İçeriğe geç

Şahmeran

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Şahmeran

Bölüm 1

1.Bölüm: Berzah’ın İlk Çatlağı

İnsanlar bu koskoca evrende yalnız mıdır?

Birçok insan; teknolojinin gelişmesi ve insanların evreni tanımaya başlamasıyla bu kadar mükemmel ve sonu olmayan galakside, kusursuz bir yaratılışla kendilerinin nokta kadar silik olduğunu ve asla bu ihtişamlı düzenin bir tek onlara ait olmadığını düşündü. Ardından aklının sınırlarını zorlayan bu cevapsız soruyu tartışmaya başladı.

Bilim adamları iddialar ortaya attı, din adamları kutsal kitapları yorumladı. Bir umut ışığı mı arıyoruz, yoksa çok mu meraklıyız? Her birimiz gözlerimizi kocaman açtık ve oradan gelecek bir habere verdik ömrümüzü. Peki soruyorum; neden uzay? Neden tüm uygarlıklar dikti gözlerini oraya?

Göktürkler yıldızlara bakıp Tanrı'nın sadece gökte olacağını neden düşündü? Ezidiler neden güneşi kutsal gördü? Parlayan ve gizemi açıklanamayan her bir yaratılmış, insanlar tarafından neden tanrılaştırıldı? Yeryüzünün ne kadarını keşfetmişti ki insanoğlu; daha denizler, tepeler, yer altı yaşamları, hatta kendi bedenimiz... Gözlerimizin önüne çekilmiş bu perde, belirli bir kısma kadar ulaşmamıza izin veriyor.

Peki ya bizim göremediğimiz ama bizimle yaşayan varlıklar? Ben bu noktada İslam’ın bakış açısını tercih ediyorum; her noktayı daha çok ortaya koyuyor. Fakat o da bizi durmamız gereken o sınırda, merak içinde bırakıyor. Biz de sonu olmayan bu boşlukta, bir kara parçasında, bilinmezliğe sürüklenmekten başka bir çare bulamıyoruz...

Bu yazıyı okuyan dostlarıma armağan ediyorum.

Mehmet Güreli - Kimse Bilmez

50’lilerine yaklaşmış, saçlarına aklar düşmüştü. Gözlerinde ağır bir hüzünle bilgisayarının ekranına bakıyor ve hayat arkadaşı, biricik eşinin ölmeden önce son kez kaleme aldığı o yazıları okuyordu. Tek isteği Tülay’ın gelip bu tartışmaları onunla yapmasıydı; bu pek mümkün değildi. Ama olur da gelmiş olsaydı o toprağın altından, yine verandadaki masada karşılıklı otururlardı.

Tülay felsefe öğretmeniydi. 45 yaşında kanser onu Cevdet’in kollarından almıştı. 18 yaşındaki kızı Firuze ile yarım kalmıştı. Firuze, Almanya’da çok iyi bir okula burs kazanmıştı. Annesi gibi meraklı, babası gibi inatçıydı. Hatta okula gitmemek ve babasını bırakmamak için de çok direnmişti. Ama Cevdet bunu asla kabul etmeyip önce Tülay’ı, sonra Firuze’yi yolcu etmişti. Bu yakıcı vedadan sonra daMersin’deki babadan kalma müstakil eve yerleşmişti. Oraya da bir veranda yaptırmıştı.

Bazen saatlerce oturup Tülay’ın yazılarını okur, fotoğraflarına bakardı. Bazen de tutamaz kendini, çocuk gibi ağlardı. Birkaç kez intihara gitmişti aklının ucu ama hemen toparlamıştı kendini. Firuze ona Tülay’ın emanetiydi. Tülay’ın en önemli, en görkemli emaneti... Onun için yaşamalıydı. Yanına şimdi gidemezdi. Tülay orada güvendeydi; yani öyle umuyordu.

Ölümden sonraki yaşam üzerine tartışmalarını hatırlamıştı; birdenbire gözleri doldu. Tülay burada olsa ona hiç cevap vermezdi; sadece uzun uzun dinlerdi onu. Kısa siyah saçlarını izlerdi; kısık ceylan gözlerini, ince dudağını, inci dişlerini, kemerli burnu, çıkık elmacık kemiklerini... Kalem kaşlarının kalkışını, konuşurken sağa sola salladığı minik tombik ellerini... Tülay herkesin büyüleneceği, harikulade bir güzelliğe sahip değildi.

