İçeriğe geç

Sağa Dönünce Son Kapı

Bölüm 1 · 16 dk okuma

Sağa Dönünce Son Kapı

Bölüm 1

Kimim?

Zihni boştu.

Kelimelerinin beyninin duvarlarına çarpıp, kıvrımlarında dolaşarak yankı yapacağı kadar boştu. Etrafa beyaz bir perdeden bakarcasına cam gibi berraklaşmış göz bebekleri, içinde bulunduğu sıcak odanın her yanında geziniyordu. Fakir görünümlü bu yer, tek bir gaz lambasıyla aydınlanan, duvarlarının ahşaptan olduğu ve içeriye bütün rüzgarı geçirdiği gibi her esintide çığlıkları andıran korkunç sesler çıkardığı bu odada, bir yer sehpasının üstünde olan bir bardak sudan başka hiçbir şey yoktu. Bir de üzerinde uyuduğu döşek ve üzerindeki hiçbir işe yaramayan incecik bir battaniye. Battaniyenin bir yastık kılıfından farkı yoktu ve Helen istemsiz bir şekilde içinde bulunduğu yoksul odaya burun kıvırdı. Nerede olduğunun farkında dahi varmadan, duvarda yürüyen beş kollu böcek de dahil her şeyi eleştirirken bulmuştu kendini. Oysa uyuşmuş, kirpikleri birbirine girmiş ve kenetlenmişcesine zor açtığı gözlerinin gördüğü görüntülerle tanışmasının sadece 2. saniyesindeydi. Yarı uyur yarı yatar halden kalkmaya çalıştığında, aniden elinde patlayan bir bomba misali bir anda karnının alt kısmında elektriklenmeye benzer bir acı yaşadı. Kısmen küçük denilebilecek ama etine yirmi yerden birden bir kağıtla saldırıp her yerine küçük acılı kesikler atılmış gibi hissetti kendini. Çatık kaşları bir başka mimiğe geçemeden daha çok çatıldı, baştan aşağıya her yerinin bir titreme içinden olduğunu, kemiklerinin zelzele içerisindeymiş gibi damarlarına çarptığını hissediyordu, kafasında bir ağırlık hissediyordu. Ekstazi çektikten sonra vücudunun üstünde bir savaş topu taşıma hissine benzerdi ama ekstazinin acıları hiç yokmuşcasında dondurmasının aksine bedeni resmen kıvranıyordu. Helen her hareketinde hissetiği sızıya rağmen oturur pozisyona gelebilmişti. Biraz hareket edip uvuzlarının varlığını hissettiğinde ise ince kuru derisini bir testere misali kesen soğuğun onu bir kapsül içine hapsettiğini fark etti. Zaten zoraki olan eylemlerini daha da kısıtlayan bu soğuktan kendini biraz olsun korumak için ince battaniyeyi çıplak ayaklarının üzerine örttü.

Buranın neresi olduğuna dair en ufak bir bilgi kırıntısı barındırmayan beyni; ismi, yüzü ve ailesi dahil hiçbir görseli bulundurmayan bir resim defteri gibiydi. Helen'in kafasında yalnızca başı boş manasız imgeler ve sonsuz bir beyazlık vardı. Gaz lambasının sönmeye yakın ışığı esmer teninde görünmez izler bırakır gibi dalgalanıyor, karanlıkta kalmış buğulu gözlerinde ateş rengi yansımalar yaratıyordu. Helen'in vücudunda bir yerlerde bir şeylerin acıdığına kendini alıştırması, soğuk yüzünden daha da titrmeye başlamasıyla bir olmuştu. Ayağa kalkması ve daha sıcak bir yere gitmesi gerektiğini hissediyordu. Bu yüzden ani bir harekette canının fena yanacağının bilinciyle zoraki ayağıya kalktı. Düşündüğü kadar canının yanmamasının yanı sıra, uzunca bir süredir yürümediğinin ipuçları olarak düz zemin o her adım attığında duvarla bir oluyormuş gibi ayağının altından kayıyordu. Helen eliyle bir yere tutunamadığı için kendini çok aciz hissetti bir anlığına. Arası hafif açık olan ahşap kapıya doğru gittikçe kapının öbür tarafından duyduğu sesler kalbini sıkıştırmış ve tamamen yabancı hissettiği bu ortam onu ürkütmüştü. Duyduğu kalın ama heyecanlı erkek sesinin kapının ardından ama uzaklardan gelen boğuk sesi;

"Sonunda parayı aldım, güzel bir yemek yeriz diye et de getirdim. " karşılığında ise daha ince ve oldukça keyifsiz başka bir erkek

"Et alana kadar biraz kömür alsaydın ya, neyle pişireceğiz o eti biz? Hem sobaya koyacak bir haltımızda kalmadı, zavallı kız kansızlıktan değil, donarak ölecek elimizde."

