Merhabalar arkadaşlar, giriş bölümüne hoş geldinizzz.
Çok uzatmayacağım, umarım beğenirsiniz.
Keyifli okumalar...
☀️
Aydınlık, karanlıkta kalan devasa bir gölge gibi çökmüştü ülkemizin üstüne. Oysa aydınlığın ferahlık getirmesi, geçtiği yere ışık taşıması gerekmez miydi?
Annem ve babam bu toprakları yöneten kral ve kraliçeydi. Ben ise annemden sonra tahta geçecek olan tek vâristim. Fakat bu tahtın ve bu ülkenin başına geçmeyi ne kadar istiyordum... İşte orası büyük bir muammaydı.
Bahçedeki ağır kokulu saray sarmaşıklarının arasında, zihnimdeki sorularla tek başıma dolaşırken arkamdan gelen adım sesleriyle irkildim.
"Prensesim," dedi yanıma yaklaşan muhafız, saygıyla başını eğerek. "Kraliçem sizi bekliyor."
"Gidelim," dedim, sesimdeki bıkkınlığı gizlemeye çalışarak. Adımlarımı saraya doğru yönlendirirken muhafız da hemen bir adım gerimden beni takip etmeye başladı.
İçeri girdiğimde adımlarımı annemin odasına doğru yönlendirdim. Muhafız kapıda kaldığında derin bir nefes alıp ahşap kapıyı tıklattım. Birkaç saniye sonra içeriden yorgun bir "Gel," sesi yükseldi.
Kapıyı açıp içeri adım attım. "Beni çağırmışsın anne."
"Gel Rowena," dedi, yataktan bana doğru uzanırken. Yüzü her zamankinden daha solgundu. "Seninle konuşmamız gereken önemli bir konu var."
Yanına yaklaşıp endişeyle sordum. "Ne oldu? Bir şey mi hissettin?"
"Biliyorsun ki ülkemiz, aydınlığı yaşayan devasa bir karanlık..." Göğsünü tutarak hafifçe öksürdü. "Benim vaktim yaklaşıyor kızım. Tanrı'dan tek dileğim, ölmeden önce senin tahta çıktığını ve hayatını birleştireceğin kişiyi seçtiğini görebilmek."
"O nasıl söz öyle!" dedim, içimdeki korkuyu öfkeyle bastırmaya çalışarak. "İyileşeceksin. Diyardaki en iyi şifacılar yolda, senin için geliyor. Her gün dualar ediyorum senin için... Ayrıca sana daha önce de söyledim; evlenirim belki ama o tahta çıkmam."
"Çıkacaksın Rowena, zorundasın," dedi sesi ilk kez bu kadar kesin ama çaresiz çıkarken. "Bu ailenin tek kızı sensin. Kadından üreyen ve tahtı anneden kıza devreden ilk krallık biziz. Asırlardır süren bu kanun benimle son bulamaz."
"O zaman kuralları değiştirin!" diye üsteledim. "Soyluluk diğer krallıklardaki gibi erkeklerden ilerlesin, taht babadan oğula geçsin!"
"Rowena..." Güçsüz elini elime bastırdı. "Bunu bozamayız. Hazırlan, bir hafta sonra taç giyme törenin var. Ardından da... En geç bir ay içinde evleneceğin kişiyi belirlemelisin."
"Bir ay içinde kimi tanıyıp evlenebilirim ki anne?"
"Gözlerini aç ve etrafına bak kızım... Zihnin kadar kalbinin de kararlarına güvenmeyi öğren. Şimdi git ve biraz dinlen."
Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım ve odadan çıktım. Annem hasta olmasa, ne o tahtı ne de bu zorunlu evliliği kabul ederdim. Ama o benim en zayıf noktamdı ve onun arzusu, benim zindanım olmaya yetiyordu.
Odama kapanıp kalmak beni kurtarmayacaktı. Göğsümün ortasına oturan ve her nefesimde kaburgalarımı batıran o amansız sıkışmışlığı dağıtmalıydım. Zihnimdeki uğultu saray duvarlarında yankılanırken, adımlarımı muhafızların devriye gezmediği o dar, loş koridora kırdım. Hedefim sarayın gözden ırak, unutulmuş kütüphaneseydi. Burası, çocukluğumdan beri üzerimdeki prenses unvanı ağır geldiğinde kaçıp saklandığım tek sığınaktı. Yüksek ahşap rafların, kurumuş mürekkebin ve tozlu sayfaların kokusu; sarayın sahte ihtişamından ve bıkkınlık veren riyakârlığından daima daha gerçek hissettirmişti.
Ağır meşe kapıyı sessizce itip içeri girdim. Dev mumlukların cılız ışığı, devasa rafların arasında uzun ve ürkütücü gölgeler yaratıyordu. Parşömen kokusunu derin bir nefesle içime çekerek en dipteki raflara, diyarların haritalarının ve eski tarih kayıtlarının korunduğu yasaklı bölüme yürüdüm.
Parıltılı ve sahte düzeniyle övünen, bizim hüküm sürdüğümüz Lumina Krallığı'nın sınırları... Ve onun hemen ötesinde, haritalarda simsiyah bir leke gibi duran, çocukluğumdan beri sadece korkunç efsanelerle kulaklarımıza kazınan Umbra Krallığı.
Lumina, adının vadettiği aydınlığı kendi halkından bile esirgerken; Umbra, sırları ve tekinsizliğiyle devasa bir gölge gibi sınırımızda dikiliyordu.
