
"Bu iş beklediğimden de güzel ilerliyor!" dedi Taner benim için yaptığı favori tatlım limonlu kekten bir dilim daha uzatırken. Taner aşçılık okuyordu, ben de bundan gayet haklı sebeplerle yararlanıyordum.
"Orası öyle de... Tek temennim olayları üstü kapalı anlatmaması. Hiçbir detayın kaçmasını istemiyorum."
"Adam lise hayatlarından başlamış yahu! Bebekliğinden mi başlamasını isterdiniz Vera Hanım?"
Güldüm. Telefonumu elime aldım ve çalan şarkıyı değiştirdim. Ege'nin evinden ayrılır ayrılmaz Taner'in kapısını çalmıştım. Sabah yaşadıklarımı heyecanım geçmeden birine anlatmalıydım. Bu kişi de pek tabii biricik arkadaşım Taner oluyordu.
"Ee bu kadar mı?" dedi Taner kaşlarını kaldırarak. İmalı bakışlarını görmezden gelerek Iron Man baskılı yastığını alıp sırtıma koyarak yaslandım. Elbette bu kadar değildi. Atladığım daha birçok detay vardı fakat hiçbiri Narin'in hikayesiyle alakalı değildi. Bu yüzden omuz silktim ve telefonumu elime alıp bakışlarımı ondan kaçırarak sorusundan sıyrılmaya çalıştım. Diğer küçük, kırmızı kare yastığı yüzüme fırlattığında telefonumu panikle yatağa düşürdüm ve gülmeye başladım.
"Benden kaçamazsın! Ege'den bahset biraz! Nasıldı? Sosyal medyadaki fotoğrafları oynanmış mı yoksa sahiden o kadar çekici miydi?"
"Rahat bırak beni Taner! Normaldi işte..." dedim umursamaz davranarak. Taner gözlerini öyle bir baydı ki pes ederek gerçekleri anlattım.
"Tamam... Adam iyiydi. Fotoğrafları gerçek diyebilirim."
"İyiydi?"
"İyiydi, işte Taner. Bilmiyorum. Elbette çekici bir yanı var fakat onda çözemediğim bir şey var."
"Nasıl bir şey?" O kadar soru soruyordu ki derin düşüncelere dalmama neden oluyordu. Ege Köksal ile ilk karşılaşmamızı bir kez daha düşündüm. Rahat hareketleri, bakışları, hikayeyi anlattığı zamanki ciddiyetinin aksine benimle vedalaşırken sergilediği sempatik tavırlar... Hangisi oydu? Ona bakarken madalyonun iki yüzüne bakıyormuş gibi hissediyordum. Bir tarafında yorulmuş, alaycı, ürpertici ve yaşlı bir adamın ruhu, diğer tarafında ise son derece sempatik, heyecanlı bir adam vardı.
"Tanımlayamıyorum. Sadece onun gerçekte nasıl biri olduğunu çözemedim." Taner bu dediğime küçük bir kahkaha attı.
"At şu ciddi tavırları üzerinden! Adamla daha en fazla bir saat geçirdin, nasıl çözmeyi düşünüyorsun? Zaman ver biraz canımın içi." Yine haklıydı. İnsanları, olayları didiklemeyi biraz olsun azaltmalıydım. Her şeyi bir anda çözecek, tanıyacak değildim ya... Nasılsa ikinci görüşmem cepteydi. Hem de benim talepte bulunmama bile gerek kalmamıştı. Ege Köksal bizzat kendisi sormuştu. Başarının verdiği gururla kendi kendime gülümsedim. Taner'in yatağında gittikçe gevşemeye başladığımı hissedince yorgun olduğumu fark ettim.
"Tamam, biliyorum ben bu bakışı. Hanımefendinin biraz uykuya ihtiyacı var. Hele ki uzun zaman sonra sabahın erken saatlerinde uyandıysa!"
"Gerçekten de nasıl oldu bu iş? Nasıl kalktım hala anlam veremiyorum. O zaman beni bir saate kaldırabilir misin? Notlarımı gözden geçirmem gerek." Taner başıyla onayladı. Haftasonu olduğu için okula gitmiyordu. Ama yine de yapacak bir şey bulduğuna emindim. Belki de ben uyuyorken o savaş oyunlarıyla vakit geçirirdi.
