Mitra'nın hamile olduğu ortaya çıktıktan sonra koğuşta garip bir değişim başladı.
Daha doğrusu...
Selçuk'ta başladı.
İlk gün herkes normal davranmaya çalışıyordu.
Sadece Selçuk normal davranamıyordu.
Çünkü sürekli Mitra'nın etrafında dolanıyordu.
"Mitra su iç."
"İçtim."
"Bir daha iç."
"Balık mıyım ben?"
"Su faydalı."
"Defol."
Ertesi gün durum daha da kötüleşti.
Mitra yatağından kalktı.
Selçuk anında ayağa fırladı.
"Nereye?"
"Tuvalete."
"Tamam."
"Tamam ne?"
"Ben de geliyorum."
Mitra gözlerini kıstı.
"Niye?"
"Koruma amaçlı."
Koğuş sessizleşti.
Sonra Büşra kahkahayı patlattı.
Ahsen sandalyeden düştü.
Ben Turan'ı zor tuttum.
Mitra ise terliğini çıkardı.
Selçuk anında geri çekildi.
"Tamam git."
Bir hafta sonra Selçuk internette bulduğu her şeyi uygulamaya başladı.
Mitra oturuyordu.
Selçuk elinde not defteriyle geldi.
"Hamilelerin stresten uzak durması gerekiyormuş."
Mitra başını kaldırdı.
"Evet?"
"Bu yüzden bugün konuşmayacağım."
Koğuş dondu.
Ahsen gözlerini açtı.
Büşra çayı düşürdü.
Ben bile şok oldum.
"Gerçekten mi?"
"Evet."
Herkes birbirine baktı.
Mutluluk dalgası yayıldı.
Tam üç dakika sürdü.
Sonra Selçuk dayanamayıp:
"Ama bir şey anlatacağım."dedi.
Mitra kafasını masaya vurdu.
Asıl olay eğitim alanında yaşandı.
Mitra sinirliydi.
Her zamanki gibi.
Bir asker yanlışlıkla yanından geçerken omzuna çarptı.
Çocuk üç saniye içinde özür diledi.
Dört kez.
Beşinciyi söylemeye hazırlanıyordu.
Çünkü Mitra'nın bakışı korkutucuydu.
Selçuk hemen araya girdi.
"Önemli değil kardeşim."
Çocuk kaçtı.
Gerçekten kaçtı.
Ahsen bunu görünce:
"Selçuk."
"Ne?"
"Sen baba olmaya başlamışsın."
Selçuk birkaç saniye sustu.
Sonra istemsizce sırıttı
"Belli oluyor mu?"
Mitra uzaktan bağırdı.
"OLUYOR."
Yüzbaşı Yavuz bile durumu fark etmişti.
Bir gün denetim sırasında Selçuk'u gördü.
Mitra'nın çantasını taşıyordu.
Suyunu taşıyordu.
Dosyalarını taşıyordu.
Hatta kendi çantasını bile taşıyordu.
Yavuz birkaç saniye izledi.
Sonra Emre'ye döndü.
"Bu çocuk ne yapıyor?"
Emre hiç düşünmeden cevap verdi.
"Hayatta kalmaya çalışıyor komutanım."
Ama en komik olay akşam yaşandı.
Mitra canı mandalina çektiğini söyledi.
Sorun şuydu.
Mandalina yoktu.
Koğuşta yoktu.
Karargahta yoktu.
Çevrede de yoktu.
Selçuk ortadan kayboldu.
Tam iki saat.
Herkes merak ediyordu.
Sonra kapı açıldı.
Selçuk içeri girdi.
Elinde küçük bir poşet vardı.
Mitra kaşlarını çattı.
"O ne?"
"Mandalina."
Sessizlik oldu.
"Bulabildin mi?"
"Evet."
"Nereden?"
"Üç köy gezdim."
Koğuş dondu.
Ben ağzım açık kaldım.
Ahsen duvara yaslandı.
Büşra nefes alamıyordu.
Mitra bile ne diyeceğini bilemedi.
Selçuk poşeti uzattı.
"Al."
Mitra birkaç saniye ona baktı.
Sonra mandalinayı aldı.
"Kafayı yemişsin."
"Olabilir."
"Üç köy ne demek?"
"Bilmiyorum."
Mitra başını iki yana salladıl.
Ama ilk kez...
Gerçekten ilk kez...
Yüzünde küçücük bir gülümseme oluştu.
Ve o an Selçuk'un iki saatlik yolculuğu ona değmişti.
Büşra ise gözlerini silip fısıldadı:
"Biz burada romantik film izliyoruz galiba."
Mitra terliğini fırlattı.
Büşra kaçtı.
Koğuş yine yıkıldı.
Aradan birkaç hafta daha geçti.
Mitra'nın siniri azalmıyordu.
Aksine büyüyordu.
Ve artık birlik içinde yazılı olmayan bir kural oluşmuştu.
Hamile Mitra'yı sinirlendirme.
Çünkü sonuçları öngörülemiyordu.
Bir gün görev sırasında telsizden ses geldi.
"Karşı tepede üç düşman askeri görüldü."
Emre hemen emir verdi.
"Herkes dikkatli ilerlesin."
Hepimiz mevzilendik.
Mitra da bizimleydi.
Ama yüzü yine asıktı.
Çünkü sabah Selçuk yanlışlıkla onun suyunu içmişti
Üzerinden sekiz saat geçmişti.
Hâlâ kızgındı.
Sekiz saat.
Selçuk ise hâlâ özür diliyordu.
Bir süre sonra çatışma sesi duyuldu.
Sonra sessizlik.
Sonra yine sessizlik.
Sonra daha büyük sessizlik.
Bu sefer iş garipleşti.
Emre kaşlarını çattı.
"Mitra nerede?"
Hepimiz etrafa baktık.
Yoktu.
Selçuk'un rengi attı.
"Mitra?!"
On dakika sonra çalıların arasından bir ses geldi.
"Hah buldum."
Hepimiz döndük.
Ve donduk.
Çünkü Mitra yürüyerek geliyordu.
Arkasında üç düşman askeri vardı.
Ellerini kaldırmışlardı.
Resmen sıraya girmişlerdi.
Selçuk'un ağzı açık kaldı.
Benim de.
Ahsen'in de.
Büşra'nın da.
Emre birkaç saniye baktı.
Sonra:
"...Nasıl?"
dedi.
Mitra omuz silkti.
"Bilmiyorum."
"Bilmiyorum ne demek?"
"Bana bağırdılar."
"Eee?"
"Ben de onlara bağırdım."
Sessizlik.
"Sonra?"
"Daha çok bağırdım."
"Sonra?"
"Teslim oldular."
Büşra yere çöktü.
"Bu açıklama olamaz."
Esirlerden biri korkuyla Mitra'ya baktı.
