JCC günlerinden beri Nagumo’nun ne zaman ne düşündüğünü anlamak, dünyanın en zor suikast görevini tamamlamaktan bile daha zordu. Adamın yüzündeki o kalıcı, hafif alaycı tebessüm adeta çelikten bir duvarka farksızdı. Ama senin için durum biraz farklıydı.
Sakamoto’nun eski dükkanının arka sokağındaki loş ışıklı kafede oturmuş, elindeki sıcak kahve kupasını parmaklarının arasında çeviriyordun. Camdan dışarıya baktığında, vitrindeki yansımandan kumral saçlarının omzuna dökülüşünü ve yorgunluktan hafifçe kısmış olduğun ela gözlerini görebiliyordun. Beyaz tenin, kafenin loş ve sıcak sarı ışığı altında neredeyse porselen gibi parlıyordu.
"Yine daldın gitmişsin, Arruyawa-chan. Beni beklerken bu kadar sıkılacağını bilseydim daha erken gelirdim."
Aniden kulağının hemen dibinde biten o tanıdık, melodik sesle hafifçe irkildin. Başını çevirdiğinde Nagumo’yu gördün. Her zamanki gibi siyah takım elbisesi içinde, o kocaman, ölümcül İsviçre çakısı benzeri silahını nereye sakladığını asla belli etmeyen o rahat duruşuyla karşındaydı. Yüzünde o bildik, her şeyi bildiğini iddia eden gülümseme vardı.
Karşına oturdu, çenesini eline dayayıp doğrudan senin ela gözlerinin içine baktı.
"Ne o? Dünyayı kurtarma planları mı yapıyordun, yoksa sadece beni mi özledin?"
"İkisi de değil, Nagumo," dedin gözlerini hafifçe devirerek. "Sadece bir sonraki hamfendinin ne kadar başımızı ağrıtacağını düşünüyordum. Siparişin nerede kaldı?"
Nagumo hafifçe kıkırdadı. O sırada garson kahvesini getirdiğinde, adama öyle içten ve tatlı bir teşekkür etti ki, dışarıdan bakan biri onun profesyonel bir katil olduğuna asla inanmazdı. Ama sen onun bu sahte maskelerinin altını görebiliyordun. Ya da en azından, görebildiğini umuyordun.
"Sipariş mühim değil," dedi Nagumo, kahvesinden bir yudum alıp fincanı masaya bırakırken. Eğilip sana doğru yaklaştı, aranızdaki mesafeyi neredeyse tamamen kapattı. "Asıl mühim olan, bu aralar benden kaçıyor gibi görünmen. Düzenbazın teki olduğumu biliyorsun diye bana tamamen sırtını mı döneceksin yani?"
"Sana güvenmiyorum, Nagumo. Bunu biliyorsun," dedin sesini düz tutmaya çalışarak. Ama ela gözlerin, onun o keskin, her şeyi analiz eden bakışları altında titriyordu. Beyaz tenine hafif bir pembelik yürümüştü ve bunu fark etmemesi imkansızdı.
Nagumo’nun gözleri bir anlığına senin kızaran yanaklarına, ardından da masanın üzerindeki eline kaydı. O her zamanki alaycı ifadesi bir saniyeliğine yumuşar gibi oldu. Elini uzattı, parmaklarının ucuyla senin kumral saçlarının birkaç telini nazikçe kulağının arkasına itti. Dokunuşu şaşırtıcı derecede sıcaktı.
"Güven hissi abartılan bir şeydir," diye fısıldadı, sesi bu sefer her zamankinden daha ciddi ve derindi. "Ama sana bir sır vereyim mi, Arruyawa? Bu dünyada maskemi düşürmekten korkmadığım tek kişi sensin. Çünkü ne zaman yalan söylesem, o ela gözlerin bana öyle bir bakıyor ki... Kendimi ele vermiş gibi hissediyorum."
Geriye çekildi ve o eski, neşeli haline anında geri döndü. "Neyse! Bugünlük bu kadar romantizm yeter, değil mi? Hadi, Sakamoto ve diğerleri bizi bekliyor. Ama hesabı sen ödüyorsun!"
Ayağa kalkıp sana göz kırptığında, kalbinin ritminin çoktan bozulduğunu fark ettin. Nagumo tam bir bilmeceydi, evet. Ama galiba sen bu bilmeceyi çözmeyi çoktan kabul etmiştin.