Selammm
Oy ve yorumlarınızı merakla bekliyorum. Tiktok hesabım kedyseven, instagram hesabım kedysevenq
Sizi sıkmadan kitabıma geçmek istiyorum fakat şunu da söylemeden olmaz. Bu benim ilk kitabım değil daha önceden yazdığım 2 kitabım vardı fakat yayından kaldırdım. Acemice yazmıyorum içiniz rahat olsun aşklarım.
Başlayalım hadiiii!!!
"Hey, Lei. Lei uyan." kulağıma gelen sinek vızıltısından sinirlenip elimi salladım. Yine bir ses geldi. "Uyansana lan!"
Aniden gözlerim açılınca nefes nefese kaldım. Sinek vızıltısı beni çok sinir ediyordu. "Salak mısın ya? Uyuyorum şurada!"
İki elini birbirine geçirip konuştu. "Uyuduğun için uyandırdım herhalde bayan zeka! Saat kaç haberin var mı?!"
"Kaç?" dedim, elimle gözümü ovarken. Minik bir esneme sonrası Sveden cevap verdi. "Of
nereden bileyim ben. Güneş doğalı iki saat oldu. Bugün büyük gün!"
Büyük gün mü? Ne vardı ki bugün ya...
“Ha?” dediğimde, sağ elini başına koyup başını salladı. İç sesinin bu kız salak mı dediğinden emindim. “Unuttun mu? Yılbaşı bugün!”
Yılbaşı mı? Ne ara geldi ya...
Hâlâ kendime gelemeyince Sveden kolumu cimcikledi. Aniden kendime geldiğimde kaşlarımı çatıp ben koluna vurdum. “N’apıyorsun lan öküz!”
Ardından dediği şeyi hatırladım. Yılbaşı gelmişti.
Aniden çatık kaşlarım heyecanla havaya kalktı. “Kurtuluyoruz Sve! Kaçıyoruz! O gün bugün!”
Başını sallayıp konuştu. "Koskoca krallığa karşı sadece ikimiz
değil mi?"
"Evet, sadece ikimiz!"
Olduğum yerden kalkıp yatağıma baktım. Yatak...
Tabi ne demezsin? Harika bir yatak(!)
İki evin arasında, daracık bir alanda samanları iple birleştirip üstüne yine sokaktan bulduğumuz çiş kokulu, yırtık, kirli beyaz renginde örtü serdiğimiz yatak.
"Tamam, her şeyi hazırladın değil mi?" diye sordum. "Evet, dün bayağı bir qyiyecek çalmıştık. Onları bu sepete koydum." dedi, elindeki eski sepeti gösterirken. "Aman içindekiler düşmesin de gerisi önemli değil."
Sepeti açtığımda beni birtakım yiyecekler karşıladı. Dünden çalınan üç sert ekmek, bir avuç büyüklüğünde peynir, yine bir avuç kadar pastırma ve halka sucuk. "Bizi ne kadar tutar bu yiyecekler?"
"Kervansaraylarda bizi fark ederler, yani orada duramayız. Yapacağımız şey basit." dedi, sırtındaki çantasından kağıt, kalem çıkartırken. "Burası Kroud Krallığı, birkaç gün içinde kervansaraya ulaşırız. Herkes orada dinlenirken gizlice iki tane at çalıp yolumuza devam edeceğiz. Yolumuz ne kadar uzun bilemiyorum fakat en kötü 10 gün dayanabiliriz."
Başımı kağıttan kaldırıp Sveden'e baktım. "Peki nereye gideceğiz?"
"Oraya yolda karar veririz. Tek sorun nasıl dışarıya çıkacağımız."
Gözlerim yerdeki yan yana duran iki taşa kaydı. Ne demek yolda karar vereceğiz?
Konuşmaya başladım. "Bu gece krallık için özel bir gün, bütün krallık gece yarısı zeopa suyunu içecek. Herkes derin bir uykuya daldığı sırada kaçabiliriz. Bir sonraki gün kervanlar bizi görünce onlara yolculuklarının nereye gittiğini sorarız ve aaa bizde oradan geliyoruz fakat yolumuzu kaybettik, sizinle beraber geri dönebilir miyiz? Diyeceğiz. Ve zafer karşımızda."
Elini başına koyup ofladı. "Plan harika ama askerler suyu içmeyecek. Her türlü sınırda uyanık bir şekilde duracaklar. Ayrıca dış dünyada insan topluluğu yada başka krallıklar var mı bilmiyoruz bile. Geri dönüşümüz yok."
İşaret parmağımla alnını ittirerek gülümsedim. "Sen beni aptal mı sandın? Kraliçe hazretlerin bu işi de halletti."
Başını yana eğip anlamaya çalıştı.
"Ne kadar da acınası bir durumdasın. Ne kadar da yazık! Tanrı seni korusun küçük çocuk." dedim.
"Dalga geçmesene lan! Anlat şu yarım zekanla yaptığın planı." dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemeye çalıştığımda kendimi yerde karnımı tutarak kahkaha atarken buldum. "Ha ha çok komik."
"Komik tabi!" deyince dudaklarını genişçe açıp gözlerini devirdi.