Onun bu sitemkar sesine karşılık diğer adam kıkırdadı.

Helen durmuş kapının ardında onları dinlerken nerede olduğunu çözmeye çalışırcasına ortamın enerjisini soluyordu. Tanıdık bir elektrik dalgası için bütün antenlerini havaya dikmişti.

"Düşünmedim mi zannediyorsun, kömür de aldım. Bizi bir iki hafta götürecek kadar hem de, ciddiyim bu sefer çok iyi para aldık." Bu cümlenin ardından gittikçe daha da açılan konuşma sırasında Helen anın tadını çıkartmak yerine olay çıkartan öbürki adamın ne kadar gergin olduğunu düşünmeden edemedi. Daha ne kadar orada duracağını bile bilmediğinde kapıyı ittirmekle ittirmemek arasında bir düşünce trafiğine karıştır ancak her şey tek bir dokunuşuna bağlıydı ve Helen çoktan titreyen ellerini kapıya bastırmıştı. Kapı insanın kulak zarında depremlere yol açacak cinsten bir ses çıkartıp bütün mahalleyi inlettiğinde ise kapının ardındaki konuşma son bulmuş iki adam da ona şaşkın, kocaman gözlerle bakakalmıştı.

Dışarıdan geldiği üzerindeki palto, dağınık saçları ve elindeli leş gibi kokan siyah et poşetinden belli olan adamın boyu uzundu. Feminen bir yüze sahip olmasına rağmen, uzun ve keskin bir burnu, ve kemikli bir çenesi vardı. Bembeyaz teni, soğuktan kızarmış yanakları, altın sarısı kıvırcık saçları ve ona doğru kısık bakan heyecanlı (ayrıca onu çok sinsi bir insanmış gibi gösteren derecede kısık) yeşil gözleri vardı. Diğerinin ise Helen'e doğru bakan gözleri, kömür gibi siyah ve oldukça düşük göz kapaklarına sahipti, onu her daim mutsuz gibi gösteren kalın kaşları, günlerdir kesmediği belli olan bakımsız sakalı ve omuzlarından aşağıya doğru dökülen simsiyah yağlı saçları vardı. Bu adam Helen'e diğerinden çok daha fazla tanıdık gelmişti. Hayal meyal geçen bir kaç günü ve bu adamın yüzünü gördüğü birkaç saniyeyi dahi olsa hatırlıyordu. Uzun saçlarını bir lastik tokayla bağladığı bir görüntünün ardından Helen'in rafları boş anı kitaplığına bir hatıra yerleşmişti bile. Bu kirli adamın yüzünde acır gibi bir ifadeyle Helen'in kıyafetlerini çıkardığını hatırlıyordu, sonrasında ise sıcak kaynar suyla ona banyo yaptırdığını, küçük bir çocukmuş gibi üstüne kalın bir şeyler giydirip onu döşeğe bıraktığını hatırladı. Karşısında beş yıldır banyo yapmamışcasına pis gözüken bu adama minnettardı ve bu yeni dünyasında belleğine kazınan ilk duygusuydu.

Diğerinin ise yalnızca sesini, kokusunu ve ismini biliyordu. Uzun saçlı adamın defalarca Semih diye çağırdığı bu adamın sesini onun için bir doktor çağırdığında duymuştu ilk defa, yanına gelip bilinci kapalı Helen'le konuşmaya çalışırken ise tütün ve sabun karışımı olan kokusunu duyumsamıştı. O güzel yüzüne tezat bir şekilde kokusu ve sesi iticiydi.