Sonra bozuk Türkçeyle:
"Lütfen tekrar kızmasın."
Birlik dağıldı.
Selçuk kahkahadan yere oturdu.
Ahsen nefes alamıyordu.
Ben ağlıyordum gülmekten.
Emre ise ilk kez kafasını iki eli arasına aldı.
"Bu raporu nasıl yazacağım ben?"
Ama olaylar bununla bitmedi.
Çünkü birkaç gün sonra başka bir görevde yine kayboldu.
Bu artık alışkanlık olmuştu.
Mitra ortadan kayboluyordu.
Sonra saçma bir şeyle geri dönüyordu.
Bu sefer yarım saat boyunca haber alınamadı.
Selçuk panik içindeydi.
"Ben gidiyorum."
Emre kolundan tuttu.
"Dur."
"Ya başına bir şey geldiyse?"
"Başına gelen şeye üzülürüm."
Selçuk durdu.
"Ne?"
"Başına gelen şeye üzülürüm."
Tam o sırada Mitra ortaya çıktı.
Yine yalnız değildi.
Bu sefer yanında dört esir vardı.
Dört.
Selçuk gözlerini kapattı.
"Yine mi?"
Mitra ciddi ciddi:
"Bu sefer kendi geldiler."
dedi.
"KENDİLERİ NASIL GELDİ?"
Esirlerden biri eliyle Mitra'yı gösterdi.
"O kadın korkunç."
Mitra alınmış gibi baktı.
"Teşekkürler."
"Bu iltifat değildi."
"Bence öyleydi."
Akşam koğuşta olay daha da komik hale geldi.
Selçuk oturmuş Mitra'ya bakıyordu.
Uzun uzun.
Şüpheli şekilde.
Mitra sonunda dayanamayıp döndü.
"Ne var?"
"Bir şey soracağım."
"Sor."
"Sen gerçekten insan mısın?"
Sessizlik.
Ben boğuldum.
Büşra masaya kapandı.
Ahsen kahkahayı patlattı.
Mitra terliğini çıkardı.
Selçuk refleksle kaçtı.
"ŞAKA YAPTIM!"
"YAKALAIRSAM GÖRÜRSÜN."
Koğuşun içinde kovalamaca başladı.
Hamile olan kişi Mitra'ydı.
Ama kaçan Selçuk olmuştu.
Bir hafta sonra Yüzbaşı Yavuz raporları inceliyordu.
Önünde dosyalar vardı.
Birinde:
"Mitra tek başına üç düşman askerini esir aldı."
Diğerinde:
"Mitra dört askeri teslim olmaya ikna etti."
Bir diğerinde:
"Mitra'nın sözlü müdahalesi sonucu düşman mevzisi boşaltıldı."
Yavuz dosyayı kapattı.
Sonra Emre'ye baktı.
"Emre."
"Komutanım."
"Bu normal mi?"
"Hayır komutanım."
"Ben de öyle düşündüm."
İkisi de sessizleşti.
Sonra Yavuz derin nefes aldı.
"Bir insan hamileyken neden daha tehlikeli oluyor?"
Emre hiç düşünmeden cevap verdi.
"Selçuk'a sorun komutanım."
Koridorun öbür ucundan Selçuk'un sesi geldi:
"BEN DE KORKUYORUM ZATEN!"
Koğuştan kahkaha yükseldi.
Mitra ise uzaktan bağırdı:
"SELÇUK!"
"EFENDİM?"
"SU GETİR."
"...GETİRİYORUM."
Ve bütün birlik aynı şeyi fark etti.
Düşman askerleri Mitra'dan korkuyordu.
Yüzbaşı Yavuz biraz korkuyordu.
Selçuk ise açık açık korkuyordu.
Bu olaylardan sonra sevindiğimiz şeylerde var tabi mesela Emre komutanlık rütbesine yukselmişti
Aradan birkaç hafta geçti.
Ve koğuş yeni bir gerçekle yüzleşti.
Emre'nin çocuklarla arası inanılmaz iyiydi.
Kimse bunu beklemiyordu.
Çünkü dışarıdan bakınca dünyanın en ciddi insanı gibi görünüyordu.
Gülmüyordu.
Bağırıyordu.
Emir veriyordu.
Ve insanların ödünü koparıyordu.
Ama konu Turan olunca...
Bir şeyler değişiyordu.
İlk fark eden kişi Büşra oldu.
Sabah uyandığında Emre'nin yatağına baktı.
Sonra bir daha baktı.
Sonra çığlık attı.
"LAN!"
Koğuş ayağa fırladı.
"NOLDU?"
"EMRE KAÇIRILDI MI?"
Emre gözlerini açtı.
"Ne?"
Hepimiz yatağa baktık.
Turan Emre'nin göğsünde uyuyordu.
Minik eli de Emre'nin tişörtünü tutmuştu.
Emre ise kıpırdamadan yatıyordu.
Selçuk dondu.
"Komutan..."
"Ne var?"
"Sen bütün gece öyle mi kaldın?"
"Evet."
"Niye?"
Emre aşağı baktı.
Turan mışıl mışıl uyuyordu.
"Uyandıramadım."
Sessizlik.
Ahsen duvara yaslandı.
Ben gülmemek için dudağımı ısırıyordum.
Büşra gözlerini siliyordu.
"Komutan erimiş."
"Sus."
"Erimiş."
"Sus."
Ama asıl felaket birkaç gün sonra yaşandı.
Çünkü Emre internette çocuk gelişimiyle ilgili şeyler okumaya başlamıştı.
Bu bile yeterince korkutucuydu.
Bir akşam içeri girdi.
Elinde oyuncak yerine tahta kaşık vardı.
Turan kucağındaydı.
Bir buçuk aylık çocuk.
Bir buçuk.
Emre kaşığı uzattı.
"Doğru tut."
Sessizlik.
Ben çayı püskürttüm.
Ahsen sandalyeden düştü.
Selçuk masaya kapandı.
Mitra gözlerini kapattı.
"Ne yapıyorsun?"
"Refleks geliştiriyorum."
"BİR BUÇUK AYLIK ÇOCUK O."
"Tutuyor bak."
Turan gerçekten kaşığı tutmuştu.
Tam üç saniye.
Sonra ağzına götürdü.
Emre gururla:
"Gördünüz mü?"
dedi.
Ahsen nefes alamıyordu.
"Komutan çocuk yemek kaşığını kemiriyor."
Bir hafta sonra daha da ileri gitti.
Bu kez oyuncak silah bulmuştu.
Plastik.
Tamamen zararsız.
Ama görüntü komikti.
Turan battaniyenin üstünde yatıyordu.
Emre karşısına çömeldi.
Oyuncak silahı uzattı.
"Tutuş yanlış."
Ben boğuldum.