"Neyse, neyse devam edelim konuya. Kervanlar boşu boşuna dışarıya çıkmıyordur. İlla ki dış dünyada insanlar vardır. Ayrıca ben iki ay öncesinden krallığın etrafını gezmeye başladım-" lafımı şaşkınlıkla kesti. "Ha?! Koskoca krallığı tek başına mı gezdin! Deli misin sen kızım?"
"Ya bi' sus. Uzun süren bakmalardan sonra kaçabileceğimiz bir yer buldum. Saraya yürümeyle 10 dakika uzak. Orada asker bulunmuyor çünkü etraftaki bütün askerler sarayda ve sarayın çevresinde. O yüzden oradan gideceğiz." merakla beni dinleyen Sveden iç çekti. "İyi bari."
"Tek sorun..." dedim.
"Al işte! Harikulade bir plan değil yani?!"
"Ya hayır, güzel bir plan ama... bulunduğumuz nokta oraya birazcık fazla uzak." gözlerini sanki duymak istemezmiş gibi kapattı. "Ne kadar?"
"Birazcık 15 saat uzaklıkta."
Güneş buralarda saat 6 gibi doğuyordu, doğmasından iki saat geçmişse şuan saat 8 olmalı. Yani şimdi yola çıksak akşam 11'de orada olurduk kii insanlar bundan şüphelenirdi.
Sağ elini başına koyup iki yana salladı. "15 saat yürüyecek miyiz gerçekten?!"
"Onu düşünmedim işte..."
Ayağa kalkıp elini bana uzattı. Elini yakalayıp ayağa kalkarken aniden bırakmasıyla popomda sızı hissettim bir oldu. "Ananı s-" boğazımı temizleyip küfür etmemeye çalıştım. "Ne diye elimi bıraktın!"
"Keyfim ve kahyası öyle istedi. Kalk hadi aklımda bir şeyler var ama ondan önce kahvaltımızı yapalım."
Yine elini uzattığında kaşlarımı çatarak kendi başıma ayağa kalktım. Sve çanta ve sepeti alıp yürümeye başladığında kızıl saçlarımı elimle tarayıp kabarmaması için uğraştım. "Uzun saçların sence de çok sorun etmiyor mu senin için?"
"Ediyor." dedim. "O zaman niye kesmiyorsun?"
Bende arkasından yürümeye başlarken cevabımı verdim. "Keyfim ve kahyası istemiyor."
Saç, bir kızın güzelliğiydi. Her ne kadar kızıl saçlara sahip olsam da kısa saçlara sahip kişiler erkek diye ötekileştiriliyordu.
Gözlerini devirdiğini hissettiğimde çoktan adımlarımı hızlandırıp yanına gitmiştim.
"Sepeti bana ver istersen?" diye sordum. "Etrafta hırsızlar var sen elindekini mal olduğun için kaptırırsın."
"Sanki biz hırsız değiliz, ayrıca nerde görülmüş benim birilerine kaptırdığım? Hıh."
Tek kaşı havaya kalktı. "Ha? Lan daha geçen ay parayı çaldırdın!"
"Bağırmasana! Birileri duyacak." dediğimde daha çok bağırdı. "Bağırmıyorum aptal surat!"
"Sensin aptal surat olan!"
Yanımıza uzaklardan gelen takıntılı asker Anthony gelince Sveden önüme geçti. Yeni kesilmiş sakalı, kahverengi gözü, nereden baksan boyu benden 15 santimetre uzun olan, alkollü herifin tekiydi.
"Bir sorun mu var Leitha'cığım."
Sveden çatık kaşlarıyla önüme geçip atıldı. "Senin Leitha'cığın falan değil. Git kendi yaşıtlarına ilgi duy seni pedofili."
"Bana bak çocuk! Karışma aramızdaki ilişkiye!"
Elimi Sveden'in omzuna koyup başımı bir kere salladım ve önüne geçtim. "Bak Anthony, sen 34 yaşındasın ben ise 18. Ayrıca ben seni sevmiyorum, bırak artık peşimi."
Yüzünü buruşturup Sveden'i işaret etti. "O lanet çocuğu seviyorsun değil mi?! Bak sevgilim. Bu çocuk fakir! Seni harika evlerde yaşatabilirim harika yemekler yiyebiliriz. Neden bir anda beni bıraktın? Neden!" O çirkin gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
Hemen de ağlamaya başlamıştı. Annesinin kuzusuna bak hele!
Sırf para için onunla sevgili rolü yapmıştım. Nasıl da kanmıştı enayi. Aklıma geldikçe gülesim geliyor.
Yapmam gereken tek şey birkaç saatliğine onunla birlikte zaman geçirmekti.
'Aşkım para verebilir misin kendime yeni elbise alacağım.' deyip parayı saklıyordum. Sadece iki sefer kıyafet almıştım biri bana biri Sveden'e idi.
Sveden bunu görünce ise tek tepkisi 'yapıyorsun bu sporuuu!' olmuştu.
"Birincisi, o lanet çocuk dediğin kişi benim en yakın dostum ve adı Sveden. İkincisi, sevgili değiliz. Üçüncüsü, artık sana ilgi duymuyorum. Lütfen başımızdan defolup git!"