O sadece Cevdet'le güzeldi, Cevdet'le özeldi. O, Cevdet'in Tülay'ı olduğu için yeryüzündeki tüm kadınlardan güzel ve özeldi. Cevdet, onun ismi bir cümlede geçse kalbindeki o ılık duyguyu ilk günkü gibi hissederdi.

Tülay'ın ölümü hiçbir şeyi değiştirmemişti. Ne zaman Tülay'ın özlemi kalbini sıkıştırsa, nefes alamayacak gibi olsa Tülay'ın ona emanet ettiği çiçekleriyle ilgilenirdi. Yine böyle bir andı; üstünü giyinip bahçeye indi. Her zaman yaptığı gibi onlarla konuştu, ilgilendi. Yanlarına yenilerini eklemek için eğilip toprağı kazmaya başladı. Elindeki çapayı üçüncü kez attığında sert bir şeye denk geldi. Merakla kazmaya devam etti. Sonunda topraktan; Osmanlı'dan kalma, eski el işçiliğiyle yapılmış kilitli bir sandık çıkardı.

Tozunu sildi ve yetkilileri aramaya koyulmuştu ki ablası arayıverdi. Yine hurafe hikayeler ile o evden çıkması için ikna etmeye çalışacağı kesindi. Telefonu açıp bu kutu hakkında bir fikri olup olmadığını sormaya karar vermişti ki, ilk anda bunun bir hata olduğunu anladı. Ablası telefonu açar açmaz saçma Anadolu hikayelerini bir bir sıralamaya başlamıştı. Bunu yaparken hiç yorulmuyor, hatta insani yetilerini kaybettiğini düşündürürcesine nefes dahi almıyordu.

Kutu kutu sigara içmekten çatallaşmış, balgamsı sesi kulaklarını tırmalıyor ve Adıyaman tütünü kokusu ahizeden burnuna geliyordu. Sabır dilercesine kafasını kaldırdı ve sabrının son kırıntısıyla ablasının ismiyle seslendi: "Müjgan!"

Müjgan asla dinlemeyip babaannesinin karşısına bir gece çıkan al yanaklı Satır Dede'yi anlatıyor; kapıları çarptığını, cama tıkladığını, ahırdaki inekleri saldığını, insanlara ismi ile seslendiğini... Hele ki en son söylediği şey Cevdet'i zıvanasından çıkarmıştı. Kocası askerde olan biri, Satır Dede'den hamile kalmıştı. Neymiş efendim Satır Dede, Fatma Nene erkek torun getiremediği için çok üzülmüştü; askerden Mustafa Dede'nin dölünü getirmişti. Sonucunda Feyyaz Dayı doğmuştu. DNA testi geldiğinden beri Şatırların döl taşıma hizmeti nedense son bulmuştu. İşin komiği Feyyaz Dede köyde kutsal sayılmıştı; kendi tarikatını kurmuş, Feyyaz Efendi mahlasını almıştı. Mustafa Dede ise muhtemelen toplum baskısından çekinerek, "Yahu zibilyon adamın arasında, cehennem çemberinden geçtim. Hiçbir Allah'ın varlığı şahsi olarak böyle bir hizmet sunmadı," diyememiş; "Mucize bu evlat bana, Fatma'nın mucizesi; baksanıza kaşı gözü büyüdükçe aynı dayıma benziyor," demiş.

Cevdet ablasının laflarını dinlerken aklından geçenlere karşı koyamıyor, gülmemek için büyük bir iç savaş veriyordu. En son derin bir nefes alıp telefonu usulca ablasının yüzüne kapattı. Muhtemelen ablası bunu fark edince ivediyetle onu geri arayacak, "Katırların tohumu, sende ablaya da mı saygı kalmadı?" diye diye ona en temiz fırçayı atacaktı. Cevdet'in tek bildiği bir şey vardı: Ablası ne olursa olsun onun için oradaydı. Eşinin ölümünden sonra ve öncesinde de Tülay'a canla başla bakmış, onu kız kardeşi bilmişti hep.