Mitra öksürdü.
Selçuk duvara kafasını vurdu.
"Komutanım."
"Ne var?"
"Çocuğun boyu silahtan kısa."
Emre birkaç saniye düşündü.
Sonra:
"Doğru."
dedi.
Ama yine de oyuncağı bırakmadı.
Bir gün Yüzbaşı Yavuz denetime geldi.
Kapıyı açtı.
İçeri girdi.
Ve dondu.
Çünkü yerde bir battaniye vardı.
Battaniyenin üstünde Turan.
Yanında Emre.
Emre ciddi ciddi brifing veriyordu.
"Bak."
Turan ona bakıyordu.
"Önce sürünürsün."
Turan geğirdi.
"İyi."
"Sonra ilerlersin."
Turan tekrar geğirdi.
"Anladı."
Yavuz yavaşça kapıyı kapattı.
Koridora çıktı.
Emre'nin gerçekten bunu yaptığını sindirmeye çalıştı.
Sonra kendi kendine:
"Ben neden hâlâ şaşırıyorum?"
dedi.
Ama en komik olay gece yaşandı.
Saat üç.
Koğuş sessiz.
Herkes uyuyor.
Bir anda Turan ağlamaya başladı.
Ben doğrulmaya çalıştım.
Ama benden hızlı davranan biri vardı.
Emre.
Anında kalktı.
Turan'ı aldı.
Koridorda yürümeye başladı.
Tam yarım saat.
Bir ileri.
Bir geri.
Bir ileri.
Bir geri.
Sonunda Turan uyudu.
Ben kapı aralığından izliyordum.
Emre çocuğa baktı.
Sonra çok sessiz bir şekilde:
"Annen kadar inatçısın."
dedi.
Sonra battaniyesini düzeltti.
Üstünü örttü.
Ve tekrar yatağına koydu.
Sabah bunu anlattığımda Emre reddetti.
"Böyle bir şey olmadı."
"Oldu."
"Olmadı."
"Mitra da gördü."
"Uyuyordum."
"Yürüyordun."
"Rüya görmüşsünüz."
Selçuk kahkahayı bastı.
"Komutanım."
"Ne var?"
"Yakında Turan size baba diyecek."
Emre'nin yüzü dümdüz kaldı.
Ama tam o sırada Turan yatağından Emre'ye doğru minicik elini uzattı.
Koğuş sustu.
Sonra Büşra fısıldadı:
"Tamam."
Ahsen başını salladı.
"Artık geri dönüş yok."
Emre pencereye yürüdü.
Selçuk ise arkasından bağırdı:
"Komutan mini komutanı yetiştiriyor!"
Ve koğuş bir kez daha kahkahaya boğuldu.
İlerleyen günlerde koğuş yeni bir şey fark etti.
Emre sadece Turan'a bakmıyordu.
Turan'ı gerçekten seviyordu.
Ona şu soruyu sordum
"Sevdiğini neden saklıyorsun"
" Çünkü kaybetmekten korkuyorum asenam seni onu kaybetmekten çok korkuyorum sevmiyor gibi gözükmek istiyorum ama inan şuna onu canımdan daha çok seviyorum o benim oğlum benim kanım canımdan bir parça sevmiyor olurmuyum"
Birşey diyemedim
Ama bunu belli etmemek için elinden gelen her şeyi yapıyordu.
Başarısız oluyordu.
Hem de fena halde.
Bir gece saat üç civarıydı.
Koğuş sessizdi.
Herkes uyuyordu.
Ya da uyuduğunu sanıyordu.
Mitra susamıştı.
Sessizce yataktan kalktı.
Su almak için koridora çıktı.
Tam geri dönecekken içeriden bir ses duydu.
Emre'nin sesi.
Çok alçak.
Normalde kullandığı o sert ton yoktu.
Merak edip kapının aralığından baktı.
Ve dondu.
Emre pencerenin önünde oturuyordu.
Kucağında Turan vardı.
Turan battaniyesine sarılmıştı.
Mışıl mışıl uyuyordu.
Emre ise onun minicik elini avucunun içinde tutuyordu.
"Bak küçük adam..."
Mitra gözlerini kırptı.
Çünkü Emre'nin konuştuğuna emin olamamıştı.
Ama konuşuyordu.
"Şimdi sen anlamıyorsun."
Turan burnunu kıpırdattı.
Emre istemsizce gülümsedi.
"Hatta muhtemelen geğirmeyi bile zar zor beceriyorsun."
Sessizlik.
"Ama büyüyeceksin."
Mitra kapının yanında kaldı.
Ses çıkarmıyordu.
Emre devam etti.
"Annen çok güçlü."
"Belki dünyanın en inatçı insanı."
"Kesinlikle en inatçı insanı."
Turan uyurken hafifçe homurdandı.
Emre başını salladı.
"Evet biliyorum."
"Ben de ona karşı hiç kazanamıyorum."
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Emre'nin sesi biraz daha yumuşadı.
"Senin başına kötü bir şey gelmesine izin vermeyeceğim."
Mitra'nın yüzündeki gülümseme kayboldu.
Çünkü Emre ciddi konuşuyordu.
"Ne olursa olsun."
"Düşman olur."
"Savaş olur."
"Karanlık olur."
"Fark etmez."
Turan'ın battaniyesini düzeltti.
"Önce bana gelmeleri gerekir."
Mitra'nın boğazı düğümlendi.
Emre devam etti.
"Annen için de aynı şey geçerli."
"Senin için de."
"Bu koğuştaki herkes için de."
"Çünkü aile dediğin şey böyle bir şey galiba."
Sonra hafifçe güldü.
"Gerçi bunu yüksek sesle söylersem Selçuk ağlar."
Tam o sırada...
Mitra dayanamadı.
Kapıya yaslanıp:
"Kesin ağlar." dedi.
Emre yerinden sıçradı.
Gerçek anlamda sıçradı.
Hayatında ilk kez korkmuş gibi görünüyordu.
Mitra kahkahaya boğuldu.
"YAKALANDIN."
Emre'nin yüzü ifadesizleşti.
Anında.
"Seni anlamadım."
"Anladın."
"Hayır."
"Üç dakikadır duygusal konuşma yapıyorsun."
"Yapmıyordum."
"Yapıyordun."
"Hayır."
"Turan'a aile demişsin."
"..."
"Koruyacağım demişsin."
"..."
"Annen çok güçlü demişsin."
"..."
"Selçuk ağlar demişsin."
Emre gözlerini kapattı.
Mitra artık nefes alamıyordu gülmekten.
Tam o sırada arkadan başka bir ses geldi.
"SELÇUK AĞLAR MI?"
İkisi de döndü.
Kapıda Büşra vardı.
Yanında Ahsen.
Arkalarında Selçuk.
En arkada da ben.