Parmağımı haritanın üzerindeki o keskin sınır çizgisinde gezdirdim. Annem beni bir ay içinde hiç tanımadığım bir adamla evlendirip bu tahta perçinlemek istiyordu. Ama kalbim, bu saray duvarlarının ötesinde başka bir cevabın beni beklediğini fısıldıyordu. Eğer Lumina, adının aksine bana sadece karanlık bir hapxane vaat ediyorsa; belki de Umbra dedikleri o diyar, sanıldığı kadar zifiri değildi.
"Sınırları zorlamak her zaman tehlikelidir, Prenses."
Arkamdan gelen ani ve yabancı sesle irkilip hızla arkama döndüm.
Kütüphanenin en koyu gölgesinde, yüksek raflardan birine sırtını rahat bir tavırla yaslamış duran bir adam vardı. Saray muhafızlarının zırhlarına ya da Lumina soylularının ipek kıyafetlerine hiç benzemeyen, baştan aşağı siyahlar içinde bir siluet... Yüzünün yarısı pelerinin kapüşonuyla örtülüydü ama karanlığın içinden parıldayan keskin, tekinsiz gözlerini görebiliyordum.
"Sen de kimsin?" dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. Elimi gayriihtiyarı belimdeki küçük hançerin sapına götürdüm. "Saray kütüphanesine nasıl girdin?"
Dudaklarında beliren gölge gibi hafif bir tebessümle bir adım öne çıktı. Adımları bir kaplanınki kadar sessizdi.
"Sadece... Tıpkı senin gibi, kendi dünyasından kaçmaya çalışan bir gezgin diyelim," dedi, sesi alçak ama odadaki tüm havayı titretecek kadar baskındı. Gözleri parmaklarımın altındaki haritada durdu. "Ve görünen o ki, ikimiz de yanlış tarafta özgürlük arıyoruz."
Yabancının sözleri kütüphanenin sessizliğinde bir kılıç darbesi gibi yankılandı. Kalbim göğüs kafesimi döverken, belimdeki hançerin sapını biraz daha sıkı kavradım.
"Yanlış taraf mı?" dedim, adımlarımı bir santim bile geriye atmamaya çalışarak. "Burası benim cehennemim olabilir ama sen şu an Lumina Krallığı'nın en korunaklı köşelerinden birinde, tanımadığın birine karşı cüretkarca konuşuyorsun."
Kapüşonunun gölgesinde saklı duran dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı. Ne bir korku emaresi gösterdi ne de bir adım geri çekildi. Aksine, o tekinsiz rahatlığı beni olduğum yere çivilemeye yetiyordu.
"Cehennem..." diye mırıldandı, kelimeyi sanki zehirli bir meyveyi tadar gibi ağır ağır söyleyerek. "Altından parmaklıkları olan bir kafese 'cehennem' demek oldukça dürüstçe, Prenses. Üstelik dışarıda gerçek dünya seni beklerken, bu tozlu haritaların üzerinde parmağını gezdirmekten öteye gidemeyecek kadar tutsakken."
Bakışları elime, hançerimin üzerindeki parmaklarıma kaydı. Bir anlığına gözlerindeki o keskin parıltı derinleşti. Bakışlarında beni küçümseyen bir eda yoktu; daha çok ne yapacağımı merak eden bir avcının sakinliği vardı.
"Kimsin sen?" diye yineledim, bu kez sesimdeki çaresizliği öfkeyle maskelemeye çalışarak. "Sarayın muhafızları neredeyse her köşeyi tutmuşken buraya nasıl sızdın? Umbra'dan gelen bir casus musun?"
Bir adım daha attı bana doğru. Mumlukların zayıf ışığı ilk kez çenesinin keskin hattını ve boynuna doğru uzanan garip, koyu renkli bir sembolü aydınlattı.
"Casus olsaydım, şu an bu konuşmayı yapıyor olmazdık," dedi sesi fısıltıdan hallice bir tonda çıkarken. "Sadece bu sarayın aydınlık yalanlarından sıkılmış ve gecenin karanlığında gerçeği arayan biriyim."
Bakışlarını doğrudan gözlerime dikti. O an, etrafımızdaki tüm kütüphanenin, yüksek rafların ve mum ışıklarının eriyip gittiğini hissettim.
"Soru şu, Rowena... Gerçekten başkalarının senin için yazdığı bu senaryoda boyun eğip o tahta oturacak mısın, yoksa sınırın ötesindeki özgürlüğün neye benzediğini kendi gözlerinle görecek misin?"
Adımı söylemişti. Resmi unvanımla değil, nefret ettiğim o 'prenses' sıfatıyla hiç değil... Sadece Rowena diyerek. Ve en garibi, bu yabancının varlığı bana bir tehdit hissettirmesi gerekirken, ruhumun derinliklerinde bastırdığım o tehlikeli kıvılcımı ateşliyordu: Kaçma arzusunu.
"Adımı nereden biliyorsun?" diye sordum, sesimdeki savunma mekanizmasını zorlukla koruyarak. "Lumina'da yaşayan herkes bu sarayın vârisini bilir ama sen... Sen bana bakarken bir prenses görmüyorsun."
"Çünkü prensesler, haritaların üzerindeki sınır hatlarına özlemle dokunmaz," dedi. Sesindeki o karanlık tını, kütüphanenin yüksek tavanında yavaşça eridi. "Onlar kendilerine sunulan tahtın altın kaplamasını parlatmakla meşgul olur. Sen ise bu kafesin tellerini zorluyorsun."
Aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi ağır adımlarla kapattı. Göğsüm yükselip alçalırken, elim hâlâ hançerimdeydi ama onu çekmeyeceğimi ikimiz de biliyorduk. Bu adam bir tehdit olsaydı, çoktan ilk hamlesini yapardı.
"Bana bir cevap vermedin," dedim, gözlerimi gözlerinden bir an bile ayırmadan. "Lumina'nın aydınlık yalanlarından kaçıp buraya kadar geldiysen, aradığın o gerçeği bu tozlu rafların arasında bulabileceğini mi sandın?"
Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Gerçeği raflarda değil, bu sarayın sakladığı gölgelerde arıyorum, Rowena. Ve görünen o ki, aradığım cevabın bir kısmı tam da şu an karşıma dikilmiş duruyor."
"Ne demek bu?"
"Bir haftan var, değil mi?" dedi, bakışları yüzümdeki en ufak mimiği bile süzerek. "Bir hafta sonra başına koyacakları o taç, özgürlüğüne vurulan son kilit olacak. Ya o kilit üzerineden kilitlenecek ya da o tacı giymeden önce bu sınırların ötesine geçeceksin."
Zihnimi okuyormuş gibi konuşması beni dehşete düşürüyordu. Annemle yaptığım konuşmayı bilmesi imkânsızdı; oda sarayın en korunaklı yerindeydi. Bu adam kimdi? Saray duvarlarının içine kadar sızabilen bir gölge mi, yoksa zihnimin bana oynadığı tehlikeli bir oyun mu?
"Kim olduğunu söylemediğin sürece," dedim, sesimi çelik gibi sert tutmaya çalışarak, "benimle ilgili tek bir kelime daha etmene izin vermeyeceğim."
Cebinden siyah, pürüzsüz bir taş çıkardı. Taşın üzerine kazınmış karmaşık semboller, kütüphanenin zayıf ışığında hafifçe parıldayıp söndü. Taşı ikimizin arasındaki ahşap masanın üzerine bıraktı.
"Bana kim olduğumu sorma," dedi, geriye doğru yavaş bir adım atarak tekrar gölgelerin arasına çekilirken. "Sadece bu şehirdeki sahte ışıklar sönmeden ve şafak sökmeden önce kararlarını sorgula. Eğer sınırın ötesindeki özgürlüğü gerçekten istiyorsan, nereden başlaman gerektiğini öğreneceksin."
"Bekle!" diye atıldım öne doğru, ama adımlarım boşa çıktı.
Rafların arasına süzülen gölge, mum ışığının titrediği o bir saniyelik anda tamamen kaybolmuştu. Sanki hiç var olmamış gibi, arkasında sadece masanın üzerinde duran o soğuk, siyah taş kalmıştı.
Masanın üzerindeki pürüzsüz siyah taş, mumların zayıf ışığında adeta kendi karanlığını saçıyordu. Parmağımın ucunu taşın yüzeyindeki girintilere dokundurduğumda, taştan yayılan buz gibi bir soğukluk iliklerime kadar işledi. Üzerine kazınmış olan o karmaşık, dairesel sembolü tanımıyordum ama Lumina'nın parlak, yaldızlı motiflerine hiç benzemediği kesindi. Bu, sınırın ötesine, Umbra'nın gölgelerine ait bir mühür gibiydi.
Göğsüm hızlı hızlı yükselip alçalırken gözlerimi rafların arasındaki o karanlık boşluğa diktim.
"Bekle!" diye bağırdım tekrar. Sesim yüksek tavanlı kütüphanenin taş duvarlarında yankılandı, yankısı tozlu rafların arasında eriyip gitti.
Hiçbir cevap gelmedi. Ne bir adım sesi ne de kumaş hışırtısı... Adam, sanki kütüphanenin taş zemininden sızıp yok olmuş gibiydi. Kalbim göğüs kafesimi yırtmak istercesine çarparken taşı masadan kapıp avcumun içine hapsettim. Taşın soğukluğu tenimi yakıyordu ama onu bırakmadım. Elimi belimdeki hançerin sapından çekip cebime soktum ve taşı derinlere gizledim.
Sarayın bu kısmı aniden çok daha tekinsiz, çok daha yabancı gelmeye başlamıştı. Mumluklardaki fitiller son cılız ışıklarını saçıp birer birer sönerken, kütüphane zifiri bir karanlığa bürünmek üzereydi.
Adımlarımı kapıya doğru yönlendirdim. Her adımımda mermer zeminden çıkan ses, zihnimdeki soruların ritmine karışıyordu. Kimdi o? Annemle sadece bir saat önce yaptığım o gizli konuşmayı, bir haftalık sürem kaldığını nereden biliyordu? Sarayın muhafız hatlarını nasıl geçebilmişti? En önemlisi de, neden bana bakarken o gözlerde en ufak bir krallık kini, bir düşmanlık yoktu?
Meşe kapıyı yavaşça aralayıp koridora süzüldüm. Koridordaki meşalelerin sarımsı ışığı gözlerimi kamaştırdı. İki muhafız koridorun sonundaki kavşakta nöbet tutuyordu; mızraklarının uçları duvardaki gölgelere batıp çıkıyordu. Beni gördüklerinde hemen doğrularak saygıyla başlarını eğdiler.
"Prensesim," dedi soldaki muhafız. "Geç bir saat oldu. Bir sorun mu var?"