Evet, bizden zengin ve üst rütbeydi. İsteseydi bizi direkt içeri tıkabilirdi, bu yüzden Sveden'e olaya karışmamasını söylüyorum. Bana kıyamıyor takıntılı herif.
"Göreceksin Leitha! Ayaklarıma kapanacaksın yeniden sevgili olmamız için. Ama bu sefer ben kabul etmeyeceğim!" diye bağırdı sinek.
Ay çokta tın yani...
"Gidelim Lei." dedi, Sveden. Başımı salladım. "Gidelim."
Anthony yüzünde kötü bir ifadeyle arkamda durakaldı. Biz yürümeye devam ederken kömür karası jöleli saçlarını sinirden çektiğini hissediyordum.
O salak herifi umursamadan ara sokağa hızla geçtik. Elimle gördüğüm gibi evin penceresinde soğumaya bırakılmış turtayı işaretledim. Her zamanki gibi Sveden etrafı gözetlerken ben turtayı alacaktım. Sessizce yürüyüp hafiften evin içine baktım. Mutfakta görünürde kimse yoktu. "Hehehehehe." diye gözlerimi kısıp güldüğümde Sveden gözleriyle hızlı demeye çalıştı.
Elim turtaya gidip tepsideki turtayı alınca ani sıcaklıkla geri bıraktım. Tepsinin çıkardığı yüksek sesten dolayı diğer odadan, "Kimdi o!" diye ses gelmişti. Hızla tepsinin kenarlarından tutup turtayı kaçırırken pencereden yazma ile karşıma çıkan teyze ile göz göze geldim.
"Hırsız var!" duyduğum ilk şeydi o teyzeden. "Ya ne münoseboo?" derken Sveden kolumdan tutup koşmaya başladı. "Kızım salak mısın sen? Yakalanacağız."
"Eğleniyorum işte, daha önce hiç yakalanmadık zaten."
"Tabi, tabi ne demezsin..."
Koşmaya devam ederken aklıma bir soru takılmıştı. Sahi kaç kere yakalanmıştık?
7 yaşında ilk defa ekmek çalarken, yine 7 yaşında bir eve girip para çalmaya çalışırken -gerçi askerlerden de kaçtık-, 9 yaşında at çalarken bir tane dayı yakalamıştı ama küçük olduğumuz için affetmişti.
Başka...
15 yaşında bara gidip yakalandık o hırsızlık sayılmaz gerçi, bir de geçen sene reşit olmadığım halde evlenme kararı aldığım için.
Ya adam 92 yaşındaydı, suyuna ilaç atıp öldürecektim ve kalan miras benim olacaktı ne güzel...
Askerler beni yakalamasaydı şu an Sveden ile harika bir hayatımız olurdu.
"Ya hızlı koşsana Lei! Kovalanıyoruz!" diye sessizce bağırdı Sveden.
Lan! Üç tane dayı ne ara geldi?!
"Hiç fark etmemişim ya." dedim, hızlanırken.
Elimde turta ile ormana koşarken bu kez ben Sveden'in bileğinden sertçe tutup hızlı koşmaya başladım. "Kendini rahat bırak ve uçtuğunu hisset." dedim.
"Ne?-" lafı bitmeden çoktan karşıya atlıyorduk. Havada kendimi tıpkı bir martı gibi hissederken özgürlüğün tadını alıyordum. "Ölecektik az daha!" dedi.
"Ama ölmedik." dediğimde lafımı devam ettirdim. "Hem amcalar da bizi kovalayamaz artık."
Sakince durup bize küfreden amcalara baktım. "Sizi küçük orospu çocukları! Güzel krallığımız sizin gibi hırsızlar, fakirler yüzünden kötüleşiyor! Umarım bir gün soyunuz tükenir!" tepsiyi Sveden'e verip dilimi çıkartıp elimi kulaklarımda oynattım. "Ne oldu yaşlı moruklar? Kemikleriniz mi ağrıyor? Hadi atlasanıza! Aşağıda şelale var diye korkuyor musunuz yoksa? Kıyamam!"
"Ben de korkarım kızım, 2 metre atladın farkında mısın?" dedi Sveden. "Farkındayım, neyse şu dayılardan uzaklaşalım da kahvaltımızı yapalım." dedim, arkamı dönüp yürürken. "Turta sıcaktı zaten, elim yandı."
"Şu hırsızlık yaparken yakalanmaya bunu da ekle istersen." alayla dalga geçerken sinirime dokunuyordu.
Ormanın sadece kuş cıvıltıları sessizliğinde yürürken ağaçlardan dökülen turuncu bir yaprak dikkatimi çekmişti. Elimi açıp elime düşen yaprağa baktım. Yazın ortasındaydık. Daha erken değil miydi sararması için?
Neredeyse ağaçların bizim üç katımız olan ve girmesi yasak olan Koru Ormanının derinliklerine geldik.
Sahi biz neden bu ormana geldik ki? Aman neyse...
"Otur şöyle, yiyelim artık karnım balina gibi ses çıkarıyor." dedi, bir taşın üstüne otururken. Turtaya bakıp oturdum. Elimle bir kısmını parçalayıp Sveden'e verdim, diğer parçayı da ben aldım. Sveden, "Tanrıya şükür." dedi. O her ne kadar tanrıyı sevse de ben sevmiyordum. Kötülüğün sahibiydi o bana göre.