Meğer Mitra'yı su almaya giderken görüp peşine takılmışız.
Emre birkaç saniye boyunca hepimize baktı.
Sonra Turan'a baktı.
Sonra tekrar bize baktı.
"Ne kadarını duydunuz?"
Selçuk gözlerini sildi.
"Hepsini."
"Ben de."dedi Ahsen.
Büşra burnunu çekti.
"Biraz ağladım."
"Sen her şeye ağlıyorsun."
"Doğru."
Ben ise gülüyordum.
Çünkü Emre'nin kulaklarının kızardığını görüyordum.
İnanılmaz bir olaydı.
Selçuk ise bir adım öne çıktı.
Gözleri dolmuştu.
"Komutanım."
Emre iç çekti.
"Ne var?"
"Bence çok iyi baba olursunuz."
Sessizlik oldu.
Emre cevap vermedi.
Ama kucağındaki Turan uykusunda minicik elini kaldırıp Emre'nin çenesine dokundu.
Koğuş yine sustu.
Mitra gülümsedi.
Ben gülümsedim.
Ahsen gülümsedi.
Hatta Büşra bile konuşamadı.
Emre ise sadece o küçücük eli tuttu.
Ve ilk kez itiraz etmedi.
Sadece çok sessiz bir şekilde:
"Bu velet zaten hepimizi yönetecek." dedi.
Koridoru kahkaha doldurdu.
Ama bu kez kimse Emre'yle dalga geçmedi.
Çünkü hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.
Turan'ın bir sürü teyzesi, amcası ve koruyucusu vardı.
Ama içlerinden biri...
Bunu asla kabul etmese de...
Gerçekten çok iyi bir baba olacaktı.
Birkaç gün sonra koğuş beklenmedik şekilde sakindi.
Mitra'nın siniri bile biraz azalmış gibiydi.
Biraz.
Çok değil.
Selçuk bunu fark edince aşırı mutlu oldu.
Hatta o kadar mutlu oldu ki bunu belli etmemeye çalışırken daha da belli etti.
Akşam herkes uyumuştu.
Koridordaki ışıklar loş yanıyordu.
Mitra dışarı çıkıp pencerenin önüne oturdu.
Son zamanlarda sık sık yaptığı şeylerden biriydi.
Sessizce düşünmek.
Birkaç dakika sonra yanına biri geldi.
Selçuk.
Elinde iki bardak sıcak çay vardı.
Birini Mitra'ya uzattı.
Mitra kaşını kaldırdı.
"İçebilir miyim bunu?"
"Doktora sordum."
"Doktora mı sordun?"
"Evet."
"Ne zaman?"
"Bugün."
Mitra gözlerini kapattı.
"Bazen senden korkuyorum."
Selçuk sırıtıp yanına oturdu.
"Ben senden korkuyorum."
"Doğru."
"Çok korkuyorum."
"Onu biliyorum."
Bir süre sessiz kaldılar.
İlk kez kavga etmiyorlardı.
İlk kez Selçuk saçma bir şey anlatmıyordu.
İlk kez Mitra onu kovmuyordu.
Koridorda sadece sessizlik vardı.
Sonra Selçuk yavaşça Mitra'nın karnına baktı.
Yüzündeki sırıtış kayboldu.
Yerine tuhaf bir ciddiyet geldi.
Mitra bunu görünce durdu.
"N'oldu?"
Selçuk birkaç saniye sustu.
Sonra omuz silkti.
"Bilmiyorum."
"Ne bilmiyorsun?"
"Garip geliyor."
Mitra ilk kez meraklandı.
"Ne garip geliyor?"
Selçuk hafifçe gülümsedi.
"Orada biri var."
Mitra'nın eli istemsizce karnına gitti.
Selçuk devam etti.
"Hani biliyorum."
"Doktor söyledi."
"Herkes söyledi."
"Ama bazen unutuyorum."
"Sonra birden aklıma geliyor."
"Ve..."
Durdu.
Mitra onu izliyordu.
Selçuk başını eğdi.
"Ve korkuyorum galiba."
Bu kez Mitra şaşırdı.
Çünkü Selçuk kolay kolay ciddi konuşmazdı.
"Korkuyor musun?"
"Evet."
"Neden?"
Selçuk gülümsedi.
Ama gözlerinde endişe vardı.
"Ya kötü baba olursam?"
Sessizlik oldu.
Mitra'nın beklediği cevap bu değildi.
"Selçuk."
"Hm?"
"Üç köy dolaşıp mandalina bulan adam sensin."
"Bu iyi baba olmak anlamına gelmiyor."
"Bir haftadır benim yerime çantaları taşıyan da sensin."
"Çünkü sen kaldırmaya çalışıyordun."
"Ve her gün üç kez su içip içmediğimi soruyorsun."
"Önemli."
Mitra istemeden güldü.
Selçuk devam etti.
"Ama ya yetmezse?"
"Ya hata yaparsam?"
"Ya onu koruyamazsam?"
İlk kez gerçekten korkuyormuş gibi görünüyordu.
Mitra uzun süre sustu.
Sonra yavaşça başını omzuna yasladı.
Selçuk dondu.
Gerçekten dondu.
Nefes bile almıyordu.
Mitra gözlerini kapattı.
"Selçuk."
"Hm?"
"Bence sen zaten baba olmaya başladın."
Selçuk hiçbir şey söylemedi.
Çünkü söyleyecek bir şey bulamamıştı.
Mitra devam etti.
"Sen daha doğmadan onun için korkuyorsun."
"Onu düşünüyorsun."
"Onun için uğraşıyorsun."
"Bence kötü babalar bunları yapmaz."
Koridor sessizleşti.
Selçuk'un gözleri dolmuştu.
Ama ağlamamaya çalışıyordu.
Başarısız oluyordu.
Mitra bunu görünce güldü.
"Ağlıyor musun?"
"Hayır."
"Ağlıyorsun."
"Rüzgâr geldi."
"Kapalı koridordayız."
"Garip bir rüzgâr."
Mitra kahkahayı bastı.
Sonra Selçuk çok sessiz bir şekilde konuştu.
"Bir şey söyleyebilir miyim?"
"Söyle."
Selçuk tekrar Mitra'nın karnına baktı.
Sonra ona.
Sonra tekrar karnına.
"Elimden gelen her şeyi yapacağım."
Mitra sustu.
"İkinizi de koruyacağım."
"Belki bazen saçmalayacağım."
"Muhtemelen çok saçmalayacağım."
Mitra gülmeye başladı.
"Kesinlikle."
"Ama vazgeçmeyeceğim."
Bu kez Mitra'nın yüzündeki gülümseme yavaşladı.
Selçuk devam etti.
"Bu dünyadaki herkese karşı durabilirim."
"Komutana karşı da."