Sessizce yutkundum. Az önce kütüphanede bir yabancının, belki de krallığın en büyük tehdidinin yanımda durduğunu söylesem saray birbirine girerdi. Ama içimdeki bir ses-o tekinsiz, tehlikeli ses-bunun aramızda kalması gerektiğini fısıldıyordu.
"Hayır," dedim, sesime prenseslere yakışan o soğuk, mesafeli tonu yerleştirmeye çalışarak. "Sadece biraz hava almak istemiştim. Odama dönüyorum."
"Devriyenizi artırmamızı ister misiniz efendim?"
"Gerek yok. Görev yerlerinizde kalın."
Muhafızların yanından geçip odama giden uzun, kemerli koridor boyunca yürüdüm. Duvarlarda aslı duran eski kral ve kraliçelerin portreleri, koyu renkli çerçevelerinden bana bakıyordu. Hepsinin yüzünde aynı kibirli, kusursuz ve soğuk ifade vardı. Hepsi Lumina'nın sahte aydınlığını korumak için ömürlerini tüketmiş, kendilerini bu altından kafese hapsetmişlerdi. Onların yanından geçerken ilk kez kendimi o tablolardan birinin içine sıkışmış gibi hissettim.
Odama varıp ağır kapıyı kapattığımda, anahtarı kilitte iki kez döndürdüm. Sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes verdim. Odanın içindeki geniş yatak, ipek örtüler, oymalı tuvalet masası ve balkonun büyük pencereleri... Her şey bana ait gibi görünüyordu ama hiçbir şey benim değildi.
Cebimdeki taşı çıkarıp tuvalet masasının üzerindeki lambanın ışığına tuttum. Taşın ortasındaki sembol, ışığı emiyor gibiydi. Parmağımla sembolün hatlarını takip ettim. Bir daire, dairenin içinde birbirini kesen üç sivri çizgi ve ortasında bir gözü andıran küçük bir nokta...
Şafak sönmeden önce...
Adamın söylediği son sözler zihnimde yankılandı. Lumina'da şafak, bir kurtuluşun değil, yeni bir esaret gününün başlangıcıydı. Bir hafta sonra başıma konulacak olan o taç, annemin canını kurtarmayacaktı. Sadece benim hayatımı, Lumina'nın asırlardır süren geleneklerinin çarkları arasında ezecekti. Kadından kadın soyuna geçen bu taht, dışarıdan bakıldığında kadının gücü gibi sunulsa da, aslında sadece doğurganlığın ve soyun devamlılığının bir simgesi haline getirilmişti. Bir ay içinde evleneceğim adam, bu tahtın gölgesinde gücü elinde tutacak olan gizli el olacaktı. Annem bunu göremiyordu çünkü o, bu sistemin içinde doğmuş ve onun kurallarıyla eriyip gitmişti.
Yatağın kenarına çöktüm. Taş hâlâ avcumdaydı.
Gece boyunca gözüme uyku girmedi. Yatakta bir o yana bir bu yana döndüm; ne zaman gözlerimi kapatsam, kütüphanedeki o karanlık silueti, kapüşonunun altından parıldayan tekinsiz gözleri ve boynundaki o dövmeyi gördüm. Adamın sesi zihnimin odalarında dolaşıp duruyordu: "kimiz de yanlış tarafta özgürlük arıyoruz."
O da mı bir esirdi? Kendi krallığında, kendi dünyasında kaçmaya çalıştığı bir şeyler mi vardı?
Güneş, Lumina'nın ufuk çizgisinden ilk ışıklarını mızrak gibi fırlatmaya başladığında yataktan kalktım. Aydınlık, şehre yavaş yavaş yayılıyordu. Beyaz taşlardan yapılmış binalar, altın kaplama kubbeler ve sarayın devasa surları sabah ışığında parıldıyordu. Dışarıdan bakan biri için burası cennetin dünyadaki yansımasıydı. Ama ben o parıltının arkasındaki küf kokusunu, duvarların arasındaki çürümeyi biliyordum.
Üzerime günlük, sade bir elbise giydim. Altın işlemeli, kabarık prenses elbiselerinden bugünlük uzak durmak istiyordum. Cebime o siyah taşı tekrar sakladıktan sonra odamdan çıktım.
İlk durağım annemin dairesi oldu.
Koridordaki hizmetçiler ve muhafızlar önümde eğilerek selamlarken, annemin kapısındaki iki şifacıyla karşılaştım. Ellerindeki gümüş tepsilerde tüten acı ot kokulu iksirler ve kanlı bezler vardı. Yüzlerindeki kasvetli ifade, durumun geceden bu yana daha da kötüleştiğini gösteriyordu.
"Başşifacı," dedim adımlarımı durdurarak. "Annemin durumu nasıl?"
Yaşlı adam başını kederle öne eğdi. "Prensesim... Kraliçemizin bünyesi günden güne zayıflıyor. Yapabildiğimiz tek şey ağrılarını dindirmek. Diyardaki tüm şifalı otları denedik ama bu hastalık... Kanı zehirliyor. Zamanımız çok az."
Göğsüme saplanan o tanıdık sızıyla yutkundum. "Ne kadar az?"
"Bir ay... Belki daha az," diye fısıldadı şifacı. "Bu yüzden taç giyme töreninizin öne alınması Kraliçemizin son arzusu. Zihni sadece sizin geleceğinizi güvenceye almaya odaklanmış durumda."
"Geleceğimi mi, yoksa tahtı mı?" diye geçirdim içimden. Şifacıya belli etmeden başımla onaylayıp annemin odasına girdim.