Turtayı ayı gibi yerken bakışlarımı ona çevirdim. "Nasol godocoğuz? On veş saat yüroyomem!"
Ağzındaki lokmayı bitirip konuşmaya başladı. "Onu sen düşünecektin hanımefendi... neyse, at çalacağız başka ne yapabiliriz ki? At ile iki saat içinde varırız."
"Eyu de, insonlar şüpholenmez mo?"
"Doğru..." biraz düşündükten sonra devam etti. "Diğer sevgilin olacak aptala 'arkadaşımla askercilik oynayacağız hep istemişimdir.' Dersen o enayi kanar ve sana iki zırh verir."
Hangisinden bahsediyordu ya... "Hangisi? Hans mı yoksa Falco mu?"
"Ne bileyim hangisi askerse ona söyle."
"Üçüde asker zaten." konuşmama devam ettim. "Ya ben 18 yaşındayım. Sence askercilik oynama kısmına inanırlar mı?"
"Ne bileyim ya, bir şeyler bulursun sen."
İç çektim. "Neyse en aptalı Falco, ona söylerim prenses gibi bakıyor bana zaten."
En aptalı Falco, en zekisi Hans, en kıskancı Anthony'di.
Gerçi en zekileri bile aptaldı...
●●●
Tepsideki bütün turtayı bitirip kasabaya geri döndüğümüzde Sveden'i bir sokak arasına bırakıp Falco'nun yanına gittim. Evi bir çiçekçinin üstündeydi. Çantamdan kırmızı elbisemi, siyah babet ayakkabımı giyip saçımı da elimle düzeltip evin önüne geçmiştim. "Falcoooo!" diye bağırdığımda yüzünde neşeyle balkona çıkması bir oldu. "Geliyorum güzelim!"
Daha bir dakika bile dolmadan hızla yanıma geldi. "Yemeğe çıkalım mı diyecektim de? İşin var mı?" dediğimde cevap verdi.
"Hayır yok! Hadi gidelim."
Erkekleri ayartmak çok basitti.
Beraber kol kola yürürken giydiği kıyafete baktım. Üstünde bembeyaz bir gömlek, altında ise mavi bir kot pantolon. Sarı saçları temiz ve güzel kokarken ayağındaki deri ayakkabı güneşin vurmasıyla parlıyordu.
Akıllardaki tek soruydu.
Ayakkabısı çakma mı gerçek mi?
"Bugün ayrı bir güzelsin ama biraz turta kokuyorsun. Gelmeden önce çilekli turta mı yedin?"
Anthony beni fakir olduğumu bilmesine rağmen seven tek kişiydi fakat takıntılıydı. Falco benim fakir ve evsiz olduğumu öğrense beni terk ederdi. Hans... o adam hakkında konuşmak dahi istemiyorum.
Adam delinin teki! Tabi ben ondan daha kurnazım fakat adamın aklı zehir gibi çalışıyor ya!
Beden hareketlerini çok iyi biliyor. Kimi manipüle edeceğini, kimin suçlu olduğunu hemen anlayabiliyor.
"Aslında bugün sabah yapmıştım akşam eve gelince yerim diye. Yani yemek yemedim."
Falco her şeye kanacak adamdı. Bu herifi kandırmak çocuk oyuncağıydı.
"İyi o zaman." dedi, gözlerimin içine bakarken. Gözleri kısıldı. "Aslında... ben bugün seninle konuşmaya gelecektim. Şans oldu ki sen yanıma geldin."
Ben gelmeseydim ve beni bulsaydı plan istediğim şekilde gitmeyecekti. Şansa bak!
"Ne konuşacaksın?"
"Öncelikle yemek için bir restoranda gidelim." yeşil gözleri bana sıcakça bakıyordu...
Ne diyorum yahu ben ya! Adama aşık değilim neyin kafası bu!
Hıh, hem Sveden'in para mavisi gözleri daha güzel!
"Gidelim." dedim sesimi incelterek. Eminim kalın sesimi duymak bile istemezdi.
'Bu cadı sesi de kimin?!' diye bağıracağından emin olabilirdim.
Kol kola yürürken etraftaki ağaçlara baktım. Daha sonbahar bile gelmeden yapraklar turuncu olmuştu. Hava sıcaktı oysaki. "Bu yaz erken bitecek sanırım, hayra alamet değil."
Doğru diyordu. Bir efsane vardı, diyordu ki; ola ki yaz bitmeden yapraklar sararıp dökülürse ve yine aynı zamanda hava sıcaksa bilin ki hayra alamet değil.
Hayra alamet değil derken ne diyordular bilmiyorum. Bazıları kıyamet kopacak diyordu, bazıları yaprağın sarardığını ilk kim görürse şansı yaver gitmeyecek diyordu, bazıları ise tüm yıl bütün krallığa uğursuzluk getirecek diyordu.
"Geldik." diye mırıldandı Falco. Bir masayı çekip oturdu.
Daha sandalyemi çekmeden oturdu.
Bari önce benim oturmamı bekleseydin andaval!