"Yüzbaşıya karşı da."
"Düşmana karşı da."
"Yeter ki size bir şey olmasın."
Mitra'nın gözleri doldu.
Ama belli etmemeye çalıştı.
"Ne romantik konuştun be."
Selçuk hemen bozuldu.
"Romantik değildi."
"Öyleydi."
"Değildi."
"Öyleydi."
"Kanıtlayamazsın."
Tam o sırada arkadan bir ses geldi.
"KANITLARIM."
İkisi birden sıçradı.
Kapıda Büşra vardı.
Yanında Ahsen.
Arkasında ben.
Ve en arkada gözleri yaşlı Selçuk'u gören Emre.
Selçuk başını duvara vurdu.
"Yine mi dinlediniz?"
Büşra burnunu çekti.
"Ben ağlıyorum şu an."
Ahsen başını salladı.
"Ben de."
Ben güldüm.
Emre ise kollarını bağladı.
"Fena değildi."
Selçuk dondu.
"Komutanım..."
"Ne var?"
"Bu iltifat mıydı?"
"Abartma."
Selçuk'un yüzündeki sırıtış bir anda geri geldi.
Mitra ise gözlerini devirdi.
Ama yüzündeki o küçücük gülümsemeyi kimse kaçırmadı.
Çünkü ilk kez...
İkisi de gelecekten korkmak yerine onu hayal etmeye başlamıştı.
Aradan birkaç gün geçti.
Koğuş alışılmadık derecede sakindi.
Mitra uyuyordu.
Turan uyuyordu.
Büşra ilk kez ağlamıyordu.
Ahsen ilk kez birine bağırmıyordu.
Bu yüzden Selçuk sıkılmıştı.
Çok sıkılmıştı.
Koridora çıktı
Elinde çay vardı.
Tam köşeyi dönerken birini gördü.
Emre.
Pencerenin önünde oturmuş dışarı bakıyordu.
Selçuk yanına geldi.
"Burası boş mu ?"
"Hayır."
Selçuk oturdu.
Emre iç çekti.
"Niye sordun o zaman?"
"Nezaketen."
"Sen mi?"
"Tamam haklısınız."
Bir süre sessizlik oldu.
İkisi de çaylarını içti.
Sonra Selçuk etrafa baktı.
"Garip."
"Ne?"
"Çağrı yok."
Emre başını salladı.
Gerçekten yoktu.
Kaç haftadır başka koğuşta görevdeydi.
Özel eğitim için gönderilmişti.
Ama yokluğu hissediliyordu.
Özellikle de sessizlik olunca.
Selçuk çayından bir yudum aldı.
"Biliyor musunuz..."
"Hm?"
"Çağrı burada olsa şimdiye kadar kesin başımıza bela açmıştı."
Emre istemsizce güldü.
Çok küçük bir gülümsemeydi.
Ama Selçuk gördü.
"Bakın güldünüz."
"Gülmedim."
"Güldünüz."
"Gülmedim."
"Güldünüz."
Emre çayını kaldırdı.
"Devam edersen kafana dökerim."
Selçuk sustu.
Üç saniye.
Sonra tekrar konuştu.
"Özledim ama."
Bu sefer Emre cevap vermedi.
Çünkü o da özlemişti.
Çağrı garip bir adamdı.
Koğuşun baş belasıydı.
Ama aynı zamanda neşesiydi.
Bir gün bütün koğuşu alarma kaldırmıştı.
Sebebi?
Kaybolduğunu sanmıştı.
Sonra onu mutfakta tost yerken bulmuşlardı.
Başka bir gün eğitim alanında bayılmış numarası yapmıştı.
Sırf Ahsen'in tepkisini merak ettiği için.
Ahsen üç dakika sonra onu gerçekten bayıltmıştı.
Selçuk bunları düşününce güldü.
"Hatırlıyor musunuz?"
"Neyi?"
"Çağrı'nın kamuflajı ütülemeye çalışırken yakmasını."
Emre gözlerini kapattı.
"Hatırlamaz olur muyum."
"Sonra suçunu Turan'ın üstüne atmaya çalışmıştı."
"Turan daha doğmamıştı."
"Detaylara takılmayın."
Bu kez Emre gerçekten güldü.
Kısacık.
Ama güldü.
Sonra sessizlik oldu.
Bir süre dışarı baktılar.
Sonra Emre konuştu.
"Koğuş eksik hissettiriyor."
Selçuk başını salladı.
"Evet."
"Bir kişi eksilince fark ediliyor."
"Özellikle Çağrı olunca."
Emre hafifçe sırıtıp başını salladı.
Tam o sırada koridordan Büşra'nın sesi geldi.
"SELÇUK!"
Selçuk irkildi.
"Ne var?"
"TELEFON GELMİŞ!"
"KİMDEN?"
"ÇAĞRI'DAN!"
Selçuk ayağa fırladı.
Gerçek anlamda fırladı.
"LAN!"
Emre bile yerinden kalktı.
İkisi birlikte koğuşa koştu.
İçeri girdiklerinde herkes telefonun etrafına toplanmıştı.
Ahsen.
Büşra.
Mitra.
Ben.
Hatta Turan bile kucağında oturuyordu.
Telefondan Çağrı'nın sesi geliyordu.
"ALO?"
Selçuk bağırdı.
"LAN ÖLMEDİN Mİ?"
"MERHABA DEME ŞEKLİN BU MU?"
"EVET."
Telefondan kahkaha geldi.
Sonra Çağrı konuştu.
"Sizi özledim lan."
Koğuş bir anda sessizleşti.
Çünkü kimse bunu beklemiyordu.
Çağrı devam etti.
"Buradakiler sıkıcı."
"Kimse Ahsen'den kaçmıyor."
"Kimse Büşra'yı ağlatmıyor."
"Kimse Selçuk'u susturamıyor."
"Kimse Emre komutanı sinirlendirmiyor."
Emre uzaktan:
"Sinirlendirmiyordun zaten."
dedi.
Telefondan anında cevap geldi.
"Komutanım sizi de özledim ne ara komutanlığa terfi ettiniz."
Sessizlik oldu.
Sonra Emre çok kısa bir şekilde:
"Biz de."
dedi.
Koğuş dondu.
Selçuk'un ağzı açıldı.
Büşra'nın gözleri doldu.
Ahsen duvara yaslandı.
Ben gülmeye başladım.
Çağrı telefondan bağırdı:
"LAN EMRE KOMUTAN DUYGUSAL OLDU!"
"TELEFONU KAPAT."
"EMİR DEMİR DİNLEMİYORUM."
"ÇAĞRI."
"Tamam kapatıyorum komutanım."
Bir saniye sustu.
Sonra son kez konuştu.
"Kendinize iyi bakın."
"Özellikle siz."