Helen'n karşılaştığı manzara bu iki adam, ateşi uzaktan belli olan bir soba ve birkaç temel mobilyadan oluşan bir ahırı andırırken adamların manzarası, içine gömüldüğü geniş kıyafetler içerisinde benzi atmış, göz altları çökmüş ve bakışları her an bayılacakmış gibi olan bir kızdı. Kısa kahverengi saçları birbirine girmiş, çıplak ayakları pürüzlü zemine basıyor ve soğuktan titriyordu. Sarı saçlı Semih isimli adam Helen'e doğru tek bir söz söylemeden adımlarını atarken eş zamanlı olarak gri insanın derisini kaşındıran kumaştan paltosunu çıkartıp Helen'in etrafına sarmış ve onu ittirerek sobanın hemen yanına oturtmuştu.

"Uyandın mı? Öldün sandık biz seni." diye şaka yaparken Helen boş gözlerle adama bakıyordu. Semih uzun saçlı olana attığı manalı bakışın ardından, su bardağında soğuk bir şerbet getirmiş ve Helen'in içmesi için ona vermişlerdi. Sanki bir deney faresine zehri enjekte ettikten sonra kamera mercekleri misali her halini izlermiş gibi Helen'in dudaklarını cam bardağa götürdüğü her saliseyi sessiz bir sabırla inceliyorlardı. Şerbet, kurak arazilere dönmüş boğazında serin bir serap gibi onu ferahlatırken ses telleriyle birlikte konuşacak güveninin gelmesini sağlamıştı. Kendini konuşmaya hazız hissedip, ağzından kelimelerin dökülmesine izin verdiğinde ise hiç hayal etmediği derecede gülünç bir cümle söylemişti.

"Siz şimdi benim ailem misiniz?" aklından ilk geçen ve düşününce aslında hiç de mantıklı olmayan bu fikir diliyle söylediğinde çok utanç verici gelmişti. Ona banyo yaptıran, onun için doktor çağıran bu insanlar onun ailesi değilse kimdiler? Arkadaşları? Oldukça tiz ve zayıf çıkan sesini ilk defa duyuyordu sanki. Kafasında kendiyle tanışmasının üzerinden 10 dakika geçmişti ama kendine biçtiği karakterin sesi kesinlikle bu kadar yorgun değildi. Kısa süren bir sessizliğin ardından iki adamın kendini tutmak için çabalayan ama başarısızlıklarının sonucu olan kahkahaları sobanın çıtırtısına karışarak odayı doldurmuştu. Helen istemeden de olsa kırgın, alınmış bakıyordu, ki bu çok normaldi. En yakın zamanlarda sinirlerinin bozulacağını Semih ve Okan (uzun saçlı) da biliyordu zaten. Buna rağmen ortamı yunuşatmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlardı. Semih olanları izah etmek için kendini rahat bir konuma getirirken Okan ayaklanmış ve mutfak dolaplarından bir tencere çıkartırken konuşmuştu.

"Birkaç gündür sadece çorbayla besleniyorsun, kesin şu an çok açsındır. Merak etme hemen hazırlıyorum yemeği. Nasıl hissediyorsun, ağrın çok var mı? Yarın doktor tekrar gelecek zaten. Kendini çok zorlama bir şeyler için, zamanla her şey hallolacak. Ha bu arada, özellikle istediğin bir şey var mı?"

Bunları söylerken son derece yatıştırıcı ve sakindi, Helen kendini güvende ve rahat hissetmişti ama yakınında oturan Semih sanki etrafında görünmeyen fizik ötesi dikenli bir zırha sahipmiş ve ne kadar uzakta olursa olsun ona batacakmış gibi Helen'i huzursuz ediyordu. 10 dakikadır tanıdığı bir adam hakkında böyle keskin duygular hissetmesi, psikolojisinde oynayan bir sinemaydı belki (hatta belki ileride bu düşünceleri yüzünden kendini şiddetle suçlayacaktı) fakat hisleri kendi kafasına göre şekillendireceği oyun hamurları değildi. Helen'in boş ve manasız bakışları ikisinin kıkırdamalarını bir anda donakalmış su taneleri gibi askıda bıraktı. Semih'in kaşları çatılıp korkunç bir şey duymuş gibi dudakları şekilden şekle girerken Okan tek kaşını kaldırıp Helen'deki gözlerini Semih'e çevirmişti.

"Şaka yapmıyorsun sanırım." diyen Semih'in ardından Helen şaka gibi anlaşılacak bir cümle mi söylediğini düşündü. Okan ise fısıltıyla karışık bir şekilde;

"Hafızasını kaybetmiş olabilir mi?Kafasından da darbe almıştı hatırlarsan. Doktoru arayayım mı?" dediğinde Semih Helen'e dönüp endişesini gizlemeye çalışarak konuştu.