İç çekip oturdum. "Ne yemek istersin?" elindeki menüyü bana uzattı.
Uff ya, ne yazıyor burda be?! Okuma-yazmam yok ki benim!
"Sen ne alacaksan bana da aynısından al. Beraber aynı yemeği yiyelim." dedim. Sıyırdım en azından...
"Sen seç prensesim. Ben, sen ne yersen yerim."
Yemin ederim öldüreceğim bu adamı! Ne inatçı çıktı ya?
Tamam... katlanmak gerek, dayanabilirim.
Bildiğim bir yemek arıyordum ama hiçbirini bilmiyordum.
Nerde makarna, yumurta ve kekler ya!
"Ben kararsız kaldım. Senin bu mekanda en sevdiğin yemek ne?" diye sordum. "Garaville. En sevdiğim yemek o."
Hangisinden bahsediyordu bu ya?
Konuşmasına devam etti. "Ayrıca menüdeki en pahalı yemek o."
Elimle garsonu çağırdım. "Bize iki Garaville." elindeki not defterine not alıp gitti.
"Eminim sende çok seveceksin."
Umarım sırf pahalı diye yenilen böcek yemeklerinden birisi değildir bu da.
"Eminim tadı güzeldir aşkım."
Öğkk, kendimden tiksindim be. Iyyy, iğrenç.
Elinde yemeklerle gelen garson tabakları önümüze koyup masayı düzenledi. Çorba mıydı övdüğü şey?
Kaşıkla biraz gezinince içinde gördüğüm şeylerle kusmam geldi.
Salyangoz...
Şaka mıydı bu?
Elime kaşığı alıp sadece suyundan tadına baktım. İğrençti. Tıpkı sümüklü su içmiş gibiydim.
"Beğendin mi aşkım?"
Başımı salladım. "Bahsettiğin kadar güzelmiş gerçekten!"
O da yemeğinden bir kaşık alıp yiyince bana döndü. "Konuşalım istersen şu konuyu."
"Tabi konuşalım ama ben de senden bir şey rica edeceğim. İlk sen söyle." dedim.
Ayağa kalkıp gülümsedi. Ardından yere diz çöktü. "Sen 16 yaşındayken tanıştık. Ben 18'dim evlenmezdik. Seni bekledim iki yıl boyunca, kalbim küt küt atıyordu hayatım boyunca. Seni seviyorum Leitha. Benimle evlenir misin?"
Ne diyordu bu beyinsiz ya?
Elindeki kutuyu açtı. İçinden altın yüzük çıkınca yüzümde gülümseme 100 katına çıktı.
Ay şaka mı bu?
"Tabi ki evetttt! Bende 18 olmayı beklemiştim hayatım boyunca sırf seninle evlenebilmek için!" gözlerim timsah göz yaşları döktü. Falco yüzünde aşırı mutlu bir gülümseme ile hızla bana sarıldı. Etraftan alkış sesleri gelirken mutluluktan gözü dolmuştu Falco'nun.
Gerçekten kör olması gerekiyordu. Kızıl saçlıydım ben. Nasıl sevmişti bilmiyorum. Beni ben olarak seven tek kişi Anthony'di. Evsiz olduğumu biliyor ve saçımın kızıl olmasına rağmen beni seviyordu.
Neremi sevmişti bu salak?
Her neyse ne artık, yüzük için evlendim. Satıp paraya para diyeceğim.
Heheheheh.
"Biliyorsun ikimizin de ailesi yok. O yüzden öncelikle baş başa benim evde takılsak?" gözlerini sinsice kısıp benim anlamamı bekledi. Bu muydu cidden? Benimle vücudum için mi evlenmek istemişti? Aptal. Masaya geri oturup cevap verdim. "Kocacığım bugün evi temizlemem gerekiyor. Ayrıca," dedim. Eminim bundan etkilenecekti. En basiti de buydu zaten. Bir erkeği manipüle etmek. "Senden bir şey isteyecektim ya hani?"
Başını dinler anlamda salladı. "Evet? Ne isteyecektin çiçeğim?"
Umarım kabul ederdi.
Hem ne diyecektim ki ben ya? Ah Sveden... Her şeyi sırf kadınım diye başıma yıktı.
"Gülme ama!" diye tatlıca sinirlendim. Sinirlenip cilve yapmak gururuma tersti. "Gülmem aşkım, sen dünyayı istesen bile veririm."
"Ben her zaman asker olmak istemişimdir lakin..." dedim, üzülerek yere bakarken. "Kadın olduğum için bu imkansız... yani demek istiyorum ki, evinde vardır bir tane daha zırh. Bana ödünç verebilir misin rica etsem? Evimdeyken kendimi asker gibi hissetmek istiyorum."
Yüzünde hafifçe bir gülümseme oldu. "Bu muydu gerçekten? Tabi ki veririm ama üstüne baya bir büyük gelecek gibi."
"Çok kısa olduğum söylenemez tatlım."
Ben niye bunu yapmak zorundaydım ya? Kendimden tiksinmiş, ilgi isteyen kızlar gibiyim. İğrenç!
"Teşekkür ederim." dedim. Konuşmaya başladı. "Fakat ben seni asker olarak değil de prensesler gibi hissettirmek isterdim."