Oda, ağır bitki kokuları ve tütsü dumanıyla kaplıydı. Annem, geniş yatağın ortasında küçücük kalmıştı. Yüzü neredeyse çarşaflarla aynı renkteydi; gözlerinin altındaki mor halkalar derinleşmiş, o bir zamanlar krallığı titreten gözleri ferini kaybetmişti.
Yanındaki sandalyeye sessizce oturdum. Elini tuttum; derisi kurumuş bir yaprak kadar ince ve sıcaktı.
"Rowena..." dedi gözlerini aralayarak. Sesi bir fısıltıdan farksızdı.
"Buradayım anne," dedim, elini iki elimle kavrayarak. "Yorma kendini."
"Karar verdin mi?" diye sordu doğrudan. Hastalığın getirdiği o sisli bakışların ardında bile hâlâ tahtın ağırlığı duruyordu.
"Adaylar için davetiyeler gönderilmeli. Lumina'nın en soylu ailelerinin oğulları, civar müttefik krallıkların prensleri... Biriyle tanışmalı ve seçimi yapmalısın."
Gözlerimi annemin solgun yüzünden kaçırdım. "Anne, gerçekten bunun tek yolu bu mu? Ben daha... Ben hazır değilim. Bu krallığı yönetmek, bir adamla sırf soy devam etsin diye evlenmek..."
"Sana hazır olup olmadığını sormuyorum Rowena!" Sesi aniden yükseldi, ardından şiddetli bir öksürük krizine tutuldu. Göğsü hızla yükselip alçalırken komodinin üzerindeki mendille ağzını kapattı. Mendili çektiğinde üzerindeki kırmızı kan lekesini gördüm.
"Anne!" diye doğrulup bardağa su doldurmaya çalıştım ama elime vurarak beni durdurdu.
"Bana bak Rowena," dedi, kanlı mendili sıkıca kavrayarak. "Bu bir tercih değil. Bu senin doğduğun gün kanına kazınan mühür. Bu krallık, kadınların omzunda yükseldi. Eğer sen o tahta oturmazsan, eğer arkanda güçlü bir ittifak bırakacak bir evlilik yapmazsan... Umbra sınırımızda bekliyor! Bizi yutarlar! Karanlık, Lumina'nın üzerine çöker!"
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Zihnimde dün geceki adamın sesi çınladı: "Aydınlık yalanlar..."
"Umbra'nın bizi yutacağından o kadar emin misin?" diye sordum aniden. Sorum odadaki ağır havayı daha da dondurdu. "Belki de bizim aydınlık dediğimiz şey, onların karanlığından daha tehlikelidir."
Annem gözlerini dehşetle açtı. "Ne saçmalıyorsun sen? O kafirlerin, o gölge tapanların adını bu odada nasıl anarsın? Onlar insan değil Rowena! Onlar merhameti olmayan, karanlığın içinde beslenen canavarlar!"
Elini yavaşça çektim. Onu daha fazla yormak ya da kriz geçirmesine sebep olmak istemiyordum. Ama içimdeki o şüphe tohumu artık devasa bir ağaca dönüşmüştü.
"Tamam," dedim sessizce. "Özür dilerim. Dinlen sen."
"Bir hafta," dedi annem arkamdan, gözleri yeniden kapanırken. "Bir hafta sonra o taç başında olacak."
Odayı terk ettiğimde boğuluyor gibiydim. Sarayın koridorları üzerime üzerime geliyordu. Dışarı çıkmam, bu surların ötesindeki havayı solumam gerekiyordu.
Sarayın arka kapısından, üzerime sıradan bir halk pelerini alarak çıktım. Muhafızlar prensesin şehirde tek başına gezmesine alışkın değildi ama bazen yetkilerimi kullanarak onları geride bırakmayı başarıyordum. Bugün de öyle yaptım. Başımı pelerinimin kapüşonuyla örterek Lumina'nın başkenti olan Astra'nın sokaklarına karıştım.
Astra, dışarıdan bakıldığında mermer binaları, geniş meydanları ve süslü havuzlarıyla göz kamaştırıcı bir şehirdi. Pazar yerinde tüccarlar ipek kumaşlar, parlak mücevherler ve egzotik meyveler satıyordu. Halk, parlak kıyafetleriyle sokaklarda dolaşıyor, birbirlerine gülümsüyordu.
Ama biraz daha dikkatli baktığımda, o parıltının arkasındaki çatlakları görmeye başladım.
Sokak aralarındaki dar pasajlarda, saray muhafızlarının devriye gezdiği yerlerin gölgesinde, dizlerinin üzerine çökmüş dilenciler vardı. Yüzleri açlıktan çökmüş, elbiseleri yırtık pırtık insan küreleri... Sarayın cömertliği bu sokaklara hiç ulaşmamıştı. Şehrin merkezindeki devasa Lumina Tapınağı'nın önünde ise din adamları, halka "Karanlıktan Korunma" duaları satıyor, Umbra'nın korkusunu kullanarak insanlardan altın topluyordu.
Bir köşede durup pazar yerini izledim. Her şey bir sahneydi. Saraydaki oyun neyse, bu sokaklardaki oyun da oydu. İnsanlara bir "aydınlık" ilüzyonu satılıyor, karşılığında özgürlükleri ve zihinleri satın alınıyordu.
Elini cebime atıp siyah taşa dokundum. Taş hâlâ soğuktu.