***
Gözlerimi Taner'in sevinç çığlıklarıyla açtığımda saati kontrol ettim. Henüz yarım saat geçmişken neyin nesiydi bu şimdi?
"Ne oluyor Taner?" dedim uyku sersemi konuşmakta zorlanarak. Yataktan doğruldum ve çantamın içinden lastik tokamı çıkarıp saçlarımı sıkıca tepede topladım. İlk iş banyoya gidip yüzüme bir avuç soğuk su çarptım. Ben kendime gelmeye çalışıyorken uyandığımı fark eden Taner elinden düşürmediği telefonuyla arkamdan beni takip etti. Banyo kapısının tam önünde durup ekrandaki bir şeyi göstermeye çalıştı. O kadar sarhoş gibiydim ki ekranda gösterdiği şeyi göremiyordum. Gözlerimi kısarak bakmaya çalıştım.
"Bunu kaçıramazsın." dedi başını hayretle sallayarak.
"Ver bakayım şunu." dedim telefonunu elinden alarak. Banyodan çıkıp ön verandaya doğru ilerledim. Bir yandan gözlerimle ekranı taradım. Bu bir instagram gönderisiydi. Profilde yazan Ege Köksal ismine sahte hesap olup olmadığını anlamak için bir kez daha baktım. Şayet Ege, son gönderisini birkaç ay önce paylaşmış biriydi. Fakat sahiden de oydu. Fotoğrafta kendisi yoktu. Yalnızca bir fotoğraf galerisinin dışarıdan çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Üzerinde de bir tarih, saat ve Ege Köksal'ın adı yazıyordu. 25.05.2020 / 21:00. Bu yarının tarihiydi. Fotoğrafın altında kısa bir açıklama yazıyordu.
"Bu sergi de diğerleri gibi benim için çok özel. Yaşlı ve Çocuk temalı sergim yarın açılacak. Bu değerli anımda yanımda olmak isteyen ve sanatçı ruhlu olanlara kapım her zaman açık olacak. :) İletişim bilgilerinizi ve davet isteğinizi aşağıdaki mail adresine gönderebilirsiniz: egekoksal@gmail.com."
Fotoğraf sergisine karşı olan merakım bir anda tavan yapmıştı. O fotoğrafları deli gibi merak ediyordum. Yaşlı ve Çocuk isimli bu sergide hangi kareler yer alıyordu? Herkese kapım açık diyordu fakat her davet isteği yollayanı da kabul edeceğini sanmıyordum. Üstelik benim işim tamamıyla Narin Durukan'ın ölümüyle ilgiliydi, Ege Köksal'ın fotoğrafları da sergisi de beni ilgilendiren bir şey değildi.
"Benim işim Ege Köksal'la değil ki Taner. Sen neden bu kadar ilgilisin bu adamla?" Hala ağzı kulaklarındaydı. Ondan gelen bir gönderiyi bile görmek onu gereksiz yere mutlu ediyordu.
"Çünkü o Narin kızın ölümünden sonra bununla ilgili bütün yazıları okudum. Bu adama gereksiz yüklendiler, Vera. Adam sadece yakışıklı olduğu için tepki gördü resmen. Tek suçu Narin'in erkek arkadaşı olmasıydı."
Durdu ve ellerini çırparak yerinde zıplamaya başladı. Ah, o kadar tükenmek bilmeyen bir enerjisi vardı ki asla engel olamazdınız.
"Ayrıca süper havalı şeyleri severim, bilirsin." Etrafa dağıttığım ıvır zıvırları alıp çantamın içine tıktım. Gitmeye hazırlandığımı fark edince yine tüm bildiği kurnazlıkları uygulamaya başladı. Nereye yönelirsem peşimden gelmek gibi... Gözümün önünden çekilmiyordu çünkü konunun dağılmasını istemiyordu. Kapının önüne bıraktığım beyaz spor ayakkabılarımı giymeye koyuldum. Lastik tokamın arasından sıyrılmayı başaran saç tutamı gözümün önüne düştü. Saçlarım o kadar ince ve kaygandı ki asla bir tokayla yerinde sabit tutturamıyordum. Sinirle düşen saçı kulak arkasına aldım. Taner hala sergi işini konuşuyordu.