Şu lanet cilvelere gram tahammül edemiyorum.
"Ben senin zaten prensesinim." dedim, göz kırparak.
"Öylesin tabi ki."
Yemeğe baktım. Sonra Falco'ya baktım. "Sanırım pek aç değilim."
"Yemek istemiyorsan kendini zorlama." gülümseyip ayağa kalktım. "Senin evine gidip şu zırhı alalım. Sonra eve geçip temizlik yapmam gerekiyor."
Başını anladım biçiminde salladı. "Ben hesabı ödeyeyim o zaman, sen de dışarıda bekle."
Boşu boşuna para ödemişti. 1 kaşık almıştık yemekten sadece... zaten iğrenç bir yemekti.
Dediğini yapıp dışarıya çıktım. Sonunda derin ve rahat bir nefes alırken uzaktan beni izleyen Sveden'i gördüm. Hala rahat edemiyordu beni bir erkekle yalnız bırakmaya. Hayır, böyle salakların yanında yalnız bırakamıyordu. İkimiz de birbirimize tam güveniyorduk.
Başımı, 'ne yapıyorsun orada?' anlamında salladım. Gözlerini açıp kafasını sola salladı. 'Hızlı ol.' diyordu anlaşılan.
Bu kez kafamı onaylar şekilde sallarken Falco'nun geldiğini gördüm.
"Kime kafa salladın?" yönünü benim kafa salladığım yere çevirdi. Tam zamanında gitmişti Sveden. "Bir köpek gördüm de ona salladım gitmesi için."
Sveden de bir köpekti gerçi. Yalan söylememiştim teknik olarak.
Hızla koluna girip Falco'ya sarılırken konuştum. "Yarın evliliği resmiyete çevirelim."
Tabi beni bulursan.
"Çevireceğiz tabi ki." dedi.
Kol kola yürümeye başlarken derin bir iç çektim. Az kaldı Leitha. Sus ve dinle. Doğayı dinle.
●●●
Sveden'in bakış açısından
30 dakika sonra.
"Nerede kaldın kızım ya?" dedim, Lei'ye karşı. "Gerektiğinden biraz fazla uğraştırdı adam. Resmen salyangoz yedim! 15 gün aç kalsam daha iyi gerçekten ya!"
Dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemeye çalışırken dayanamadım. "Cidden mi lan? Harika sevgililerin var(!)" kahkaham daha da artarken aniden elini yumruk yapıp kafama vurmasıyla sustum. İlk defa vurması acıtmıştı.
"El, el değil taş sanki." vurduğu eline baktım.
Ne.
"Ne-" dedim. Cevap verdi. "Ne ne?"
"Sensin nene. Şaka mı yapıyorsun Lei?" başını anlamaz şekilde yana eğdi. "Ne diyorsun ya?"
"Lan sen ne ara evlendin?!"
"Haaa, yüzükten bahsediyorsunnnn! Anladımmmm." dedi. "Ne anladın oğlum cevap versene!"
"Falco evlenme teklifi etti. Kıramadım bende. Evlendik işte n'aparsın?"
Ne diyordu bu ya?
"Şaka mısın Leitha?" dedim, gözlerim sinirden titrerken. Dudaklarını gülmemek için birbirine bastırdı. "Ya koçum bugün kaçmayacak mıyız biz? Bırak evlendik sansın. Daha resmi değil sadece yüzük taktı. Satarsak en azından paramız daha da artar. Aklını kullan. Tanrı sana boşuna vermedi." dediğinde rahatladım.
Bir eliyle alnımı ittirdi.
"Sahi zırh nerede?" diye sordum. "Ya şey..." dedi, iki işaret parmağını birbirine değdirirken. "Seni unuttum ben." deyip gülmeye başladı.
"Benimle böyle konuşan ilk kız sensin..."
Cevap verdi. "Çünkü seninle konuşan tek kız benim."
Fena koydu.
Konuşmasına devam ederken yerdeki toprağa baktım. Şimdiden toprak ısısını kaybetmişti. Ne oluyordu sahiden?
"Neyse, neyse. Bir tane zırh getirdim. Aslında yemekteyken aklıma daha güzel bir kaçış planı geldi."
Bu kızdan resmen zeka fışkırıyordu. Hem güzeldi, hem zeki. Bazen kız gibi davranmadığı oluyordu gerçi ama olsun. 6 yaşından beri kardeşiz. Birbirimizi bulduk ve yardım ettik. Kimse bizi ayıramaz.
"Neymiş o planın?" diye sordum. Mavi ve çekik gözlerini bana çevirdi. "Her yıl zeopa suyunu krala bir asker getiri-" sözünü hızla kestim. "Sakın bana suyu sen götüreceğini ve su yerine zehir verip kralı öldüreceğinden bahsetme! Başımıza bela alamayız kızım!"
"Ay tam da öyle yapacağım! Çok güzel bir fikir değil miii?" ayağa kalkıp 32 diş sırıtınca planından vazgeçmeyeceğini anlamıştım. İnatçı birisiydi kabul etmeliyim.
"Harika..." dedim bende ayağa kalkıp gözümü devirirken.
Dalgalar halinde omuzlarına dökülen turuncuya kaçan kızıl saçları, alev gibi parıldıyordu.