Pazar yerinin kalabalığından sıyrılıp şehrin en eski ve en ihmal edilmiş kısmına, Eski Liman bölgesine doğru yürüdüm. Burası, Lumina'nın süslü yüzünün bittiği, denizden gelen tuzlu rüzgârın ve çürümüş ahşap kokusunun hâkim olduğu yerdi. Muhafızlar buraya pek uğramazdı.
Sokakların birinde, eski bir sahaf dükkanının önünde durdum. Dükkanın tabelasında soluk harflerle "Geçmişin İzleri" yazıyordu. Dükkanın camından içeri baktığımda, tıklım tıklım kitaplarla dolu, tozlu bir mekan gördüm. Tıpkı saray kütüphanesi gibiydi ama burası çok daha özgür hissettiriyordu.
İçeri girdiğimde kapının üzerindeki küçük çan hafifçe çaldı.
Tezgahın arkasında, gözlüklerinin üzerinden bana bakan yaşlı bir adam oturuyordu. Ak sakallı, yüzü kırışıklıklarla dolu ama gözleri son derece canlı bir adamdı.
"Hoş geldiniz," dedi sesi hırıltılı bir şekilde. "Nadir bir eser mi arıyorsunuz, yoksa sadece kaybolmak mı istediniz?"
Kapüşonumu hafifçe geriye çektim. Adamın gözleri bir anlığına yüzümde durdu; beni tanıdığını hissettim ama hiçbir şey söylemedi. Bu sokaklarda kimse kimsenin kimliğini sormazdı, en önemli kural buydu.
"Ben... Bilgi arıyorum," dedim tezgaha yaklaşarak. "Lumina ve Umbra'nın tarihiyle ilgili. Ama resmi saray kayıtlarının yazmadığı türden."
Yaşlı adam hafifçe kıkırdadı. "Saray kayıtları sadece kazananların ve güç sahiplerinin yalanlarını yazar, evlat. Gerçek tarih ise her zaman gölgelerde gizlidir."
Tezgahın altındaki çekmeceyi açtı ve tozlu, deri kaplı kalın bir kitap çıkardı. Kitabın kapağında hiçbir yazı yoktu.
"İki krallık," dedi adam, parmaklarını kitabın üzerinde gezdirerek. "Lumina ve Umbra... Halk sanır ki biri iyilik, diğeri kötülüktür. Biri ışık, diğeri karanlık... Oysa yüz yıllar önce, bu topraklar tek bir krallıktı. Adı Solaria'ydı."
Şaşkınlıkla adama baktım. "Solaria mı? Bu isim saray derslerinde hiç geçmedi."
"Geçmez," dedi adam sesi alçalarak. "Çünkü Solaria, ışık ve karanlığın dengede olduğu bir diyardı. Ne gündüz gecesiz yapabilirdi ne de gece gündüzsüz. Ama ne zaman ki idareciler hırslarına yenik düştü, ışığı kontrol edenler kendilerini 'tanrı' ilan etti. Karanlığı kontrol edenleri ise sürdüler, aşağıladılar ve düşman bellediler. Diyar ikiye bölündü. Lumina, ışığı bir baskı aracına dönüştürdü; Umbra ise karanlığı bir sığınak yaptı."
"Peki ya oyun?" diye sordum, heyecanla öne doğru eğilerek. "Tüm bun kurgulanan düzen... Bu bir oyun mu?"
Yaşlı adam gözlüklerini çıkardı ve doğrudan gözlerimin içine baktı. "En büyük oyun, kölelere özgür olduklarını hissettirmektir. Lumina halkı özgür olduğunu sanır çünkü tepelerinde güneş vardır. Ama zihinleri zincirlidir. Umbra halkı tutsak olduğunu sanır çünkü gölgededirler. Ama gerçek özgürlük, ışığın da karanlığın da bir ilüzyon olduğunu anlamaktır."
Cebimdeki siyah taşı çıkarıp tezgahın üzerine koydum. "Bu nedir?"
Yaşlı adam taşı gördüğünde gözleri büyüdü. Elini geri çekerek taştan uzaklaştı, yüzündeki o sakin ifade bir anda yerini derin bir endişeye bıraktı.
"Bunu nereden buldun?" diye fısıldadı.
"Sarayda... Biri verdi."
"O taş," dedi adam titreyen sesiyle, "Umbra'nın Kraliyet Soyu'na ait bir geçit mührüdür. Sadece gölge kanı taşıyanlar ve Umbra'nın en yüksek kademesindekiler bu taşı taşıyabilir. Bu taş, iki krallık arasındaki en gizli sınır kapısını, Kayıp Vadi'yi açar."
Gözlerim taşa kaydı. Umbra Kraliyet Soyu...
Zihnimde dünkü adamın görüntüsü belirdi. O asil ama tekinsiz duruşu, boynundaki o karmaşık sembol dövmesi, sarayın en korunaklı yerine elini kolunu sallayarak girmesi...
O sadece bir gezgin veya casus değildi.
O, Umbra Krallığı'nın vârisiydi:
Draven.
Sahaftaki havanın bir anda ağırlaştığını hissettim. Göğsüm sıkıştı. Düşman krallığın vârisi, Lumina Sarayı'nın kütüphanesinde benimle konuşmuş, bana akıl vermiş ve masama bu taşı bırakmıştı. Benimle oynamış mıydı? Beni bir piyon olarak mı kullanıyordu, yoksa gerçekten o da kendi dünyasından mı kaçıyordu?
"Ona güvenme," dedi yaşlı sahaf, elini üzerime doğru uzatarak. "Eğer o taşı sana Umbra'nın gölgeleri verdiyse, seni bir fırtınanın ortasına çekmek istiyorlar demektir."
