Bütün gece yağan yağmurun ardından etrafa yayılan ıslak toprak kokusu ciğerlerimi dolduruyordu. Şehrin yağmurla birlikte daha da koyulaşan kaldırım taşları, her zamanki gibi hayatın hızına ayak uydurmaya çalışan insanların lüks araba tekerlekleri ve tek bir adımda 1 metre öteden bile sesi duyulabilecek olan topuklu ayakkabıların altında eziliyordu.
Her sabah aynı döngüyü tekrar tekrar yaşayan ben bu sabah sadece uyuyacak 5 dakika daha istiyordum. Belki de gerçekten yaşlanıyordum. 28 yıl öylece bitmişti ve elimde sadece kariyerim vardı.
Her gün yüzüne bile bakmadan girdiğim bu plazanın önünde durmuş dakikalardır onu süzüyor tek tek bütün katları inceliyordum. Her ne kadar boş bir çaba olduğunu bilsemde, zaman zaman gözlerimi kısarak en son katı görebilmeyi umuyordum.
Her yıl sadece bir kere sabahına uyanabileceğim o günün sabahındaydım işte. Her yıl büyük partilerle, sabaha kadar dans ederek geçirdiğim o günde... İçeri girdiğim anda yaşanacak curcunayı iyi kötü tahmin ediyordum. Kapıdan içeri girmemle başlayacak olan o klasik doğum günü şarkısı ve ritmik bir alkış seli. Bundan kaçamazdım.
Her ne kadar bugün için izin almayı düşünsemde buraya gelmek kesinlikle evde boş boş oturmaktan daha az rahatsız ediciydi. Hem belki bugün Eren gelmiştir diye geçirmiştim içimden. Sonuçta dün gece uçağı buraya iniş yapmıştı.
Belki bugün işe gelirdi.
Genelde yolculuk yaptığı gecelerin sabahları işe gelmezdi ama içindeki o küçük umut kıvılcımı sönmemeliydi. Onu görme ihtimalinin verdiği heyecanla plazanın kapısına doğru emin adımlarla yürümeye başladım.
Asansörün önüne geldiğimde benim dışımda bekleyen 4 kişi daha vardı. Neyse ki asansör 12 kişilikti yoksa o 4 meymenetsizle asla aynı asansöre binmezdim. En sonunda bizim kata geldiğinde yavaşça ofisin kapısına doğru ilerledim ve kapının hemen önünde durdum. Kendi kendime 'odaklan' diye mırıldandıktan sonra kapının koluna var gücümle asıldım ve kendime çekerek ilk adımımı attım.
Zaten ikinci adımımda da kafamın hemen üstünde bir konfeti patladı. Gerisi de en tahmin edilebilir şekilde süregelmeye devam etti. Sahte tebrikler ve tebessümler...
Aslında onları suçlayamazdım, sonuçta bende onlardan biriydim. Belki de Eren'i bu yüzden seviyordum. O da bizim gibi sahte değildi. O da zaten gelmemişti.
Sabahki hengame dışında tamamen aynı yoğunlukta geçen günün sonunda eve dönerken bulmuştum günün en büyük yalanını; 'iyiki doğdun'.
Oysa asla dünyaya gelmememi, onların karşısına asla çıkmamış olmamı isteyecek ne çok kişi vardı orda.
Düşüncelerim sitenin garajına girmemle bölünürken, arabamı plakasının yazılı olduğu alana park ettim. Ardından arabadan yavaşça indim. Olduğum yerde yorgunlukla derin bir nefes verdikten sonra hızlı adımlarla asansöre geçtim.
Asansörden indiğim andan itibaren o siyah classic ayakkabıları görene kadar başımı hiç kaldırmamıştım yerden. Kafamı kaldırdığımdaysa, beklentilerimin aksine beni karşılayan bir yüz değil devasa bir şakayık buketiydi.
Gözlerim şaşkınlıkla açılırken buketin hafif sağa doğru eğilmesiyle karşımdaki kişinin Eren olduğunu gördüm. Gözlerimi ufak bir kaçamakla yere çevirerek birkaç kere kırpıştırdım. Başımı tekrar kaldırdığımda ise hala ordaydı.
Sakin bakışlarıyla beni benden alırken, gözlerini yere çevirdi. "Biliyorum bugün bunu birçok kişiden duydun" duraksadı, derin bir nefes aldıktan sonra tekrar gözlerimizi buluşturdu ve "Sadece doğum günün kutlu olsun" dedi. Duyduklarım karşısında boynuna atlama isteğini yenmeye çalışırken "Buraya kadar sadece bunun için mi geldiniz? Bunu yapmanıza gerek yoktu" dedim.
Söylediklerinin ağırlığıyla bakışlarımı tekrar yere sabitledim. Haklıydım o benim patronumdu o koskoca Eren Daran'dı. Türkiye'yi bırak diğer ülkelerden onlarca hayranı vardı. Aslına bakarsak yüzünü görebildiğim için bile şanslı sayılırdım.
Düşüncelerim içinde kaybolurken çenemi kavrayan elle irkildim. Ben bakışlarımı Eren'in yüzüne çevirirken o ise çenemi hafifçe kaldırmıştı. "Elbette gerek var, hayatımın aşkının doğum gününü kutlamasan olur muydu hiç? Bana bunu mu yakıştırıyorsun Evra?" dedi.
Bakışlarındaki anlayış sesindeki alaycılıkla çok güzel bir kontrast oluşturuyordu. Bunu bir kenara bırakıp cümleyi anlamlandırdığımda yüzümün yanmaya başladığını hissettim. Birkaç saniye sonra Eren'in yüzünde oluşan tebessümle de yüzümün kızardığını doğrulamıştım.
Sessizlik büyürken hiçbir cevap vermemiş olmanın bana verdiği rahatsızlıkla "Seni seviyorum" diyebildim sadece.
Gözlerinin içi gülerken kollarıma kocaman şakayık buketini bıraktı ve cebinden çıkardığı çiçeklerle aynı renk olan toz pembe zarfı elime tutuşturdu. Ancak o zaman o rahat adamın ellerinin titrediğini fark edebilmiştim. Daha sonra eğilerek beni alnımdan öpmüştü ve görüşürüz diyerek koşar adım merdivenlerden aşağı inmeye başlamıştı.
Aklıma gelen düşünceyle yüzümde bir tebessüm oluştu.
26. kattaydık.
Daha sonra ise ağır ağır eve girdim. Buketi en sevdiğim vazonun içine koydum. Zarfın içinde ise daha koyu bir pembe not kağıdı vardı.

Not kısaydı ama inanılmaz iyi hissettiriyordu. Anında nottaki numaraya "Merhaba!!! Ben hayatının aşkı" yazmıştım.
MERHABA…
YAYINLADIĞIM İLK HİKAYE OLARAK AÇIKÇASI ÇOOOKKK HEYECANLIYIM. UMARIM BEĞENİRSİNİZ. LÜTFEN FİKİRLERİNİZİ YORUMLARA YAZIN❤️❤️❤️