Uzun boyu onu zarif yapmıştı. Kolları diğer kızlara gör biraz kalın da olsa gayet şekilliydi.
Başıma ani bir yumruk gelmesiyle kendime geldim. "Sapık!"
Arkamı döndüm. "Sus ya."
"Trip atan erkek modeli işte, ne beklersin?" dedi.
Gözlerimi, onun okyanus gözlerine çevirdim. "Sen ve o aptal fikirlerin!"
Gerçi okyanus değil de okyanusta boğulan adam demek daha mantıklı. Şeytan gibi kız ya!
"Pardon, pardon? Aptal fikirlerim mi? Ben olmasam kaçamayacağız bile! Anthony, Falco, Hans ve 92 yaşındaki adamla sevgili oldum. Sırf para için evlenecektim Sveden!"
Çok abartıyordu. Sadece 4 erkekle birlikte olmuştu! Ve erkekler ise ona prenses gibi bakıyordu. Erkeklerleyken hayatı muazzamdı!
"Onlar sana prenses gibi bakıyor Leitha. Tamam 92 yaşındaki adam abartı kabul ediyorum ama o fikir de senden çıkmıştı zaten. Diğer üç asker sana prenses gibi bakıyor."
Gözlerinde okyanus değilde ateş gördüğümde anlamıştım onu kırdığımı. "Bir kadını anlayamazsın Sveden. Sevmediğin bir adamla çıkmak ve yıllardır fakir hayatı sürdüğü için ayı gibi yetişen bir kadının bir erkeğe cilve yapması iğrenç bir şey!"
Vır vır vır... Tanrı kadınlarda boydan alıp çeneye verirken bu kıza hem boy hemde fazladan çene vermiş!
"Konuyu kapatalım Sveden. Öncelikle git şu yüzüğü sat sonra o para ile bir çanta al işimize yarayacak şeyler al ve gel." dedi. "Tamam, ben gidiyorum sende-" lafımı kesti.
"Bir şey söyleme bana, saçımı yıkayacağım. Birbirine girdi tamamen, sabahtandır saçımı elimle düzeltmekten bir hal oldum. Eşyaları aldıktan sonra diğer yoldan Koru Ormanına, nehirin oralara gel ama sakın bakayım deme eğer ben hala saçımı yıkıyorsam! Gözlerini kaşıkla oyarım bak!"
Bakmayacağımı biliyordu. Ne diye hala sinirleniyordu ki?
"Bakmıyorum zaten."
Konuşmama devam ettim. "Gidiyorum ben yüzüğü ver."
Parmağından altın yüzüğü çıkartıp avucuma koydu. "İşimize yaramayacak şeyler alma sakın!"
"Almam." dedim, arkamı dönüp yürürken. Birkaç saniye Leitha'nın arkamda durup bana baktığını hissettim. Ardından o da arkasını dönüp ormana yürümeye başlamıştı.
●●●
Hans'ın bakış açısından(Leitha’nın sevgililerinden birisi olan asker.)
Saat 23.00
Yemek ziyafeti için yapılacak yemeklerin olduğu yere, sarayın biraz uzağındaki mutfağa geldim. Çeşit çeşit yemekler, önlüklü kadınlar tarafından yapılırken kokuları mutfağın dışına hatta çok daha da uzaklara geliyordu. Hışımla kapıyı açtım. “Her şey hazır mı?"
Korkudan bayılacak kadınlar yine de bir şey yapamazdı. Bana karşı gelemezlerdi. İşlerine devam ederken saçı topuz olan, kopkoyu kumral saçlı, kahverengi gözlü bir kadın bana döndü. Mutfakta bana karşı konuşabilecek tek cesaret onun ihtişamlı gözlerinde vardı. "Evet efendim. Zehiri hazırladık."
Gözlerimi mutfakta gezdirdim. Siyahi bir kadın dikkatimi çekti. "Hey sen, oradaki! Tadım kısmını sen yapacaksın!"
Siyaha çalan kahverengi gözleri korkuyla titredi. Çorbayı karıştırırken kaşığı yere düşürdü. "T-tabi efendim." eğilip kaşığı aldığı sırada gözlerini kocaman açıp göz yaşı döktüğünüz görebiliyordum.
"Her şey planladığım gibi olacak. Unutma sakın!" dedim, saçı topuz olan kadına. "Nasıl isterseniz." dedi, önüme eğilirken. Arkamı dönüp mutfaktan çıktım.
Siyahi kadın elinde tepsiyle zeopa suyunu götürdüğünde kralın önünde o zehirli sudan bir yudum alacaktı. Amaç ne miydi? Suyun zehirli olup olmadığını öğrenmek.
Kralın en güvendiği askeri olarak o kadın zeopa suyunu içip derin bir uykuya daldığında nabzını kontrol edeceğim. Nabzının attığını söyleyip o suyu krala içirdiğimizde ise...
Zafer benimdir.
O aptal kraldan kurtulmuş olacaktım.
Sarı, uzun saçlarıma baktım. Ucu yıpranmıştı. Hiç sevmezdim kırık ve yıpranmış saçları. Leitha'nın saçı da öyleydi. Onu da sevmiyordum.