"Acaba ismin, ailen ve buraya nasıl geldiğini biliyor musun?" sesi lütfen bil gibi çıkmıştı ve Helen nedensizce bakışlarını kaçırdı. Kendini suçlu hissetmişti belki de. Okan bu bakışın sebebini gayet net anladığından pes edercesine omuzlarını düşürdü. Semih ise sesini yükseltmiş ve şaşkınlıkla konuşmuştu.

"Nasıl yani, sen şu an ismini ve hatta yüzünü bile hatırlamıyor musun?" diyen adamın beş yaşında bir çocuğun çamurdan araba yaptığındaki surat ifadesi yüzündeydi. Sanki çok enteresan bir fosil bulmuştu ve onu inceliyordu. Sonlara doğru sırıtan suratı Helen'i sinirlendirmiştir, onun sefil haliyle dalga geçer gibiydi. Fakat sinirini belli ederek bir hata yapmak istemiyordu. Semih'e göz deviren Okan Helen'e koca cüssesiyle yaklaşıp panik olmaması adına birkaç söz etti.

"Şu an saat çok geç, yarın ilk fırsatta doktoru çağıracağım. Hem bence kısa süreli bir hafıza kaybıdır. Endişelenme. " Helen'in bu sözlerin ardından düşünecek çok şeyi vardı. Neden hastaneye gitmek yerine doktor çağırıyorlardı, fakir gibi gözüküyorlardı. Neden yaralanmıştı? Neden ona yardım etmişlerdi? İsmi neydi? Yüzü neye benziyordu? Helen yüzünün ceylan gözlü, beyaz tenli ve mümkünse güzel dudaklı bir kıza ait olmasını istedi. Tam şu an yüzüne dokunup burnunu, dudaklarını eliyle yoklayabilirdi ancak bu onu düştüğü durumdan daha utanç verici olan bir duruma sokabilirdi. Bir süre ortadan kaybolan Semih elinde çatlamış orta boy bir aynayla gülerek Helen'e yaklaşırken Helen az sonra suratını göreceğinin farkındaydı ve bu farkındalığın onu hayal kırıklığına uğratacağını da bir miktar biliyordu. Gözlerini sımsıkı kapattı ve önüne tutulan aynaya bakmayı bir süreliğine reddetti. Göz kapaklarını yavaşça açarken bile tereddütlüydü. Karanlık odanın varla yok arası ışığında, kırık kirli aynadaki yansıması ona büyük bir şok yaşatmamıştı. Yüzünü tam olarak unutmamış olmalı ki esmer tenini, sivri burnunu ve hafif çekik küçük gözleriyle dolgun yanaklarını garipsemedi. Gözünün altındaki ufak beni sanki her zaman gözünün önündeydi. Ona bakan bu kız kendisi değil de, eskiden yakın olan ama şimdi tamamen yabancılaştığı bir arkadaşı gibiydi. Sokakta birbirlerini tesadüfen görmüşler gibi bakıyordu bakışları. Helen gözlerini aynaın kırıklarında gezdirdiğinde içi cız etmişti. Bütün bu parçalar arasında yarılmış dudağı, birkaç dikiş atılmış kaşı, mor kırmızı desenleriyle sanat gibi gözüken göz çevresi ve etrafı kanlanmış göz bebeği en son dikkatini çekmişti. Hafif tombul, çizikler, kesikler ve yara izleri dolu parmaklarından aynayı bıraktığında Semih'in heyecanlı bir şekilde kendi suratı hakkında sorduğu "sence nasıl?" tarzı soruları duymazlıktan gelerek, kızın yüz ifadesini ezberler gibi onu izleyen Okan'a

"Benim adım ne?" Okan tereddütsüz ve güvenilir bir şekile;

"Seni bulduğumuzda ormanda bir grup arkadaşımla birlikte piknikteydim. Uçurum hrmen altındaki çimenlik bir yerde seni buldum. Üzerinde sanki buna hazırlanmışsın gibi kalın kıyafetler, uzun botlar ve içinde oldukça fazla şey olan bir sırt çantası vardı. Kim bilir o kalın montları üst üste giymeseydin şu an donarak ölmüş olabilirdin. Gerçi hafızanı kaybetmeden önce de kurtarılmayı istiyor muydun bilmiyorum. Çantanı biraz karıştırmış bulundum, kutular dolusu ağrı kesici, antidepresan ve uyku hapı vardı. Hatırlamıyorsundur sen tabi hiçbir şey." Semih bir süre kendini tutup sessizliği korumasının ardından;

