdi. Hatta belki inisiyatifini kullanıp eksili puanlar da verebilirdi. Çok oyalanmanın manasız olduğunu düşünerek ayağa kalktım ve sadece adımın yazılı olduğu kağıdımla birlikte Yalım hocanın yanına gittim. Yalım hocanın ters bakışları eşliğinde kağıdımı teslim ettim ve sınıftan çıktım.
Kendimi neyle avutabilirim diye düşünürken aklıma gelen tek şey kameramdı. Onun olmayışının yarattığı boşluk boynumu ürpertiyordu, hayatta değer verdiğim nadir şeylere kavuşacağımın sevinciyle avuttum kendimi. Annemin karnından fırlayıp da hayata açtığım o ilk anlarda yanımda kameramın oluşu veya dünyaya karşı söylediğim ilk kelimelerin kamera oluşu hakkımda söylenen birkaç rivayetten sadece ikisi. Kameramı seviyordum, anlık şeyleri resmedip koruyabilmeyi seviyordum. Gelip geçen zamana inat geçmişten bir parçayı saklayabilmek gibi hissettiriyordu.
Herkes sınavda olduğu için boş ve sakin koridorda ilerlerken, ardımdan kapı sesini duydum. Roza peşimden çıktı sınıftan, o da mı bu derste vahim durumdaydı bilmiyordum ama içimde, sınavdan peş peşe çıkışımıza romantik anlamlar katmaya çalışan yanıma dur diyemiyordum. Belki kızın sınavı kötü geçip benden hemen sonra çıkmak istemişti ama benim tek aradığım, peş peşe çıkmamızda romantik bir manaydı. İçimde bir umut, onun benim için sınavını feda ettiğini fısıldıyordu ve o umut hiç de sağlıklı değildi. Galiba kafayı üşütmeye başlıyordum.
"Kameramı almaya gideceğim," dedim yanıma geldiğinde. Ne alakaydı bilmiyorum ama onu gördüğümde, içimden geçen şeyi söylemek istemiştim.
"Tamam," dedi gülerek. Konuşmaya tuhaf girişim onu güldürmüştü, eğer böyle gülecekse en manasız şeylerle pat diye konu açabilirdim. "Ben de eve gidiyorum."
"Yapamadın mı sınavı?"
"Ebemi bile tersten gördüm."
Güldüm onun gevşek tavrına. "Ben Huysuz Erna bizi kovduğundan beri hiç çalışmadım."
"Sen o gün de çalışmadın ki," dedi sitem eder gibi. "Hiç kendini düşünmüyorsun, kendinle ilgilenmiyorsun. Aslında çok zekisin, duyduğunu, gördüğünü bir daha unutmuyorsun ama çalışmıyorsun. Senin kadar akıllı olsam sikmediğim ders kalmazdı. Biraz daha özen göstersene kendine, yakışıklı çocuksun ne bu boşvermişlik? Daha dikkatli ol, beni endişelendiriyorsun."
Kendimi azar işitmiş gibi hissediyordum, daha önce ne annemden ne de babamdan azar işitmemiz biri olarak tarifi imkansız duygulara kapılıyordum onun her cümlesinde. Bana kendimi değerli hissettirmişti, onun benim için endişelenip beni azarlayabileceği kadar değerliydim. Azarlanmanın daha kötü duyguları körükleyen kötü bir davranış biçimi olduğunu düşünürdüm, ancak bana dünyada bir yerimin olduğunu hatırlatmıştı bir nevi. Biri benim için endişeleniyor, Roza benim için endişelenip beni azarlayabiliyordu.
O sinirle söylenirken, gülerek onu izlediğim için olsa gerek konuşmayı kesti. Yanakları kızardı, beyaz tişört giydiği için olduğundan aydınlık görünen yüzü kırmızıya döndü. Dünyanın en kötü kuaförünün en büyük şaheseriymiş gibi görünen saçlarıyla yüzünü gizledi, anlık mimiklerinin tatlılığını izlemekle yetindim. Küfürbaz, kaba birinin küçük kız çocuğuna dönüşünü izliyordum sanki.
"Neyse," dedi. Bir adım yaklaştı bana doğru ve bu yaklaşımıyla aramızda mesafe kalmamıştı. Saniye sürmemişti, hızla yanağıma ufak bir öpücük bıraktı. "Ben gideyim," deyip aramıza tekrar mesafe koydu.
Bana verdiği veda busesinin ardından arkasını dönüp hızla merdivenlerden inerek gözden kayboldu. Pot kırmış gibi bir heyecanla, ya da utandığı için hemen gitmiş olmalıydı. Başka sebep bulamıyordum beni bırakıp gidişinde çünkü ben de gidiyordum, yolun ayırdığı noktaya kadar birbirimize eşlik edebilirdik.
Elimi yanağıma koydum şaşkınlıkla, sevgisiz büyüyen her çocuk gibi ben de bu tarz sevgi gösterilerinde sudan çıkmış balığa dönüyordum. Daha önce bırak dudağı, yanağımı bile öptürmemiş biriydim ben. Temas bağımlılığının düşmanı olarak yetişmiştim, sarılma eylemi bile benim için zoraki olmadıkça başvurmadığım şeylerdendi.
Bu sefer tuhaf şeyler söz konusuydu. Normalde oflayıp puflamam, yanağım öpüldüğü için bıkmadan usanmadan söylenip durmam lazımdı. Roza'yı bu konuda affetmeyip onu hayatımdan silmem normal benin yapacağı şeydi. Kalbimin ufak sızısı, karnımda açan çiçekler buna engel oldu. Elim yanağımda kalakalmış vaziyetteyken, o ufak veda öpücüğü içimi eritmişken eski benin yapacağı zalimliklere başvuramazdım. Özellikle karnımda anlamsız kramplar oluşurken, kalbim rüzgara maruz kalan yaprak misali tir tir titrerken, kanım yanaklarıma hücum etmişken yapamazdı. Ufak bir hareketti, sadece yanağımı öpmüştü ama içimde patlayan yanardağlar söz konusuydu.
*