"Gideceksin oraya değil mi? Hatta hemen şimdi mail atacaksın?" Gözlerimi devirerek ona baktım.
"Neden yapayım bunu?" dedim söylediğinin son derece mantıksız olduğunu vurgulamak istercesine. Ayakkabımın diğer tekini giymeye koyulurken parmağıyla kapıya ritim tuttu.
"Birincisi konu fotoğrafçılıksa senin orada olman gayet doğal." dedi gerçekten de makul nedenler sayıyormuş gibi parmağıyla sayarak. Ayağa kalktım ve çantamı omzuma astım.
"Neden? Benim fotoğrafçılığa dair bildiğim tek şey öz çekim." Buna ikimiz de güldük.
"Evet ama bu senin çocukluktan gelme bir hevesin, Vera. İçini biliyorum ben senin. İkincisi ise... Ege Köksal'ı daha yakından tanımak istiyorsan onu tam yuvasında görmek akıllıca bir hareket olacaktır."
Son söylediği cümle karşısında yutkundum. Ah, Taner bazen o kadar zekice cümleler kuruyordu ki karşısında duracak bir şey söyleyemiyordum. Benden tam dört yaş küçük olmasına rağmen bazı zamanlarda daha olgun davranabiliyordu. Onu tam yuvasında görmek... Ege Köksal'ı kendi fotoğraf sergisinde düşünmek bir anda her noktamın kasılmasına neden oldu. Tıpkı onun sesini mutfağında hissettiğim ilk an gibiydi. Aniden toparlanmaya çalışarak derin bir nefes aldım.
"Doğru söylüyorsun aslında. Belki de hikayeyle ilgili küçük bir ipucu yakalarım." dedim Ege Köksal'ın bana bir şeyler yumurtlama ihtimalini düşünerek.
"Haydi kızım. Haydi Vera Holmes, göreyim seni." Göz kırptı ve vedalaşmak adına yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Kapıyı kapatmasının üzerinden geçen bir iki dakika boyunca orada durdum. Gerçekten de oraya gitme isteğim hikayeye dair bir ipucu yakalamak mıydı yoksa başka bir şey miydi? Dudaklarımı dişledim. Sahiden dedektif işleri yapmak da neydi? Benim olayım yazmaktı. Sadece hikayeyi kaleme almak. Fakat hikayedeki rumuzların gerçek sahiplerini o kadar merak ediyordum ki... Ege Köksal'ın dudaklarının arasından çıkacak gerçek isimleri duymak en çok istediğim şey olmuştu.
Eve gelmemin üzerinden saatler geçti. Benim ise yaptığım tek şey çift kişilik yatağımın tam ortasında uzanıp, elimdeki kahverengi ajandaya bakmak olmuştu. Narin'in Neda'nın madalyayı almasına engel oluşu fena şekilde kafama takılmıştı. Bundan tam bir intikam hikayesi çıkmaz mıydı? Birbirini deliler gibi kıskanan iki kız arkadaş ve ortak arkadaşlar. Göz önünde olan, güzeller güzeli ve gruptaki herkesin birlikte olmayı düşlediği kız Narin. Kilolarıyla alay konusu olan, geri planda kalmış olan Neda. Yazdığım cümleyi okudum: "Göreceksin, senin sonun benim elimden olacak!" Yine de tüm bu kıskançlık olayı bir insanı ölüme götürebilir miydi? Bu ikisinin yaşadığı şey ergenlik triplerinden başka bir şey değildi. Tüm bu yaşananlar lisedeyken olmuştu sonuçta öyle değil mi?
Gerçekten de kafayı sıyırdın, Vera dedim kendi kendime konuşarak.