"Acaba intihar mı ettin?" diyip Helen'i hiç şaşırtmadı. Helen ise omuz silkip oldukça soğuk bir tonda "Belli ki." demişti. Neyi neden yaptığına dair hiçbir fikri dahi olmamasının yanı sıra "madem intihar etmiş gibi gözüküyordum, neden huzur içinde ölmeme müsaade etmediniz? İntihar etttiğimi düşünüyorsanız bu fare deliğinden farksız evinizde beni iyileştirmek için çabalamamanız gerekirdi." diye söylenmekten geri kalmadı. Yaşanılanlar ve sözler unutulsa dahi duygular ve düşünceler sanki hiç gitmezmiş gibi aynı depresiflik içerisindeydi. Şu an intihar için hiçbir sebep görmese bile intihar edebilir gibi hissediyordu.

"İsmim ne? Diye diretti tekrar." Birkaç dakika sonra Okan elindeki çantayı ve kimliği Helen'e uzatarak eti pişirmek için tezgahın olduğu tarafa yürüdü.

Ertesi gün Helen, adı soyadı ve yaşının bilgisiyle uyanmıştı. Bir kimliğe ilk defa sahipti bir bakımdan. Dünki soğuk rüzgardan geriye hırpalanmış ağaç dalları ve açık güneşli bir hava kalmıştı. Sobanın yanında, yumuşak örtüler arasındaki uykusundan Okan ve Semih'in sessiz fısıltılı ama oldukça gergin konuşmalarıyla uyanmıştı. Hafif aralık gözleriyle ondan oldukça uzakta Okan'ın üstüne eğilmiş tehdit edercesine parmağını sallayan Semih'i sarı saçlarından tanımıştı. Yüz ifsdesini görmekte oldukça zorlanıyordu. Dünki sönük ışık ve oldukça panik halinde olması sebebiyle fark etmediği bir özelliğini daha kavramıştı. Miyoptu. Semih'in kafasının ona döndüğünü fark ettiğinde Okan'la olan kavgaları durmuş ve Semih büyük bir gülümsemeyle ona günaydın demişti. Helen ise yalnızca Okan'a bakıp kısık gözlerle yüz ifadesini seçmeye çalışıyordu. Görebildiği tek şey gözlerinin üstündeki karartıların (ki bu karartıların kaş olması gerekiyordu) sinirle kalktığı olmuştu.

"İyi uyudun mu?" dedi Okan sakince.

"Rüya gördün mü?" diyen Semih ise ona emanet edilen 2 yaşında bir çocuğun gönlünü hoş etmek istiyormuş gibi sesini inceltip konuşmuştu.

"Hayır rüya görmedim." dedi Helen. Oysa gece uyumadan önce uzunca hayalini kurduğu eski yaşamıyla alakalı onlarca rüyayı birden görmüştü. Ailesinin şu anda onu harıl harıl aradıklarını, bulduklarında ise Okan ve Semih'e hem çok kızgın hem çok minnettar olacaklarını, ilk iş olarak Helen'i de bir doktora yönlendireceklerini düşündü. Çocuklarının intiharı seçmesindeki o sevgisiz arka plan müziğini duyup Helen'e yeşilçamın saçma mutlu sonlarından biri olarak iyi bir aile hayatı yaşatacaklarını düşündü. Rüyalarında hep tekrarlanan şeyler, yaşlı insanlar, bir masa etrafında toplanmış birçok insan ve genelde kalabalık içerisinde grup halinde duran çok fazla insan oluyordu. Helen rüyalarında kabusu andıran hiçbir şey olmasa dahi rüyasındaki insan topluluğu arasında kaybolmuş hissediyordu.

Ayrıca bilinçaltının labirentinde kaybolmuş gibi rüyaları sürekli bir yerlerden kafasına saçılan bir tomar kağıt ile son buluyordu. Şırıngalar, ilaçlar, serumlar ve insan bedeninin bütün derinlikleri de rüyasında küçük ipuçlarıydı. Bu yüzden uyandığında bir macera romanını daha yeni bitirmiş gibi ayık ve heyecanlı hissetmişti. Ancak rüyasında gördüğü anne baba figürlerinin boş hayaller ağacında küçük iki meyve olduğunu öğrenmesi kısa sürdü.