"Ya da..." diye fısıldadım kendi kendime, "beni bu kafesten çıkarmak istiyorlar."
Taşı hızla tezgahtan alıp cebime attım. Sahafe teşekkür bile edemeden dükkandan dışarı fırladım.
Eski Liman'ın dar ve nemli sokaklarında koşar adım yürürken kafamın içi darmadağındı. Draven... Düşman krallığın prensi, benimle aynı çatı altında durmuş ve gözlerimin içine bakarak "İkimiz de yanlış tarafta özgürlük arıyoruz" demişti.
O da mı bir oyunun içindeydi? Kendi babasının, kendi krallığının kurduğu o karanlık düzenin bir parçası olmaktan mı yorulmuştu? Yoksa bana yardım ederken aslında kendi krallığının Lumina'yı ele geçirmesi için bir zemin mi hazırlıyordu?
Saray surlarına geri döndüğümde hava öğleni geçmişti. Güneş tam tepedeydi ama ışığı artık gözlerimi ısıtmıyordu. Sarayın önündeki devasa avluda, taç giyme töreni için hazırlıklar başlamıştı bile. İşçiler yüksek platformlar kuruyor, terziler devasa ipek bayrakları surlardan aşağı sallandırıyordu. Her şey benim için kurgulanan o büyük finale doğru hızla ilerliyordu.
Sarayın içine girdiğimde muhafızların bir hareketlilik içinde olduğunu fark ettim. Hizmetçiler sağa sola koşuşturuyor, soylular kendi aralarında fısıldaşıyordu.
"Ne oluyor?" diye sordum yanından geçen bir muhafıza.
"Prensesim!" dedi muhafız durarak. "Saray sınırında bir hareketlilik tespit edildi. Batı ormanlarında, Umbra sınırına yakın bölgede devriyelerimiz düşman izlerine rastladı. Kraliçe Hazretleri güvenlik önlemlerinin iki katına çıkarılmasını emretti."
Gözlerim büyüdü. Draven hâlâ buralarda mıydı? Yoksa krallığına geri mi dönüyordu?
Hiç vakit kaybetmeden kendi odama çıktım. Kapıyı kilitleyip penceremin önüne geçtim. Batı ormanları, sarayın arka surlarının ötesinde, sisle kaplı devasa bir çam denizi gibi uzanıyordu. Orası, Lumina ile Umbra arasındaki o yasaklı bölgeye açılan kapıydı.
Cebimdeki taşı çıkardım. Sahafın sözleri zihnimde dolaşıyordu: "Kayıp Vadi'yi açar..."
Bir karar vermem gerekiyordu.
Ya burada kalacaktım... Annemin dizinin dibinde, onun son arzusu uğruna hiç istemediğim bir tahta oturacak, tanımadığım bir adamın karısı olacak ve omzumda bu sahte aydınlığın yüküyle ömrümü tüketecektim.
Ya da o sınırın ötesine geçecektim... Bana uzatılan o karanlık eli tutacak, ne kadar tehlikeli olursa olsun gerçek özgürlüğün peşinden gidecektim. Draven bir düşman olabilirdi, bir tuzak kurmuş olabilirdi ama bana sunulan bu altın kafesten daha gerçek bir ihtimaldi.
Akşam çökerken sarayda derin bir sessizlik hâkim oldu. Taç giyme törenine altı gün kalmıştı. Herkes odalarına çekilmiş, yarınki hazırlıklar için güç topluyordu.
Ben ise üzerimdeki prenses elbiselerini tamamen çıkardım. Yerine koyu renkli, rahat hareket edebileceğim deri pantolonumu, sağlam çizmelerimi ve koyu yeşil seyahat pelerinimi giydim. Belime kütüphanede yanımda olan o küçük hançeri taktım.
Siyah taşı cebime koyduktan sonra masanın üzerine annem için bir mektup bıraktım.
"Anne,
Seni sevdiğimi ve hastalığın için her gün dua ettiğimi bilmeni isterim. Ama senin istediğin prenses ben değilim. Bu taht bana ışık değil, sadece karanlık vaat ediyor. Beni affet ama ben kendi özgürlüğümü aramaya gidiyorum. Bu krallığı sahte bir aydınlıkla değil, gerçek bir adaletle yönetebileceğim günü bulana kadar dönmeyeceğim."
Mektubun üzerine annemin en sevdiği kurutulmuş çiçeği koydum.
Gece yarısı, sarayın nöbet değişim saatinde harekete geçtim. Sarayın gizli geçitlerini, çocukluğumda kaçamak yapmak için öğrendiğim o dar tünelleri çok iyi biliyordum. Kütüphanenin arkasındaki gizli bölmeden geçerek sarayın altındaki mahzenlere indim. Burası doğrudan sarayın dış surlarının ötesindeki kayalıklara açılıyordu.
Soğuk gece havası yüzüme çarptığında ilk kez gerçekten nefes aldığımı hissettim. Gökyüzünde ay, ince bir gümüş çizgi gibi duruyordu.
Sarayın ışıkları arkamda kalırken, öne-batı ormanlarının sisli karanlığına doğru adım attım.
Ağaçların arasına girdiğimde zifiri bir karanlık beni karşıladı. Yaprakların hışırtısı, uzaktan gelen kurt ulumaları ve rüzgârın uğultusu dışında hiçbir ses yoktu. Kalbim küt küt atıyordu ama geri dönmeyecektim.
