İstanbul sokaklarında saatlerce beyaz bir Ford Transit ile dolaşır, kitap satardım. Bazen de parası olmayanlara o kitapları hediye ederdim. Aracımda yüzlerce kitap olurdu; felsefe, tarih, polisiye ve daha niceleri... İki güne bir semt değiştirirdim. Yüzümdeki yara izini ve iri yapımı görenler, asla bana karışmayı akıllarından bile geçirmezlerdi. Genel olarak sakin biriydim, kolay kolay sinirlenmezdim; ama sinirlendiğim zaman da kolay kolay sakinleşmezdim.
Yine kavurucu bir yaz sıcağında telefonumu bilinmeyen bir numara aradı. Önce şüphe ile yaklaştım, açmadım. Ancak sonrasında arayan kişi bir mesaj attı. Kendisinin doktor olduğunu ve acil durum sebebiyle bu numarayı aramam gerektiğini yazıyordu. Hızlıca o numarayı tekrar aradım ve can dostum Ali'nin hastanede olduğunu öğrendim.
Hemen hastaneye gitmek için aracın kontağını çevirdim. Emektar Transit; bir, iki ve ancak üçüncüde çalıştı. Bu şehrin yollarını çok iyi bilirdim; hangi caddede trafik olduğunu, hangi sokakta kavis olduğunu ve çok daha fazlasını ezbere bilirdim. İstanbul trafiğini yararak hastaneye ulaştım. Koridorda karşıma çıkan ilk doktora hiddetle bağırdım: "Ali nerede!"
Doktorun yüzü birden soldu. Odada nefes alışverişi dışında hiçbir ses yoktu. Doktor yutkundu ve Ali'nin hayati tehlikesi olduğunu, önümüzdeki birkaç gün içerisinde hayatını kaybedebileceğini söyledi. O an ne o iri yapım ne de kalbim bu habere dayanabildi. Oldukça sinirliydim. Doktora arkadaşımı görmek istediğimi söyledim, o ise kısa bir süre görebileceğimi belirtti. O an yüzümde adeta çaresiz bir çocuğun tebessümü belirdi.
Merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp Ali'nin kaldığı odaya gittim. Yüzüne baktığımda durum içler acısıydı; neredeyse tüm vücudu sarılıydı. Bir kolunda serum bağlıydı, diğer yanda nabzını ölçen cihazın o ruhsuz 'bip bip' sesleri yankılanıyordu... Sadece bunun bir rüya olmasını diledim. Çünkü eğer bu bir rüya değilse, bunu yapan kişi bunun bedelini çok ağır ödeyecekti.
Aradan on beş dakika geçmeden polisler geldi. Bana Ali'nin nesi olduğumu sordular. "Can dostum," dedim. Hayatımda başka kimseye bu kadar güvenmemiştim çünkü. Polis, Ali'nin ifadesinin alınmayacağını, üstlerinden kesin emir aldıklarını söyledi ve benden özür diledi. Bunu duyduğumda çılgına dönmüştüm. Bu olayın üstünün neden kapatılmaya çalışıldığını öğrenmem gerekiyordu. Polise niçin böyle olduğunu sorduğumda bana, "Prosedür böyle Mehmet Bey, biz herhangi bir şey söyleyemeyiz, emir kuluyuz," dedi. Burada bir şeylerin çok büyük ters gittiğini anlamıştım. Ama ne yapmam gerektiğini oldukça iyi biliyordum...
Ali'ye çarpan kişinin kim olduğunu henüz bilmiyordum. Doktora, herhangi bir durum değişirse beni mutlaka aramasını söyledim. Hastane merdivenlerinden adeta bir sinir küpü gibi indim. Aracıma bindim ve doğruca kazanın olduğu olay yerine gittim. Olay yerinin hemen yakınında bir bakkal vardı. Bakkal Rüstem'i çok iyi tanırdım; gırtlağına kadar kumar borcu vardı... Dükkana girdiğimde rafların bomboş olduğunu gördüm, içeride hiçbir şey kalmamıştı. Kamera görüntülerini istediğimde Rüstem dona kaldı ve tam o esnada kamerasının çalışmadığını iddia etti. Neden çalışmadığını sorduğumda ise kekeledi. Burada bir bit yeniği olduğunu anlamam için kahve falı bakmama gerek yoktu.
Polisin aniden olayı kapatmaya çalışması, bakkal Rüstem'in tam o dakikada kamerasının bozulduğunu söylemesi... Ya tüm bunlar imkansız bir tesadüf eseriydi ya da hepsi arkası çok sağlam bir gücün dönen korkunç çarkının parçasıydı. Ben bu işi çözecektim. Can dostum için, ne pahasına olursa olsun onun başına gelenler için mücadele etmeliydim. Çünkü o da benim için aynısını yapardı, hatta geçmişte yapmıştı da...
Araca bindim. Gürgen raflardaki tarih kitaplarının arasında gizlenen o siyah çelik kasama baktım. Aslında bu adımı atıp atmamak arasında çok kalmıştım; çünkü bir daha bu tarz işlere bulaşmak hayatımı geri dönülmez bir şekilde zora sokabilirdi. Tedirgin bir şekilde kasanın şifresini girdim ve parmak izimi okuttum. Çelik kapak açıldı. Kasadan bir adet Glock, birkaç şarjör mermi, kullan-at telefonlar, bir sinyal kesici ve bir tomar parayı çekip siyah sırt çantama fırlattım.
Gece yarısı bakkal Rüstem'in dükkanının önüne geldim. Birkaç dakika sonra kepenkleri kapattı ve sakince yürümeye başladı. Onu gölgelerin arasından sessizce takip ettim. Gecenin zifiri karanlığında Rüstem ıssız bir ara sokağa saptı. Fırsat bu fırsattı. Hemen araçtan indim, arkasından yaklaşıp o fark etmeden soğuk namluyu başına dayadım: "Bana tüm olan biteni anlatacaksın Rüstem. Yoksa yapacaklarımdan sakın tereddüt etme!"
Rüstem'in aniden nefesi kesildi ve korkudan oracıkta bayılıverdi. İstediğim tam olarak bu değildi ama neyse... Vakit kaybetmeden telefonunu cebinden çıkardım. Yanımda getirdiğim özel USB'yi takıp şifresini saniyeler içinde kırdım. Gelen mesaj kutusunu açtığımda ise gördüğüm şeyler karşısında dehşete düşmüştüm...