"Katil bulundu. Bir katil aramana gerek yok. Narin'in arkadaşları masum." dedim sayfaları çevirip diğer notları okuyarak. Ne diye kafamda bir katil yaratıyordum ki? Sonuçta görevim sadece Narin'in hayat hikayesini yazmaktı. Ölümünün arkadaşlarıyla bir ilgisi yoktu, olmamalıydı.
Eğer adalet gerçekten doğru işliyorsa Asil Acar hapse girerek bu cinayetin bedelini ödüyordu. Narin'in hesabı sorulmuştu. O sapık ruhlu herif hak ettiğini yaşıyordu. Derin bir nefes alarak Narin'in ölümü düşündüm. Canı çok acımış mıydı? O gece ne düşünüyordu, aklından neler geçiyordu? Kimse yirmi üç yaşında, sıradan bir günde öleceğini düşünmezdi. Daha çok gençti... Yaşıt olmamızın verdiği acı kalbimi daha çok acıtıyordu. Evet, birbirimizden çok ayrı karakterlerdik. Narin'in şımarık bir tavrı olduğunu, rahatlığa alışmış, gelişine yaşayan bir kız olduğunu inkar edemezdim. Fakat öldürülmeyi hak etmemişti. Kimse bir cinayete kurban gitmeyi hak etmiyordu. Gözlerimden akan birkaç damla gözyaşını elimin tersiyle sildim. Böylesine hassas konularda asla güçlü kalamıyordum.
Ajandamı kapatıp çekmeceme kaldırdım. Bir süre daha sırt üstü yatakta uzanıp tavanı seyrettim. Bir insan nasıl bu kadar yatmayı ve uyumayı sevebilirdi ki? Kendi kendime gülüp çevik bir hareketle kalktım.
"Bu kadar tembellik yeter kızım." dedim her zamanki gibi kendi kendime konuşarak. Yalnız yaşayanlar benim halimi anlayabilirdi. Etrafta bir ses yoksa ses yapacak tek şey televizyon, müzik veya kendi sesin olurdu. Mutfağın sarı ışıklarını yakıp dolaptan yarım kalmış makarna paketini ve sos yapmak için domates salçasını çıkardım. Şu günlerde en sık yediğim yemek olabilirdi. Mutfakla aramın pek iyi olduğu söylenemezdi. Zaten bildiğim yemek sayısı bir elin parmağını geçmiyorken defalarca makarna yapmak kaçınılmazdı. Ara sıra Taner'in benim için yaptığı lezzetli yemekler için minnettardım. O olmasaydı muhtemelen bir deri bir kemik kalacaktım.
Makarnayı tencereye koyduktan hemen sonra cebimden telefonumu çıkardım ve mail kutusuna tıkladım. Alıcı kısmına Ege Köksal'ın adresini girdikten sonra mesaj kısmına tıkladım ve durdum. Ne yazmam gerekiyordu? İletişim bilgileri mi demişti? Hatırlamak adına instagram profiline girdim ve son gönderisine tıkladım. Açıklamayı okuduktan sonra içimdeki şeytani duyguya engel olamadım ve profilinden çıkmadan önce eski gönderilerine göz gezdirdim. Daha önce detaylıca bakmadığım birkaç fotoğrafına tıkladım ve yorumlarına kadar baktım. Zaten toplam yirmi gönderisi vardı. Bu yüzden bütün hepsine bakmak zor olmadı. İlk yüklediği fotoğrafı Narin'e sarıldığı bir pozdu. İkisi de bir arabaya yaslanmıştı ve arkada güneş batmak üzereydi. Turuncu tonlarda, son derece romantik bir pozdu. Açıklamada tek bir cümle yazılıydı: "Adı kadar narin..." Bu fotoğrafı neredeyse en çok beğenilen fotoğraftı. Yüzlerce yorum atılmıştı. Birçoğu Ege'ye değil de Narin'e yazılan iltifatlardan oluşuyordu. İlişkilerinde ilginin çoğunu Narin alıyordu. Ege Köksal ikinci plandaydı.
Profilinde daha fazla oyalanmayıp mail kısmına geri döndüm. Ne şekilde başlangıç yapacağımı düşünüyorken yanmak üzere olan tereyağını unuttuğumu fark edip panikle ocağın altını kıstım. Sos işlemini çabucak halledip maile geri döndüm. Of, Taner... dedim içimden. Bunlar hep onun başının altından çıkıyordu.