"Evini bulmak için biraz çabaladım. Bir arkadaşım vardı, sağolsun, onun sayesinde hakkında bir şeyler bulabildik. Ne yazık ki ailen hakkında hiçbir fikrim yok, ne arayan ne soran oldu zaten. 5. sınıf tıp öğrencisisin ve seni bulmamızdan 3 gün falan önce bulunduğun yurttan çıkmışsın." Helen başını salladı. İntihar etmeden önce yokluğunu alıştırmak için bir ara bile vermişti demek ki. "Gerçekten hatırladığın bir şey yok mu?" diyen Okan'a omuz silkti, ne hatırladığını bile hatırlamıyordu ama düne göre kafası daha aydınlık daha berraktı, sanki dilinin ucuna gelen bir kelime gibiydi anıları. Sürekli tetikteydi.

Ucuz bir kahvaltı sonrası Helen tek başına Okan'a ona su kaynattığı için minnettar olarak banyoya girdi. Rutubet dolu, tavanı küflenmiş ve basık bir duvar deliğine benzeyen bu duşakabinde diğerr tüm odalarda olduğu gibi kapının hemen yanında bir gaz lambası vardı. Helen'in kendi uvuzlarını görmesi, hele de miyop gözleriyle, oldukça olanaksızdı. Buna rağmen duş sırasında Helen vücudundaki yaralara bakmaktan kendini alamadı. Ezilmiş eti, kesik derisinin yanı sıra orada yanlışlıkla bulunması imkansız birkaç iz görmüştü. Sürekli damar yolu açılan bir hastanın kolunu kaplayan morluk tam kolunun kapandığı yerde menekşeler gibi açmıştı. Aynı iğne morluğunu omzunda ve baldırında da görmüştü. Helen belki de yalnızca antidepresan ve uyku ilacına değil, her türlü kimyasal maddeye bağımlılık gösteren bir canavar olma ihtimalini düşündü.

Daha fazla düşünmemek adına kendini incelemesi de banyosu kadar kısa sürdü. Üstüne ferah kıyafetlerini giyip Okan ve Semih'n yanına gittiğinde Semih'in üzerine paltosunu giyip kapının önünde durduğunu gördü. Onun banyodan çıktığını gören ikiliden Semih güler yüzlü bir şekilde;

"Ben işe gidiyorum. Akşam eve gelişi bir şey ister misin? Cömert bir insanımdır, dilediğini söyle. Şu kadınsal şeylerden de alabilirim lazımsa." Helen başını iki yana salladı. Neredeyse hep mimik ve jestleriyle derdini anlatıyor, kelimelerini çok daha nadir kullanıyordu. Nedenini bilmiyordu ama her konuştuğunda daha da kabalaşıyormuş gibi hissediyordu. Annesinin rahat karnından çıkıp yüzüne tutulan ameliyathane lambasının ışığıyla karşılaşan, yeni doğmuş bir bebeğin öfkesine sahipti. Her cümle olduğu gibi bu da aklına yeni bir sürü soru kazandırmıştı. Bunların meslekleri neydi? Ne zamana kadar burada yaşayacaktı ki zaten? Buradan çıkınca nerede kalacaktı? Baştan aşağıya bir bulmaca gibi hissediyordu kendini. Daha bedeninin tamamını keşfedememiş, belki de hayatında çok değerli yerlere sahip o kadar insanı unutmuştu, yeni doğmuş bir bebek kadar tecrübesizdi.

Semih gittiğinde Helen bir süre sessizce ayaklarının altındaki halıya bakakaldı, kafasının içindeki sessizlik ona bir huzur vermişti ve kelimelerini boşa harcamak istemiyordu. Ağzını açıp bir soru sormak için kafasını kaldırdığında Semih'in onu incelediğini görmüştü. Beklemediği bu bakışlar yutkunmasına sebep olsa dahi sormaktan kendini alamadı.

"Sizin mesleğiniz ne? Neden bana yardım ettiniz?" dediğinde Okan boğazından küstah bir ses çıkararak eliyle odayı gösterdi ve kendi alay eden küçümser bir tavırla yanıtladı.

