"Katiller canavar değillerdir. Onlar insan. Ve bu onlar ile ilgili en korkunç şey."
Adamın liman kapısından geçtiği görülmüştü. Yürüyerek gelmiş, sırtında ufak bir bohça ve belinde ıslanmaktan şişmiş, çamur ve pislik lekeleri olan bir sargı ile her tarafı kapatılmış bir kılıç vardı. Nispeten daha temiz ama yağmurdan ıslanmaktan renk değiştirmiş pelerinli cübbesinin başlığı altından etrafı süzüyordu. Akşam olmak üzereydi. Sağanak yağmurun verdiği güdü ile hareket eden liman etrafındaki balıkçılar, halatçılar ve sokak satıcıları tezgahlarını hızla kapatıyor sokak her geçen an daha da boşalıyordu.
Kör İstavrit adlı hanın önünde durup gözlerini kapadı. İçeriden gelen birbirine karışmış bağırışlara ve tabak çanak seslerine kulak verdi. Liman her iş günü sonrası gibi bugün de doluydu. "Güzel" diye düşündü adam ve sakin adımlarla hanın ufak ahşap işlemeli kapısını araladı.
Hancı tezgahın üstüne ip ile germiş olduğu mendiller arasından kafasını çıkararak müşteriye baktı. Adam pelerinini üzerinden usulca indirerek, sakin bir gülümseme ile sessizce duruyordu.
"Ne istiyorsun?"
"Çorba ve ekmek" dedi adam. Sesi yumuşak ve huzur vericiydi.
Hancı İlbay, Kör İstavrit'i neredeyse otuz beş yıldır işletmekteydi. Elli beş yaşına varmış bu adam, 'Alkırat' kasabasının liman kapısının biraz ilerisindeki bu handa hayatını geçirmişti. Burada yaşayıp gelecekte burada ölecek olan İlbay, birçok tehlikeli insana ve olaya tanık olmuştu. Salgın hastalıklar, kıtlık, iç çatışmalar, her baharın gelişi ile gelip erzaklarını çalan yağmacılar. Daha sonrasında krallık tarafından yağmacılardan onları koruması için gönderilip erzaklarını ve yataklarını krallık izni ile sömüren ve kadınlarına göz diken askerler; sarhoş müşteriler diye liste uzayıp giderdi. İlbay kendisini, ailesini ve işletmesini her seferinde bir şekil de korumayı başarmıştı. Yılların getirdiği engin tecrübenin ona öğrettiği derslerden anlamıştı ki en büyük tehlike şu an karşısında duran ve çorba ile ekmek isteyen yabancılardan geliyordu.
İlbay dışardan gelenlere kapalı değildi, aksine uzak diyarların hikayelerini ve orada yaşanan olayları dinlemeyi severdi. Alkırat'a sıkışmış dünyası kısa süre olsa da genişlemiş olurdu. Ama bu ve bunun gibi insanlarda bir şey vardı. Bir içgüdüydü sadece ve bu içgüdü genelde tutardı. Adamın duruşu, gözleri, kıyafetleri, her şeyi bela çanlarını çalıyordu.
Buna rağmen İlbay adamı kovalamadı veya terslemedi onun yerine.
"Geç otur bir tarafa, paran var değil mi?"
"Var" dedi adam ve ağır adımlarla arkasını dönüp, kapıya en yakın pencere kenarındaki, nemden küflenmiş masanın taburesine oturdu. Bohçasını masaya koyup etrafı izlemeye başladı.
İlbay ellerini iplikten sarkıtılmış mendillerden birine sildi, eline çatlak bir toprak tas aldı ve tencerenin içinden kepçe ile çorba doldurmaya başladı. Bir parça ekmek ile beraber çorbayı yabancı adama götürürken, adamı süzdü. Yabancı gençti, yirmilerin sonunda belki. Cübbesinin omuzlarına dökülen keçeleşmiş açık kahverengi saçları vardı. Cübbesinin altına; boyundan ve omuzlardan bağcıklı, epeyce yıpranmış deriden bir tunik giymişti. Düzgün bir burnu ve hafif kirli sakalları vardı, orta boyluydu.