"Ben Vera." yazdım sonra çabucak sildim. Kulağa ne kadar aptalca geliyordu. Sanki mail adresimde adım yazmıyordu ya... Yine aklıma Ege Köksal'ın buluşmamızda söylediği cümle geldi. "Ege Köksal diyeceğim saçma olacak..." Yine de iletişim bilgisi istiyordu. Az da olsa kendimi tanıtmalıydım.
"Vera Toksöz. Papatya Yayınları'nın kurucusu, eski gazeteci. Yaşlı ve Çocuk isimli serginize katılma daveti adına bu maili atıyorum." Yok, olmuyordu. Ne yazarsam yazayım kulağa çok saçma geliyordu. Hem davetimi kabul edeceği ne malumdu? Hiç yazmasam daha iyi olacaktı. Nereden Taner'in aklına uymuştum ki? Makarnayı beklerken sandalye çektim ve oturdum. Gerginlikten tırnaklarımı kemirmeye başlamıştım. Sonra, hiç beklemediğim bir şey oldu. Ekranımın üzerinden gelen mail bildirimi kalp atışlarımı hızlandırdı. Yoksa yanlışlıkla gönder tuşuna mı basmıştım? Hemen bildirimin üzerine bastım ve maili açtım. Yuvarlak ikonda iki harf yazılıydı E.K. Gönderen: egekoksal@gmail.com. Konu başlığı: Yaşlı ve Çocuk Sergisine Davet.
"Nasıl yani?" dedim maile bakakalırken.
"Merhaba, bu mesaj otomatik oluşturulmuştur. Bu mail, Yaşlı ve Çocuk isimli sergim için davetiye niteliği taşımaktadır. Yalnızca yakın çevreme gönderilen bu maili kabul ederseniz onur duyarım. Sizleri orada görürsem çok mutlu olacağım. Eğer maili onaylarsanız adınız listeye alınacaktır. Şimdiden teşekkür eder, iyi akşamlar dilerim."
Altında yer alan kutucukta "Geliyorum." ve "Gelemiyorum." seçenekleri yazılıydı. Mailin alıcı kısmında bir liste vardı. Yaklaşık yirmi beş otuz kişi olduğunu söyleyebilirdim. Ege Köksal beni yakın çevresine dahil mi etmişti yani? Gülümsememe engel olamayarak geliyorum seçeneğine tıkladım. Beni zor bir görevden kurtarmıştı. Ondan bu maili almasaydım mail atmayacak ve gitmekten vazgeçecektim. Ne beklediğimden emin değildim. Onunla konuşma fırsatım olacak mıydı? Ayak üstü de olsa hikayeye dair ufak detaylar öğrenebilir miydim?
Makarnam nihayet hazırdı. Karnım öyle gurulduyordu ki hemen bir tabak doldurup yemeğe koyuldum. Makarnamı yiyorken aklım her zamanki gibi başka yerdeydi. Çoktan yarın sergide ne giyeceğimi düşündüm. Ne olursa olsun benim için güzel bir an olacaktı. Bir fotoğraf sergisine davet edilmekten başka ne güzel olabilirdi ki? Keyfim yerine gelmişti. Bunu fırsata çevirmek isteyerek yemekten hemen sonra dizüstü bilgisayarımı açtım ve bir belge açtım. Hikayeye şu meşhur basketbol maçından başlayabilirdim. Evet, henüz elimde çok az detay vardı fakat en azından bir başlangıcının olması beni iyi hissettirecekti. Belgeye bir isim vermem gerektiğini fark edince duraksadım. Kitabın ismini en son verecektim fakat geçici bir belge adına ihtiyacım vardı. "Adı kadar Narin." yazdım ve güzel bir giriş hazırladıktan sonra belgeyi kaydettim.