"Çünkü ben dönene kadar koğuşu ayakta tutmanız lazım."
Telefon kapandı.
Birkaç saniye kimse konuşmadı.
Sonra Selçuk burnunu çekti.
Mitra hemen döndü.
"Ağlıyor musun?"
"Hayır."
"Ağlıyorsun."
"Telefonun sesi gözüme kaçtı."
Ahsen kafasını çevirdi.
Büşra zaten ağlıyordu.
Emre ise pencereye bakıyordu.
Ama yüzündeki küçücük gülümseme her şeyi anlatıyordu.
Çağrı uzakta olsa da...
Hâlâ koğuşun bir parçasıydı.
İşte bu noktada Emre artık sadece "komutan" değildi.
Hâlâ emir veriyordu.
Hâlâ sertti.
Hâlâ bazen tek bakışıyla insanın ömrünü kısaltabiliyordu.
Ama artık herkes onun aynı zamanda arkadaşları olduğunu da unutuyordu.
Koridorda otururlarken Selçuk dirseğini Emre'nin omzuna koydu.
Eskiden bunu yapmaya cesaret edemezdi.
Şimdi yapıyordu.
Emre de sadece gözlerini devirdi.
"Kolunu çek."
"Çekmiyorum."
"Çek."
"Hayır."
İkisi birkaç saniye birbirine baktı.
Sonra Emre çayını içmeye devam etti.
Bu da Selçuk'un kazandığı anlamına geliyordu.
"Çağrı olsa şimdi kesin saçma bir şey derdi."
Emre hafifçe güldü.
"Neyi?"
"Her şeyi."
"Buna itiraz edemem."
Selçuk başını salladı.
"Kaç hafta oldu?"
"Dört."
"Vay be."
Gerçekten uzun zamandı.
Koğuşta herkes vardı.
Ama bir kişi eksikti.
Ve eksikliği hissediliyordu.
Çünkü Çağrı gittiğinden beri kimse durduk yere saçma teori üretmiyordu.
Kimse gece üçte tost yapmaya çalışmıyordu.
Kimse Yüzbaşı Yavuz'un sesini taklit edip ortalığı karıştırmıyordu.
Bir şey eksikti.
Tam o sırada koridorun sonunda bir ses duyuldu.
"Vay be."
İkisi de döndü.
Ve dondu.
Selçuk ayağa sıçradı.
"LAN!"
Kapının önünde Çağrı durmuştu.
Sırtında çanta vardı.
Saçları uzamıştı.
Ama sırıtışı aynıydı.
"Özlediniz mi beni?"
Selçuk resmen üzerine atladı.
"GERİ GELMİŞ!"
Çağrı sendeledi.
"Boğma lan!"
Emre ayağa kalktı.
Yüzünde küçücük bir gülümseme vardı.
"Hoş geldin."
Çağrı birkaç saniye ona baktı.
Sonra sırıttı.
"Komutanım."
"Ne?"
"Özlediniz mi?"
"Hayır."
"Yalan."
"Tamam biraz."
Selçuk şok geçirdi.
"LAN EMRE İTİRAF ETTİ."
"Sus."
"DUYDUM AMA."
Koğuş birkaç dakika içinde ayağa kalktı.
Büşra ağladı.
Beklenildiği gibi.
Ahsen ona sarıldı.
Beklenilmeyen şekilde.
Ben bile gülüyordum.
Çağrı ise herkese tek tek sarıldı.
Sonra birden durdu.
Gözleri Turan'a kaydı.
Turan battaniyenin üstünde yatıyordu.
Çağrı yavaşça çömeldi.
"Bu mu bizim mini komutan?"
Turan ona baktı.
Sonra sebepsiz yere güldü.
Çağrı'nın yüzü anında eridi.
"Ben bittim."
Selçuk kahkaha attı.
"Daha iki saniye oldu."
Çağrı Turan'ı dikkatlice kucağına aldı.
"Merhaba küçük adam."
Turan minik eliyle Çağrı'nın burnuna vurdu.
Koğuş dağıldı.
"İLK SALDIRI!"
"HEDEF KİLİTLENDİ!"
"TURAN KAZANDI!"
Çağrı ise gülüyordu.
"Tamam tamam sen güçlüsün."
Bir süre Turan'la oynadı.
Sonra gözleri Mitra'ya kaydı.
Daha doğrusu...
Karnına.
Mitra kaşlarını kaldırdı.
"Ne bakıyorsun?"
Çağrı ciddi ciddi çömeldi.
Sonra Mitra'nın karnına yaklaştı.
Koğuş sessizleşti.
"Merhaba."
Sessizlik.
Selçuk gözlerini kıstı.
"Ne yapıyorsun?"
Çağrı elini kaldırdı.
"Şşş."
Sonra tekrar Mitra'nın karnına döndü.
"Bak küçük arkadaş."
Koğuş nefesini tuttu.
"Ben Çağrı."
"Bu koğuştaki en normal insan benim."
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra herkes aynı anda bağırdı.
"YALAN."
"İFTİRA."
"MÜMKÜN DEĞİL."
Çağrı eliyle susturmaya çalıştı.
"Çocuğun kafasını karıştırmayın."
Mitra gülmemek için dudağını ısırıyordu.
Çağrı devam etti.
"Annen biraz korkutucu."
"Hayır biraz değil."
"Oldukça korkutucu."
Mitra terliğini çıkarmaya başladı.
Çağrı hemen hızlandı.
"Ama iyi biridir."
"Babansa biraz saftır."
"HEY!"
"Ve çok konuşur."
"ÇAĞRI!"
"Ama seni çok sevecek."
Bu sefer Selçuk sustu.
Koğuş da sustu.
Çağrı hafifçe gülümsedi.
"Çok şanslısın küçük adam."
Mitra'nın yüzündeki gülümseme yavaşladı.
Selçuk da sessizleşti.
Çağrı elini karnın üstüne koydu.
"Çünkü seni bekleyen kocaman bir ailen var."
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonra Turan aniden geğirdi.
Sessizlik bozuldu.
Büşra gülmeye başladı.
Ahsen kahkahayı patlattı.
Ben masaya kapandım.
Selçuk yere çöktü.
Çağrı ise ciddi ciddi başını salladı.
"Katılıyorum kardeşim."
Emre ilk kez kahkaha attı.
Gerçekten attı.
Ve o an herkes sustu.
Çünkü Çağrı'nın dönüşünden daha şaşırtıcı tek şey vardı.
Emre'nin sesli sesli gülmesi.
Çağrı dönüp ona baktı.
Sonra gözlerini açtı.
"LAN."
Emre'nin gülüşü anında kesildi.
"Ne?"
"Sen gülüyormuşsun."
"Abartma."
"Arkadaşlar bunu yazın."
Selçuk anında ayağa fırladı.