"Sende görebiliyorsun ki pek devlet memuru, doktor ya da mühendis sayılmayız." dediğinde Helen istemsizce histerik bir gülüşle omuzlarını düşürdü. Helen dolaylı yoldan ilk defa gülse bile ilk defa gülmüş gibi hissetmedi. Bu gülüşün öfkeden oluşan bir maske olduğunu bilmesine rağmen gülümsediğini varsaymıştı. Okan'ın bu cevabının kendi sorusuna cevap olmadığını biliyordu ama sıkıştırırsa bu yardımsever kibar adamları tahrik edip kendini riske atma ihtimalini düşünmeliydi.

Odadaki sessizlik biraz daha uzarken Helen çantasını karıştırıp en azından birkaç hatıranın izine düşmeye başlamıştı. Kutular dolusu ilaç, bol bol kıyafet ve boş defter gibi kafasından hiçbir yere ait olmayan nesneler dışında hiçbir şey yoktu. Yalnız elini biraz daha derinlere sokup kıyafetleri içerisinde bir sertliğe dokundurduğunda bunun diğer defterden oldukça farklı olarak kalın kapaklı kalın bir defter olduğunu anlamıştı. Defteri çıkarıp gün ışığında inclemek için eline aldığında defterin hasır kapaklı, iki kapağını kapatan bir kilit yerine ince bir iple defalarca etrafının sarıldığını ve ipin uğraşmaya değmeyecek bir şekilde düğümlendiğini gördü. Sanki bir duyulsa birçok hayatı karartacak bir sır saklarmış gibi kimse açamasın diye özenle ipi sarmışlardı. Helen sanki bir bıçakla açılamayacakmış gibi çok özenilen bu kilide acıyarak baktı. Bu fikri yürürlüğe geçiren kendisiyse bile acınası derecede düşük zeka belirtisiydi bu. Ancak aynı zamanda içinde o kadar da önemli bir şeyin olmama ihtimali de vardı, mesela yalnızca günlüğü de olabilirdi.(ki Helen bu eski püskü ve küf kokan defterin günlüğü olmasını çok fazla isterdi, hayatı hakkında bir fikir sahibi olmasının tek yolu gibi gözüküyordu. İlk başta bu kalın ve büyük defteri olabildiğince açmaya çalıştı. Ancak ince ip parmaklarını kesip canını yaktığında ne yaptığıyla ilgilenmediği Okan'dan bir bıçak istedi. Okan bıçağı ona uzatırken Helen onun şüpheyle gözlerinin titrediğini görür gibi olmuştu. Yalnız vücudu yeni bir şeylerin heyecanıyla titrediğinden samimi yaklaştı.

"Neden tereddüt ediyorsun, o bıçağı sana saldırmak için kullanacağımı düşünmüyorsundur umarım." patavatsızlık, hatta bir yerde saygısızlık, sayılabilecek bu şakalarına Okan da gülümsedi.

Helen ipleri bir çırpıda kesip defterin yandan bakıldığında yıpranmış gözüken sayfalarına ulaşmak için deli gibi heyecanlıydı ama ipi kestiği anda kucağına düşen küçük katlanmış bir kağıt odağını bozdu. O kalın ip şeritler arasında gizlenmiş bir kağıt vardı ama, açıkçası, Helen bunun sadece iplerin arasının daha sıkı olması için yaptığı (yine oldukça aptalca olan) bir tamir metodu olduğunu düşündü. Yine de içini açıp yazılan bir şey var mı diye bakmaktan kendini alamadı. Şaşırmıştı çünkü içinde gerçektende bir yazı vardı. Bir avuç büyüklüğündeki kağıdın içinde kısa denilebilecek bir metin vardı. Yazı oldukça okunaklı, hatta sanatsaldı. Kuyruğu bir kuğu gibi ince harfler, yana yatık düzgün bir çizgide ahenkle dans eden kelimeler ve bazı yerlere mürekkebi akmış siyah dolma kalemin kağıdın en sonuna tamamen bağımsız bir şekilde koyduğu soru işareti.. Tanıdık gelmiyordu. Kağıdın arkasına siyah izler bırakmış yazıyı okudu.

"Ne zaman okursun bunu bilmiyorum, korkum gözümü kör ettiği için yüzüne söyleyemem bunları. Özür dilerim, konuşmadığım sözler, yapamadıklarım ve gösteremediklerim yüzünden affet beni lütfen. Bu söylediklerimin bir önemi var mı bilmiyorum bile. Bunu oku ama okumamış gibi yap. Yarın görüşürüz.

?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.