En son İlbay masaya vardığında adamı süzmeyi bitirirken, cansız bakan kahverengi gözlerinin birden loş bir ışık saçtığına yemin edebilirdi. Adamı kovmadığı için bir anlığına pişmanlık hisseden İlbay'ın kendini toplaması çok kısa sürdü ve kendi kendine bunu uydurduğunu düşündü. Son zamanlarda bir sürü garip olaylar yaşanıyordu; çevre dağlarda garip yaratıklar besilik hayvanları kaçırıyor, kasabada bir vampirin yaptığı rivayet edilen korkunç cinayetler işleniyordu. Bütün bu olay örgüsü yüzünden hayal gücü çalışan İlbay yabancıdan hoşlanmayınca zihninin ona bir oyun oynadığını düşündü. Yine de bu adamın tekinsiz olduğuna hala emindi. İlbay masaya çorbayı ve ekmeği bırakmak için eğildiğinde, yabancının kılıcı dikkatini çekmişti, herhangi bir kabzası veya kabı yoktu. Tamamen sargılara sarılmış, ufak bir zincir ile beline tutturulmuştu, İlbay bir süre düşündükten sonra bunun çok saçma olduğuna karar vermişti. "Aniden kılıcı çekmesi gerekse sargıları açması dakikalar sürerdi. Belki de birine emanet olarak götürüyordu, ama bunun için de sargılar çok özensiz ve kirliydi". Bu çok kısa düşünce anında İlbay, yabancının gözlerini üzerinde hissetti. Göz göze geldiklerinde yabancı konuşmaya başladı.
"Gecelik kalacak yer arıyorum."
"Boş yatak yok kasabanın merkezinde Karanor hanı var oraya bak" diye homurdandı İlbay. Bu adamı ağırlamaya karar vermişti ama gece kalmasına izin vermek istemiyordu. Bu önceden alınmış bir karar değildi hiç düşünmeden içinden gelen hislere ve tecrübelere kulak astı ve yalan söyledi.
Yabancı bir an sustu, masanın yanındaki camdan yağan yağmuru izledi, gökyüzü siyah perdesini örtmüştü. Yavaşça iç çekip tekrar konuştu.
"Burada kalmayı yeğlerim."
"Yer yok" dedi İlbay tedirgin şekilde.
"Parasını ödeyeceğim" dedi yabancı usulca. Bunun ardından İlbay'a ani bir titreme gelmişti, kendi kendine "acaba yalan söylediğimi anladı mı? "Olay mı çıkaracak?" gibi sorular sorarken korkusunu, dehşete dönüştüren şeyi görmüştü. Adamın gözleri uzağa bakarken tekrar loş bir ışık saçmıştı. Bu ışık fırtınalı bir gündeki denizin rengi gibiydi. İlbay aniden geriye doğru adım attı, çok kısa bir çığlık attı ve yerdeki nemden gevşemiş çıkıntı kalasa takılıp düştü.
İşte ne olduysa o zaman oldu. Yabancı anide ayağa kalktı. O içeriye girdiğinden beri benzer huzursuzluğu hisseden ve hanın diğer tarafındaki üst kata çıkan merdivenlerin yanındaki masada oturan, buranın yerlisi üç balıkçı genç olan biteni uzaktan görmüşlerdi. Sırık gibi uzun kaba kara sakalları olan genç, kalkıp yabancıya doğru yaklaştı. İki arkadaşı onu biraz geriden izledi.
"Yaptığını gördüm, sen bir cadısın" diye hırladı kaba sakallı genç ve yabancıya iyice sokuldu. "Sizin gibileri Alkırat'ta istemiyoruz. Siktir git buradan!" Yabancı bir adım geriye çekildi. Hancıya baktı, ancak adam gözlerini kaçırdı. Belli ki korkusu geçmişti, ama olan bitene karışmak istemiyordu. Zaten büyücüleri kim severdi ki?
"Büyücüler şerden başka bir şey getirmezler," diye devam etti kaba sakallı genç. Sinir, bira ve balık kokuyordu. "Duydun mu dediğimi, şerefsiz? Bizi de İlbay Abiyi de rahat bırak!"
"Duymuyor, kulaklarında yılan falan vardır kesin," dedi diğer iki adamdan biri, üçüncü de çirkin bir kahkaha attı.
Yabancı başını kaldırıp kaba sakallı gence baktı.