Tülay yurtta büyümüştü; ne atası ne bir can bildiği kardeşi vardı. Cevdet ailesinin karşısına Tülay'ı ilk çıkardığında annesi ve babası, "Cevdet inli midir cinli midir, soyunu sopunu bilmeyiz, olmaz," demişti. Düğün desteğini ve masraflarını reddetmişti. Müjgan ise onu Cevdet'ten ayrı görmemiş, bağrına basmıştı. Çok erken yaşta dul kalan Müjgan, kocasına olan aşkından bir kere dahi başka adama bakmamış, iffetini korumuş ve kocası Fatih ile olan düğün fotoğraflarını göğsünden bir saniye ayırmamıştı. Aşka saygısı büyüktü; görücü usulü evlenip birbirlerine sırılsıklam aşık olmuşlardı.

İşte bu yüzden Cevdet'e en yok zamanında el uzatıp düğünde tüm takılan altınlarını vermişti. Cevdet ise bunu bir para borcu değil, vefa borcu bilip ellerini hep ablasının üzerinde tutmuştu.

Cevdet tulumlarını çıkarıp üstüne bir şeyler geçirdi. Dolaptan çıkardığı soğuk birasını aldı ve kutuyu koyduğu yere, verandaya geri döndü. Sigara ve bira eşliğinde kutuyu incelemeye başladı. Görünüşe göre ceviz ağacından oyulma bir kutuydu; kutunun üstünde Osmanlıca "Şahmeran" yazıyordu.

Kutuyu incelerken telefonun kulak tırmalayan sesini duydu. Başta Müjgan olacağını düşünüp duymazdan geldi fakat telefon inatla çalmaya devam etti. En sonunda pes edip doğruca verandadan oturma odasına geçti. Arayan kişi Firuze’ydi. "Acil bir şey mi olmuştu acaba?" diye düşündü. Telefonu açtı ve neşeyle, dünyanın diğer ucundaki kızına seslendiğini hayal ederek konuşmaya başladı: "Ceylanım, nasılsın?"

Firuze derin bir nefes aldı ve "İyiyim baba, sen nasılsın?" dedi. Ses evet, Firuze’nin sesiydi ama düz ve robotik bir sesi vardı. Firuze annesi öldüğünde bile sesindeki tınıyı kaybetmemişti; sesinde hep muhteşem bir melodik yankılanma olurdu. Cevdet duyduğu inanılmaz bir ürpertiyle huzursuz hissetmişti. Şu an konuşmaması gereken birisi ile konuşuyordu sanki. Korkuyla kekeledi: "İ-iyiyim kızım. Sen iyi olduğuna emin misin? Sesin biraz farklı geliyor."

Firuze babasının dediğini duymuyormuşçasına, "İlaçlarını içip uyudun mu?" dedi yine aynı tonda ama oldukça sert bir edayla. Cevdet, "Hayır kızım, doktorum azaltabileceğimi söyledi," dedi. Firuze sinirle fırlayıp "Asla dinleme onu, iç ve uyu!" dedi.

Cevdet şaşkınlıkla, "Firuze iyi misin?" dedi ama Firuze duymuyor, bu cümleleri tekrar ediyordu. En sonunda sinirle hırslanıp sadece "Uyu!" diye bağırmaya başlamıştı. Öfke nöbeti geçiriyor gibiydi. Sonra telefonun yere düşme sesini duydu. Anlık panikle kapatıp kutuya koşarken lambalar yanıp sönmeye başlamıştı.Camdan ve kapıdan giren rüzgâr eve doluyor, Cevdet’in kutuya gitmesini engelliyordu. Cevdet korkudan bembeyaz olmuş, nefes alamıyordu. Sonunda rüzgâra karşı koyabilmişti. Verandaya koşup kutuyu kaldırdı ve çabucak eve girdi. Camı pencereyi kilitleyip Firuze’nin haklı olabileceğini, bu halüsinasyonların pek hayra alamet olmadığını kabullenip odasına gitti. Önce kutuyu kasaya, yanına bir Kuran alarak koyup kilitledi; ilaçlarını içip derin bir uykuya daldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.