Biraz kafamı dinlemek adına internetten yarım bırakmış olduğum bir diziyi açtım ve birkaç bölüm seyrettim. Ardından tekrar uyuyabilmek adına yatak odama gittim. Uyumam için her şey normaldi. Rahat bir yatak, karanlık bir oda, uykuya düşkün bir beden. Fakat ilk defa beynim durmuyordu. Narin, Neda, Ender, Giray, Ege, yarın gece gideceğim sergi... Aklımda dolanan isimler ve düşünceler uyumama engel oluyordu. O gece belki de uzun zaman sonra çok geç bir saatte uykuya daldım.
***
Saat sekizi gösterdiğinde çoktan telaşa kapılmış, oradan oraya koşturmaya başlamıştım. Benim panik hallerimi önlemeye çalışan Taner siyah tek bant topuklu ayakkabılarımı uzattı.
"Geç kaldık." diyerek söylenmeye devam ettim. Taner bordo renkli küçük kare, omuz askılı çantamın içine telefonumu atıp yardımcı olmaya çalıştı.
"Saat daha dokuza çeyrek var, Vera. Tam dokuzda orada olmanı gerektiren bir durum mu var? Hem biraz geç katılmak sana hava katar..."
"Havamız batsın." dedim ayakkabının küçük deliğini bulmakta zorlanarak. Gittikçe sinir kat sayım artıyordu. Dakik bir insan olarak hazırlanma süremi ayarlayamamış olmak bütün gerginliğimi su yüzüne çıkartmıştı. Ayakkabıları nihayet giymeyi başardığımda aynadaki yansımama baktım. Blazer ceketlerim olmadan ben bir hiç sayılırdım. Siyah, dirsek kol ceketimin içine giydiğim askılı düz elbisem ceketimle aynı hizada bitiyordu. Yine siyah, ucunda küçük bir hilal sallanan tasma kolyemin ceketimle uyum sağladığını görünce biraz da olsa rahatladım. Baştan aşağıya siyah giyinmiş olmam kararsız kalmama neden oldu. Üzerimdeki tek renk bordo renkli çantamdı. Bir de dudaklarıma kondurmuş olduğum yine çantamın tonunda bir ruj...
"Yas ilan etmiş gibiyim. Olmadı bu." dedim bir sağa bir de sola dönüp kendimi süzerek. Ceketimin üzerinden salınan düz saçlarımı geriye atıp bir de yansımama öyle baktım. Taner daha fazla düşünmeme engel olarak aynanın önüne geçti.
"Fıstık gibi görünüyorsun bebeğim. Haydi şimdi gitme zamanı!"
Beş dakikadır beni kapıda bekleyen taksi şoförünü daha fazla bekletmemek adına Taner ile vedalaşıp araca bindim. Beklettiğim için özür dileyip şoföre fotoğraf galerisinin adresini söyledim. Saati kontrol ettim. Lanet olsun ki oraya vardığımda yaklaşık on dakika geç kalmış olacaktım. Üzerimdeki ceket sıcaklamama neden olunca arabanın camını biraz açıp hava almaya çalıştım. Sessizlik içerisinde geçen yolculuğum nihayet sonlandığında araçtan indim. Hafif topuklu ayakkabılarım bir anlığına dengemi bozsa da çabucak toparlandım ve galerinin kapısına doğru ilerledim. Ne yalan söyleyeyim topuklu ayakkabıların verdiği öz güveni seviyordum. Günlük hayatımda her ne kadar spor ve salaş giyimi tercih etsem de, nadir günlerde giydiğim bu ayakkabıları seviyordum. Yine de fazla abartılı bir kombin yapıp yapmadığım konusunda şüphelerim vardı. Giyim tarzım üzerinde daha fazla kafa patlatmak istemeyerek girişte bekleyen şık takımlı bir adama doğru yanaştım. Bir liste olmalıydı öyle değil mi? Bu şık takımlı adam beni güler yüzle karşıladı.
"Hoş geldiniz. Adınızı rica edebilir miyim?"
"Vera Toksöz." dedim içeriye doğru kısa bir bakış atarak.