"RAPOR TUTUYORUM."
Ve koğuş, Çağrı'nın dönüşünün ilk gecesinde, uzun zamandır olmadığı kadar gürültülü kahkahalarla doldu.
Selçuk çay bardağını masaya bıraktı.
“Tamam…” dedi, Emre’ye baktı. “Bir şey fark ettim.”
Emre gözünü kaldırmadan cevap verdi.
“Ne fark ettin?”
“Çağrı gelince koğuşun IQ’su düşmüyor.”
“Ne?”
“Daha da… rahatlıyor.”
Emre burun çekti.
“Sen zaten rahatlamaya ihtiyaç duyuyorsun.”
Tam o sırada koridordan bir ses geldi.
“Ben yokken bana yine laf mı yetiştiriyorsunuz?”
Kapıda Çağrı vardı.
Üzerinde hâlâ yol yorgunluğu, çantayı omzundan indirirken etrafı süzüp içeri girdi.
Selçuk anında sırıttı.
“Bak bak… geri döndü sonunda.”
Çağrı çantayı köşeye attı.
“Dönmesem sen zaten çayla kendi kendine konuşmaya başlayacaktın.”
Emre hafifçe başını salladı.
“Raporlar sende.”
“Direkt ‘hoş geldin’ demek çok zor değil komutanım.”
“Hoş geldin.”
“Bu kadar mı?”
“Evet.”
Selçuk araya girdi.
“Bırak ya, özlemiş.”
Emre Selçuk’a baktı.
“Sen niye hep araya giriyorsun?”
“Ben ortamı yumuşatıyorum.”
“Sen ortamı bozuyorsun.”
Çağrı sandalye çekip oturdu.
“Burada ne olmuş?”
Selçuk hemen başladı.
“Burada Mitra tek başına üç esir aldı.”
“Normal.”
“Yüzbaşı bile korktu.”
“Beklenen.”
“Selçuk 3 köy gezip mandalina buldu.”
Çağrı bir saniye durdu.
“Bu en korkuncu.”
Selçuk ayağa kalktı.
“Niye lan?”
Emre ilk kez hafif güldü.
“Çünkü o gerçekten yaptı.”
Çağrı kollarını bağladı.
“Ben yokken kaç olay kaçırdım ben?”
Mitra uzaktan bakıp mırıldandı.
“Normal hayat devam etmedi zaten.”
Turan Çağrı’yı görünce kıpırdandı.
Emre anında refleksle kalktı.
“Dokunma düşer.”
Selçuk patladı.
“Komutan çocuğu sanki camdan yapmışsın.”
Emre ciddi kaldı.
“Olabilir.”
Çağrı eğildi, Turan’a baktı.
“Bak bak… mini versiyon.”
Turan elini kaldırdı.
Çağrı gülümsedi.
“Beni hatırlıyor mu?”
Emre cevap verdi.
“Hayır.”
“Kesin hatırlıyor.”
“Hayır.”
“Bak şimdi…”
Turan Çağrı’nın parmağını tuttu.
Bir saniye sustular.
Selçuk:
“…Bu ne lan?”
Emre:
“Temas kurdu.”
Çağrı:
“Gördün mü.”
Selçuk:
“Ne gördün?”
Çağrı:
“Beni seçti.”
Emre:
“Hayır.”
Mitra uzaktan seslendi.
“Çocuk herkesi seçiyor zaten.”
Çağrı umursamadı.
“Ben farklıyım.”
Selçuk başını salladı.
“Evet, ego da büyümüş.”
Tam o sırada Ahsen köşede duruyordu.
Sessiz.
Sadece izliyordu.
Çağrı bunu fark etti.
Bakışını direkt ona çevirdi.
Ama bu kez eskisi gibi şaka yoktu.
Sadece kısa bir bakış.
Selçuk bunu anında sezdi.
“Hmm…”
Emre:
“Ne ‘hmm’?”
“Bir şey var burada.”
“Ne var?”
“Göz teması.”
Emre gözlerini devirdi.
“Sen her şeye romantizm yüklüyorsun.”
Çağrı kalkıp su almaya gitti.
Ahsen hâlâ bakıyordu.
Ama hemen gözünü kaçırdı.
Büşra fısıldadı:
“Yakaladı bak.”
Selçuk kısık sesle:
“İkisi yine aynı frekans.”
Emre:
“Benim işim değil.”
Selçuk:
“Senin işin değil diye her şey oluyor zaten.”
Emre cevap vermedi.
Sadece iç çekti.
Çağrı geri döndü.
Ama bu kez Ahsen’in yanından geçerken adımını yavaşlattı.
Hiçbir şey demedi.
Sadece geçti.
Ama o an…
Ahsen başını hafifçe kaldırdı.
Onu izledi.
Çağrı fark etmedi gibi yaptı.
Ama fark etmişti.
Selçuk bunu görünce dişlerini sıktı.
“Bakıyorum da…”
Emre:
“Ne?”
“Burada savaş Çağrı ile Mitra arasında değil.”
“Ne diyorsun?”
“Ahsen kazanır bu işi.”
Emre kaşını kaldırdı.
“Ne işi?”
Selçuk eliyle işaret etti.
“Bakışma savaşı.”
Emre:
“…Sen gerçekten yoruldun.”
Selçuk:
“Hayır ben uyanığım.”
Mitra uzaktan bağırdı:
“SELÇUK SUSTUR KENDİNİ.”
Çağrı koltuğa geri oturdu.
Bu kez daha sessizdi.
Ama gözleri ara ara Ahsen’e kayıyordu.
Ahsen de bunu hissediyordu.
Ve her seferinde “umursamıyormuş” gibi yapıyordu.
Ama çok kötü yapıyordu.
Büşra fısıldadı:
“Bunlar kesin bir gün patlar.”
Emre:
“Patlarsa temizleriz.”
Selçuk:
“Komutan bu iş öyle değil.”
Emre:
“Her iş öyle.”
Selçuk sustu.
Çünkü haklıydı.
Koğuş yine normal görünüyordu.
Ama herkes biliyordu.
Çağrı gelmişti.
Tam o cümlenin bittiği yerde kapı gıcırdadı.
Sessizlik vardı ya… o sessizlik “bir şey olacak” sessizliği.
Ve oldu.
Kapı açıldı.
Çağrı içeri girdi.
Üstü başı biraz dağınık, yüzünde “ben yokken burada ne olmuş” ifadesi.
Bir saniye durdu.
Koğuşa baktı.
Selçuk’a baktı.
Emre’ye baktı.
Sonra direkt:
“Ben yokken siz burada evrim mi geçirdiniz?” dedi.
Selçuk anında cevap verdi:
“Sen yokken biz hayatta kalmaya çalışıyorduk.”
Emre hiç dönmeden:
“Abartma.”