Cebimdeki siyah taşı çıkardım. Taş, ormanın içine girdikçe hafifçe ısınmaya ve üzerindeki sembol morumsu bir ışıkla parıldamaya başladı. Taş, beni bir yere yönlendiriyordu. Bir pusula gibi, ormanın derinliklerine doğru beni çekiyordu.
Taşın ışığını takip ederek saatlerce yürüdüm. Ağaçlar sıklaşıyor, zemin daha da dikleşiyordu. Sonunda, iki devasa kayalığın arasında gizlenmiş, üzeri sarmaşıklarla kaplı dar bir vadi girişine vardım. Kayaların üzerinde, cebimdeki taşın üzerindeki sembolün aynısı devasa boyutlarda kazınmıştı.
Kayıp Vadi...
Sarmaşıkları aralayıp içeri adım attım. Vadiye girdiğim anda etraftaki hava değişti. Soğuk rüzgâr kesildi, yerini garip bir sessizliğe bıraktı. Vadinin ortasında, eski taşlardan yapılmış yıkık bir tapınak kalıntısı duruyordu.
Ve tapınağın merdivenlerinde, gece kadar siyah bir atın yanında duran o siluet...
Draven.
Kapüşonunu geriye atmıştı. Gece ışığında keskin yüz hatları, koyu renk saçları ve boynundaki o dövme net bir şekilde görünüyordu. Gözleri, vadinin karanlığında gümüşi bir parıltıyla bana kilitlendi.
Adımlarımı ona doğru yönlendirdim. Hançerimin sapını tutuyordum ama içimde garip bir sakinlik vardı.
"Geldin," dedi sesi vadide yankılanarak. Sesi, kütüphanedeki kadar soğuk ama içinde belli belirsiz bir şaşkınlık barındırıyordu.
"Geldim," dedim, onun birkaç adım önünde durarak. Cebimdeki taşı çıkarıp ona doğru uzattım. "Bu taşın ne olduğunu öğrendim. Kim olduğunu da..."
Draven hafifçe gülümsedi. O tekinsiz, karizmatik tebessüm dudaklarına yayıldı. Taşı elimden alırken parmaklarımız birbirine değdi. Teninden yayılan o sıcaklık, taşın soğukluğuyla tam bir tezat oluşturuyordu.
"Öğrendin demek..." dedi taşı cebine koyarken. "Peki bu seni korkutmadı mı, Rowena? Düşman krallığın vârisinin ayağına kadar gelmek... Büyük bir cesaret ya da büyük bir aptallık."
"Altın bir kafeste ölmektense, gölgelerin arasında savaşarak ölmeyi tercih ederim," dedim gözlerinin içine bakarak. "Bana bir seçenek sundun. Ben de o seçeneği kullandım."
Draven beni uzun uzun süzdü. Bakışlarında ilk kez bir saygı emaresi gördüm.
"Pekala, Prenses," dedi atının dizginlerini tutarak. "Burası Lumina ile Umbra arasındaki sınır. Buradan attığın her adım, seni bildiğin dünyadan biraz daha uzaklaştıracak. Geri dönüşü olmayan bir yola giriyorsun."
"Geri dönmek isteyen kim?" dedim arkama bile bakmadan.
Draven başını salladı ve atına atladı. Bana doğru elini uzattı.
"O zaman gidelim," dedi. "Kendi oyunumuzu kuracağımız o yere..."
Elini tuttum. O an, bu adamın kim olduğunu bilmeden ona güvenmenin ne kadar büyük bir risk olduğunu biliyordum. Ama bilmiyordum ki; bu adam beni özgürlüğe götüren bir rehber değil, kendi kurduğu devasa oyunun içinde bana sığınak olan o en büyük düşmandı.
Ve ikimiz de, bu gecenin sonunda şafak sönmeden önce, kaderlerimizin birbirine nasıl kırılmaz zincirlerle bağlandığını öğrenecektik.
☀️
Bölüm sonu...
Nasıl buldunuz?
Arkadaşlar, yanlış anlaşılmamak adına şuna açıklık getirmek isterim: Rowena kesinlikle kadın soyundan devam eden bir yönetimi veya tahtın anneden kıza geçişini yanlış bulan, kadınları küçümseyen biri değil. Sadece o anki çaresizliğiyle tahta çıkmamak için bir çıkış yolu arıyor ve bu tepkisini kuralların değişmesini dileyerek gösteriyor.
İlerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere; bu krallıkta soyun kadından yürümesinin ve tahtın anneden kıza geçmesinin çok özel, derin bir sebebi var (Spoiler olmaması için detay veremiyorum!).
Bilmenizi isterim ki bu kurguda kadınları küçültmek şöyle dursun, aksine onları yücelten ve merkeze alan bir altyapı sizi bekliyor.
Kendimi çok net ifade edemedim kusura bakmayın umarım anlamışsınızdır.
Şimdi sorulara geçelim.
Sizce Draven ne planlıyor, neden durup dururken düşman krallığın vârisine yardım ediyor?
Rowena neden bu kadar rahat davranıyor gibi duruyor, bir şeylerin farkında mı?
Sizce ben sizin kafanızı karıştırmak için ikinci soruyu sormuş olabilir miyim, yoksa ufak bir spoiler mı verdim?
Sizce de sahafin söyledi "En büyük oyun, kölelere özgür olduklarını hissettirmektir." Sözü çok güzel ve anlamlı değil mi?
Bugünlük bu kadar soru yeter oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın yeni bölümde
görüşürüzzzzzzzz