"Buyrun, umarım keyif alırsınız." dedi eliyle nazik bir şekilde içerisini göstererek. Uzun zamandır böyle bir geceye davet edilmemiştim. Keyif alacağıma son derece emindim. İçeriye girer girmez dikkatimi ilk çeken şey bütün davetlilerin son derece şık giyinmiş olmasıydı. Üstelik garip bir şekilde neredeyse herkes anlaşmış gibi siyah giyinmişti. Yanıma yaklaşan tanıdık yüzü gördüğümde kibarca gülümsedim. Kadir, herkese inat lacivert bir takım giymişti. Eliyle önündeki düğmeyi ilikledi ve otuz iki diş sırıttı.
"Hoş geldiniz, Vera Hanım. Sizi burada görmeyi beklemiyordum." Bir anlığına kendimi davetsiz misafir gibi hissettim. Öyle olmadığını bilmeme rağmen yine de diken üstünde hissettim.
"Daveti aldığımda oldukça heyecanlandım. Severim ben böyle işleri..." dedim kendi etrafımda kısa bir tur atarak. Her yer ama her yer fotoğraf kaynıyordu! Duvarları bu kadar kalabalık göreceğimi düşünmemiştim. Bu adam kendini tamamen bu işe vermiş olmalıydı. Her birini yakından incelemek için delice bir istek duyuyordum. Heyecanımı çok fazla belli etmemeye çalışarak Kadir'i dinliyor gibi yaptım. Normalde yaptığım bir şey değildi, herkesin anlattıklarına saygım olurdu fakat dinleyemiyordum. Hemen sol tarafımızdan geçen bir çiftin bir fotoğraf karesiyle ilgili konuştuklarına kulak misafiri oldum.
"Fotoğrafın bir duygusu varmış gibi değil mi? Ağlıyormuş gibi... Başkası söylese buna gülerdim ama gerçekten de öyle." Duyduklarım merakımı iyice tavan yaptırmıştı.
"Ben seni özgür bırakayım. Dilersen ikramlarımızdan da istediğin kadar alabilirsin. Hepsiyle bizzat ben ilgilendim." Teşekkür edercesine başımı salladım ve bütün ilgimi fotoğraflara yönelttim. Tam büyük boy bir fotoğrafın önünde durduğumda ağzım şaşkınlıktan açık kaldı. Bu çok garip bir duyguydu. Tıpkı az önceki kadının dediği gibi fotoğrafta insanı içine çeken bir şey vardı. Fotoğrafta eski bir köy evinin önünde sırtında yüklü odun parçaları taşıyan yaşlı bir kadın vardı. Belki altmışlarındaydı belki de yetmişlerinde...
Her ne kadar ev, köy ortamı gibi ufak detaylar da olsa asıl ön planda olan şey kadının yüzüydü. Alnındaki ve göz kenarındaki kırışıklar yaşanmışlığı temsil ediyor gibiydi. Upuzun saçları tek bir örgüde toplanmış sağ omzundan aşağıya doğru uzanıyordu. Saçları genç bir kızın saçları kadar parlak ve canlıydı. Gözlerinde çözemediğim bir parlaklık vardı. Kendi hikayesini anlatmaya çalışıyor gibiydi. Gülümsemiyordu. Üzgün de görünmüyordu. Sadece yüzüne kondurduğu donuk ifadeyi gözler önüne seriyordu.
Fotoğrafa o kadar dalıp gitmiştim ki hemen yanımda durup aynı ciddiyetle fotoğrafı izleyen Ege Köksal'ı fark edememiştim. İlerlemek adına bakışlarımın yönünü değiştirdiğimde onu fark ettim. Bugün, bu sergide olan herkesin aksine kendisi son derece salaş bir görünüme sahipti. Kollarını kıvırdığı ince, baharlık beyaz gömleğinin altına siyah bir kot giymişti. Tam altına, yine aynı konforda beyaz bir spor ayakkabı. Sanki serginin sahibini değil de yoldan geçen birini içeri almışlardı. Fakat tam da bu görüntü onu içerideki herkesten farklı kılmıştı. Yüz yüze geldiğimizde yüzüne hafif bir tebessüm kondurdu.
"Ne düşünüyorsun?" dedi öylece, dosdoğru sorarak. Bir an kafamın içindeki düşünceleri sorduğunu zannettim. Bir iki dakika anlamayarak öylece bakındım. Eliyle fotoğrafı gösterdiğinde bakışlarımı tekrar kareye doğrulttum.
