Okulun kötü çocuğuna âşık olup, “masum kız” rolünde saf saf dolanacağım bir aşk hikâyesi yaşarım sandım.
Hani şu özel okulda geçen, herkesin Gucci çantayla gezdiği, “sıradan ve masum” kızın okulun en belalı çocuğuyla sevgili olduğu ergen romanlar var ya…
İşte ben de onlardan birini kafamda yazdım. Başrol: ben. Kötü çocuk: O.
Tabii aramızda dağlar değil ama okul sistemi farkı vardı.
O özel okulda…
Ben devlet lisesinde.
Onların kantininde:
“Bir grande iced caramel macchiato alabilir miyim?”
Bizim kantinde:
“İki çay, Rüstem abi! Biri demli olsun ha!”
Kantinimiz bile buram buram anadolu kokarken ben Manifestleye manifestleye gerçek yaparım sandım.
Hem nasıl olsa kulağına falan gitmezdi, değil mi?
Evren tam da o an:
‘' bu kız iyice zıvanadan çıktı… Bir ayar verelim’’ dedi...
Bir gün rezil olacağımı ve gerçeğin ortaya çıkacağını biliyordum, biliyordum da... Bu kadar hızlı bir şekilde gerçekleşeceğini ben bile tahmin edemezdim.
Çünkü ben sadece hayal kurmuştum!
Kafamda bir senaryo yazmıştım:
O bana bakacak, “Sen farklısın” diyecekti.
Ve biz mutlu mesut kantinde çaylarımızı yudumlayacaktık.
Ama hayat dedi ki: “Bu kadar özgüven fazla kızım, gel seni sahneye alalım ''
Ben de arkama bakmadan kaçıp odama sığınmıştım ve şimdide gözlerimi kısıp delici bakışlarımla –ve olmayan telekinezi yeteneklerimle– tavanı delmeye çalışıyordum.
Plan net: Bakışlarımla tavanı üstüme yıkmak komaya girmek.
Yani… ya tavan üstüme çöker ya da utancım beni yerin dibine geçirir
Tam da tavanla bakışmaya devam ederken
ŞLAP!
Ağzım, burnum, yanaklarım...
Her yerim tükürük içinde kaldı. Beni tükürük içinde bırakmamış gibi birde masum masum bakıyordu Tarçın.
Fail belli: Köpeğim Tarçın.
Nam-ı diğer, tükürük bombası.
''Tarçın!Tarçın!’’ diye Cırlayıp O koca kafalı, sarkık kulaklı, yüzüne masumluk maskesi takmış tükürük makinesini savuşturmaya çalışıyordum. Tarçın ise beni hiç umursamıyor ve Yatakta bir resital sergilemeye devam ediyordu: dört pati, sekiz hoplama ve bir adet ıslak dil fırlatmasıyla beni gerçek dünyaya geri getirdi.
Başıma gelenler bir Kabus değildi. Ne yazık ki, tavanda üzerime çökmedi ve komaya girmedim.
Tarçın’ı üstümden itip yatakta doğruldum.
Bir çimdik attım kendime.
“AY ANNECİM!” Diye bir çığlık kaçtı ağzımdan.
O kadar sert çimdiklemiştim ki kendimi gözümden yaş geldi.
Acıyla sağa sola tepinirken, gerçeklik ikinci kez suratıma tokat gibi çarptı.
Evet, bu kesinlikle rüya değildi.
Ve evet… ben bunu gerçekten yapmıştım.
Ama hâlâ salak gibi gerçekliğin şokundayım.
Yani tamam, okulda sondan ikinciyim… ama en azından SONDAN ikinciyim!
Demek ki benden daha mal biri daha var demek oluyor.
“Bence ben o kadar da gerizekalı değilimdir,” diye kendimi avutuyordum ki…
BING!
Telefon sesiyle bütün iç organlarım sustu.
Sanki karaciğerim bile durup “ne oluyor lan?” dedi.
Titreyen ellerimle telefonu aldım.
“Sude yazmıştır. Değil mi ya? Başka kim olacak, kesin Sude’dir...”
diye kendi kendime konuşurken bir yandan odamda deli dana gibi dolanıyordum.
Hadi kızım, cesaret diyerek ekrana tıkladım.
Tanımadığım bir numara.
Ve o mesaj:
“Seni buldum. Şimdi o kıçını kaldırıp atacağım adrese gelmezsen, herşeyi herkes öğrenir.”
Birden midemdemde kelebekler değil korkudan tepinen filler öldü.
Dilim damağım kurudu.
Hatta Tarçın bile bana “Ne halt ettin sen gene?” der gibi baktı
Kıçımı kaldırayım mı?
Kaldırmazsam ne öğrenilecek?
Kaldırırsam nasıl biri ile karşılaşacağım?
Allah’ım, ben sadece hayal kurmuştum…
Evren neden beni bu kadar ciddiye aldı?!