"Çorbamı içip gideceğim."
"Yardımcı olalım," diye bağırdı kaba sakallı genç. Masadan eskimiş toprak tası hızlıca alıp kaynar çorbayı yabancının suratına fırlattı. Yabancıyı omuzundan tuttuğu gibi ellerini cübbesine geçirdi. Bu arada arkalarında duran iki gençten biri yumruğunu kaldırdı. Yabancı hızla yana çekilip dizi ile kaba sakallının karnına patlattı. Bundan sonra olanlar çok hızlı gerçekleşti. Hanın camları çarpıp kapanmaya başladı, içerideki kandiller aniden söndü. Ardından bir çığlık duyuldu. Diğer müşterilerden biri kusmaya başladı. Bir sandalye gürültüyle devrildi, cam bir şeyin kırılma sesi duyuldu. Toprak tas ve çanaklar tok bir ses çıkararak yere yuvarlandı. Dudakları zangır zangır titreyen hancı, önce duvardaki ahşap işlemeleri ve süs olarak duran çapayı kırmızıya boyayan kana baktı. Daha sonra gözlerini kavganın olduğu yere çevirdiğinde, Artık sol kolu yerine kan fışkırtan bir çeşme olan ve çeşmenin suladığı ahşap zeminde yatan kola ve kaba sakallı gence baktı. Genç sanki batıyormuş gibi ağır ağır dizlerinin üstüne çökmüş, sağlam koluyla yerdeki kolunu almaya çalışıyordu. Diğer iki genç yere serilmişti; hiçbiri kımıldamıyor, yanlarında seğiren arkadaşlarını izliyorlardı. Yaşlı bir kadının kulakları tırmalayan tiz histerik çığlığı titreşerek handa çınladı. Hancı İlbay çok şey görmüştü, ama böylesini ilk defa görmüştü. Aslında olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki tam olarak gördü denilemez. İlbay aniden midesinde bir yanma hissetti, ardından ensesinde bir ürperti, soluğu aniden kesildi ve kusmaya başladı.
Yabancı camın kenarına sırtını yaslamıştı. Az önceki kan banyosunun aksine yabancının sadece sol elinin parmaklarının üstünde bir miktar kan vardı. Elinin parmaklarını bir mızrak ucu gibi yapmıştı, gergin ve tetikteydi. Camların takırdaması durmuş kandiller tekrar yanmaya başlamıştı. Kimse kıpırdamıyordu. Han müşterilerin yaşadıkları korku yüzlerine maske olmuş, ellerini ayaklarını zincire vurmuş, boğazlarını düğümlemişti.
Kasaba muhafızları gürültüyle meyhaneye daldılar; dört kişiydiler. Hızlarına bakılırsa yakınlardan geliyor olmalıydılar. Elleri bellerindeki coplarındaydı ancak durumu ve yerde yatan kolsuz genci görünce iki tanesi geriye çekildi, en öndeki cesur olan ise kılıcına davrandı. Yabancı hiç tepki vermedi ve konuşmaya çalıştı.
"Çocuğa yardım ederseniz ölmez."
"At onu!" Diye haykırdı muhafızlardan en öndeki, titrek bir sesle. Ardından belindeki kılıcı gösterdi.
Bir başka muhafız hızlıca kolu kopmuş genci omzuna alıp. "Rahibi çağırın" diye bağırmaya başlayıp dışarı çıktı, kolu kopmuş gencin arkadaşları da ona yardıma gitti. Üçüncü ve dördüncü muhafızda cesaretini toplayıp silahlarına davranınca yabancı sakince.
"Gerek yok," dedi ve kılıcının zincirini çıkarıp muhafızlara fırlattı.
"Kendi isteğimle geleceğim sizinle."
Muhafızlardan biri, yabancıya dik dik bakarak yanına yaklaştı ve ellerini iple bağladı. Telaşlı bir şekilde adamı dışarı çıkarırken diğer iki muhafız arkalarından ilerledi. Onlar masaların önünden ilerleyip giderken müşterilerden bazıları masaların altına saklanmış olan biteni izliyordu. Birkaç dakika sonra hancı İlbay kendine geldi ve sinirlendi.
"İçgüdülerime daha çok güvenmem lazım!"