Çağrı gözlerini kıstı.
“Bir dakika… Turan nerede?”
Tam o anda minik bir ses geldi.
Battaniyenin içinden:
“Güü…”
Herkes aynı anda baktı.
Turan Emre’nin yanında yerdeydi.
Selçuk’un çayına uzanmıştı.
Emre refleksle:
“Dokunma.”
Selçuk:
“O çay benim.”
Emre:
“Artık değil.”
Çağrı yavaşça oturdu.
“Ben gerçekten yanlış zamana mı geldim?”
Tam o sırada kapı tekrar açıldı.
Yüzbaşı Yavuz girdi.
Elinde dosya.
Yüz ifadesi ciddi.
“Yeni görev var.”
Herkes otomatik düzeldi.
Havada disiplin kokusu.
Yavuz devam etti:
“Ekip ikiye ayrılacak.”
Selçuk fısıldadı:
“Yine ne saçmalık çıkacak…”
Yavuz duydu.
“Kadın personel için özel eğitim.”
Büşra hemen dikeldi.
“Ne eğitimi?”
“Psikolojik dayanıklılık, kriz yönetimi.”
Mitra kaş kaldırdı.
“Bizi mi test ediyorsunuz?”
Yavuz:
“Evet.”
Mitra:
“Güzel.”
Emre hafif başını salladı.
“Diğer grup?”
Yavuz:
“Erkek personel bebek bakım eğitimi.”
Sessizlik.
Gerçek sessizlik.
Selçuk:
“…Ne?”
Yavuz:
“Evet.”
Çağrı:
“Ben bunu yazılı istiyorum.”
Böylece ekip bölündü.
Kadınlar (Mitra, Büşra, Ahsen, Ben) eğitim alanına gitti.
Erkekler (Emre, Selçuk, Çağrı) koğuşta kaldı.
Ve…
Turan da onlarla kaldı.
Bu noktada her şey zaten kontrolden çıktı.
İlk görev: “temel bakım”
Eğitmen yoktu.
Sadece bir not vardı:
“Bebek acıkınca besleyin.”
Selçuk notu okudu.
“Bu kadar.”
Emre:
“Basit.”
Çağrı:
“Hiçbir şey basit değil.”
Turan ağladı.
Üçü aynı anda dondu.
Selçuk panik:
“Niye ağlıyor?!”
Emre:
“Acıkmıştır.”
Çağrı:
“Belki de değil.”
Selçuk:
“NE DEMEK BELKİ DE DEĞİL?”
İkinci görev: alt değiştirme.
Oda sessizleşti.
Emre ciddi şekilde battaniyeyi açtı.
Selçuk geri çekildi.
“Ben yapmam.”
Çağrı:
“Ben de yapmam.”
Emre:
“Ben yaparım.”
Selçuk:
“Komutanım siz her şeyi yapmayın artık…”
Emre:
“Bu bir görev.”
Turan o sırada tamamen masum şekilde bakıyordu.
Hiçbir şeyden habersiz.
Ve tam o an…
O koku geldi.
Selçuk bir adım geri:
“Bu… bu normal değil.”
Çağrı gözlerini kapattı:
“Bu bir kimyasal saldırı olabilir.”
Emre sakin:
“Alt değiştirilmesi gerekiyor.”
Selçuk:
“Ben bu birimi terk ediyorum.”
Emre:
“Yerinde kal.”
Selçuk:
“Emir dinlemiyorum.”
Sonra kaos başladı.
Çağrı yanlış bezi aldı.
Emre ıslak mendili yanlış yere koydu.
Selçuk panikten battaniyeyi düşürdü.
Turan yerde gülmeye benzer bir ses çıkardı.
Büşra o an kapıdan baktı.
Ve gördüğü şey:
Üç yetişkin adamın bir bebekle savaş halinde olmasıydı.
Büşra:
“…Siz ne yapıyorsunuz?”
Selçuk:
“BİZ BİZİM NE YAPTIĞIMIZI DA BİLMİYORUZ!”
Emre sonunda derin nefes aldı.
“Dur.”
Herkes sustu.
Emre:
“Plan yapıyoruz.”
Çağrı:
“Bu işte plan yapılmaz.”
Emre:
“Yapılır.”
Selçuk:
“Nasıl?”
Emre:
“Biri tutacak.”
Selçuk:
“Ben tutmam.”
Çağrı:
“Ben hiç tutmam.”
Emre ikisine baktı.
“Ben tutuyorum zaten.”
Sessizlik.
Selçuk:
“…Komutanım siz neden her şeyi tek başınıza yapıyorsunuz?”
Emre:
“Çünkü siz yapamıyorsunuz.”
O sırada Turan tekrar ağladı.
Ve bu sefer…
Üçü de aynı anda sustu.
Selçuk yavaşça:
“Bence bize kızıyor.”
Çağrı:
“Bence haklı.”
Emre eğildi.
Turan’a baktı.
“Ne istiyorsun?”
Turan:
“…”
Emre:
“Bu yardımcı olmadı.”
Selçuk:
“Bebekle pazarlık yapılmıyor mu?”
Çağrı:
“Yapılmıyor.”
Selçuk:
“Hayat yalanmış.”
Tam o sırada kapı açıldı.
Kadınlar döndü.
Mitra ilk bakışta durdu.
Sonra manzarayı gördü.
Selçuk yerde, Emre ciddi, Çağrı çökmüş.
Turan ortada.
Büşra:
“…Siz ne yaptınız?”
Mitra:
“Bunu kaç dakikada başardınız?”
Emre sakin:
“Eğitim ilerliyor.”
Asena:
“Bu ilerleme değil bu çöküş.”
Ahsen:
“Ben bunu izleyemiyorum.”
Büşra:
“Ben bunu seviyorum.”
Mitra yavaşça yaklaştı.
Turan’ı aldı.
Bir saniye bile düşünmeden.
Turan anında sustu.
Selçuk:
“…Nasıl?”
Mitra:
“Bence siz fazla stres yapıyorsunuz.”
Çağrı:
“Biz mi?”
Emre:
“Evet.”
O günün sonunda rapor yazıldı.
Yavuz rapora baktı.
“Erkek personel: %0 başarı.”
“Kadın personel: %100 kontrol.”
Yavuz başını kaldırdı.
“Bu normal mi?”
Emre:
“Hayır komutanım.”
Selçuk:
“Ben artık hiçbir şeye şaşırmıyorum.”
Çağrı:
“Ben geldim ama geç kaldım.”
Ve o gece…
Koğuşta ilk kez herkes aynı şeyi kabul etti.
Turan tek başına bile bir birliği yönetebilirdi.
Ama onu asıl tehlikeli yapan şey bebek olması değildi.
Onu tehlikeli yapan şey…
Herkesi insan gibi davranmaya zorlamasıydı.