"İçine sürükleniyorum." diyerek itiraf ettim. Yorumum hoşuna gitmiş olacaktı ki keyifle gülümsedi. Ellerini ceplerine sokup fotoğrafa doğru bir adım attı. Tıpkı kendi evinde yaptığı gibi derin düşüncelere daldığını hissettim. Fakat bu kez sessizliği çok uzun sürmedi.
"Diğer fotoğrafları inceleme fırsatın oldu mu?" Sesindeki ton ciddileşmişti. Hafiften yine gerildiğimi hissettim. Ceketim yine beni terletmeye başlamışken saçlarımı kaldırıp biraz olsun serinlemeye çalıştım. Henüz yeni geldiğimi belirtip onun ağır adımlarını takip ettim. Diğer kareleri incelerken yanımda olup olmayacağını merak ettim. Benden başka ilgilenmesi gereken ziyaretçiler yok muydu? Yanımdan ayrılmadı. Diğer kareleri incelememi bekledi. Bu kez birkaç adım gerimde duruyor, uzaktan tepkilerimi ölçüyor gibiydi. Onun arkamdaki varlığını hissetmek fotoğrafları incelememi zorlaştırıyordu. Ne tepki vereceğimi beklerken nasıl tarafsız bir şekilde inceleme yapabilirdim ki? Hiç beklemediğim anda bir soru sorarak kafamı iyice karıştırdı.
"Sence serginin adı neden Yaşlı ve Çocuk?" Bunu gerçekten de merak ediyor gibiydi. Bir önünde durduğum fotoğrafa bir de ona baktım. Sahi neden bu isimdi? Her birinde yaşlı bir insan vardı peki ya çocuk? Bir çocuk görmüş müydü? Hatırlamıyordu. Birisinin Ege'ye seslendiğini duydum. Sarı bukleli genç bir kadın neşeyle ona sesleniyordu. İkramlardan bir şey zarif parmaklarının arasında tutarken bir kez daha seslendi.
"Ege! Buraya bir bakabilir misin?" Ege o yöne bakmadan bana son bir kez daha baktı.
"Serginin sonuna kadar durabilecek misin?" dedi küçük bir endişeyle. Omuz silktim. Gerçekten de şu ceketi artık çıkarmam gerekiyordu.
"Sanırım." dedim fazla düşünmeden. Ege ufak bir baş onaylamasından sonra geriye doğru bir adım attı.
"Sorumun cevabını bulabilirsen bu gece bitmeden sana hikayeyle ilgili ne sorarsan sor cevap vereceğim. Yalnız bir soru. Ne dersin?" Sesindeki meydan okuma beni güldürdü. Parmağını kaldırarak bir soru sorma hakkım olacağını işaret etmişti. İstediğim de bu değil miydi? Buraya gelme sebebim tam da bu soru hakkımla ilgiliydi. İkimizin oynayacağı bu küçük oyun eğlenceli olacaktı. Kadın bir kez daha ismiyle seslendiğinde Ege benden bir şey duyabilmek adına duraksadı. Onu ve ısrarcı kadını daha fazla oyalamak istemeyerek başımı salladım.
"Tamam, varım. Ya bilemezsem ne olacak?" dedim işe daha çok eğlence katmaya çalışarak. Mücadele, oyun, büyük kozlar benim işimdi. Bir oyun oynayacaksak karşılıklı iddialaşma olmalıydı değil mi? Ege de tıpkı benim gibi keyiflenerek parmağını bana doğru salladı. Kozunu düşünüyor gibiydi. Ne diyeceğiyle ilgili sabırsızlanarak kollarımı birleştirdim.
"Bilemezsen bir fotoğraf hakkım olacak. Senin fotoğrafın. Ben nasıl istersem." Ardından cevabımı bile beklemeden arkasını döndü ve yanımdan uzaklaştı. Söylediği şey karşısında yüzüm o kadar ısınmıştı ki nihayet ceketimi çıkarıp koluma aldım.