Kız arkadaşlarım arasında en kurnazlarıydı.
En kurnazları bile benim kadar kurnaz olamazdı...
O mide bulandırıcı alev gibi kızıl saçları... iğrenç! Aptal evsiz, yetimin tekiydi. Benim bunları bildiğimi bile bilmiyordu. Merak ediyordum. Amacı neydi?
Sadece param için sevgili olmadığı kesindi. O zaman neden?
Merak ettiğim için onunla sevgili olmuştum zaten.
Fakir, evsiz, yetim ve kızıl saçlı biri nasıl olur ki bu kadar kurnaz olurdu? Okuma-yazması bile yoktu. Restoranda yemek yediğimiz zaman, alışverişte üstünde fiyatı yazmasına rağmen bana sormasından anlaşılıyordu.
Evet Leitha, zekisin.
Ama benim kadar asla!
Leitha'nın bakış açısından
"Çok ağırmış bu ya!" diye sızlandım. Sveden ofladı. "Ben giyeyim işte."
Başımı iki yana salladım. "Sen zeki ve kurnaz değilsin, olmaz. Bir soru sorulduğunda çüküm gibi kalırsın."
"Ne-"
Ay mizah bazen yapıyor felan da, hiç mizah anlamıyor bu çocukta yaa!
"Seninle zor anlaşacağız... gerçi 12 yıldır nasıl anlaştıysam?!" Üstümdeki zırha baktım. Daha sonra Sveden'e. "Ben gidiyorum. Ölürsem aç kalırsın sen, cesedimi, kemikleri yemediğin sürece yiyebilirsin." diye sessizce gülerken söyledim. "Ha ha çok komik! Yakalanmazsan ölmezsin ve yakalanma şansın bile aşırı düşük. Yakalanırsan ve bir şekilde kaçabilirsen ömrüm boyunca dalga geçerim seninle bak!" Gülmeye başladı.
"Ha ha çok komik(!)"
Ben yaparken komikti. Sveden yapınca komik olmuyor.
Zırhımın üstüne miğferi geçirdim. Sadece gözlerim gözüküyorken, yanlarda ise nefes almam için delik delik boşluklar vardı.
"Sen sarayın kapısından dümdüz sura doğru yürü. Hiç yönünü değiştirme ve tam orada dur. Yarım saat içinde gelirim." dediğimde, kafasını sallayıp güldü. "Emredersiniz kraliçem."
İşaret parmağımla göğsünü ittirdim. Küçümseyici bir bakış atıp sinsice gülümsedim. "Aferin köle."
Kaşını çatıp tiksinti ile baktığında burnundaki kırışıklıkları fark etmiştim.
Elimi yumruk yapıp Sveden'e uzattım. O da elini yumruk yapıp tokuşturdu. "Güveniyorum sana."
Gülümsedim. Her ne kadar gözümden başka bir şey göremesede gülümsedim.
Hayattı bu.
Ölüm de vardı kalım da.
Belki herkes kendi hayatının ana karakteriydi. Belki ana karakter güçlü değildi, belki salak, güçsüz, ezik, her şeye ağlayan birisiydi.
Belki kız olmasına rağmen ayı gibi davranıyordu. Yemek yemeye bayılıyordu ve diğer kadınlar gibi nazik olamıyordu. Belki kızıl saçları yüzünden güzel değildi. Belki uzun diye kimse onu sevmiyordu.
Hayat bile onu sevmiyor olabilirdi.
Hayattı bu.
Güzel de vardı çirkin de...
Arkamı döndüm. Yürümeye başlarken sarayın büyüklüğüne baktım. İlk defa bu kadar yakından görüyordum...
Sola dönüp sarayın kapısına yaklaşırken iki askeri gördüm. "İsmin ne?"
"Falco." kalın sesle söylemem yeterli oldu.
O salağı evine kitlemiştim.
Ellerindeki kılıçları çektiler. Konuşmadan durdular. İçeri geçerken heyecanımdan ne yapacağımı bilmiyordum. Ayaklarım, ellerim... bütün vücudum titriyordu!
Tamam, sakin ol Leitha. Önce mutfağa gideceksin ve duruma bakacaksın, gizlice suya zehir atıp ne olduğunu gözlemleyeceksin. Ve hop! Kral ölmüş olacak.
Hızlı yürüyüşlerimi mutfağa çevirdim. Elim tam kapıyı açmaya giderken içeriden konuşmaları duydum. "Ağlama Chiaze. Üzgünüz fakat emre karşı gelemeyiz."
"Korkuyorum. Çok korkuyorum..." dedi, ağlayan ses. "Göz yaşlarını sil. Yapabileceğimiz bir şey yok, üzgünüm..."
Birkaç saniye sonra kapıyı yavaşça açtım. Kalın sesime geçerken ayağa kalkan siyahi bir kadının göz yaşını silmeye başladığını gördüm. Niye ağlıyordu bu?
"Yemekler ve zeopa suyu hazır mı?" Saçı topuz olan kadın başını salladı. "İyi... zeopa suları nerede? Görmek istiyorum! Kral hazretlerini öldürmek isterseniz hepinizi kılıcıma geçiririm!"
Korkuyla bana bakan kızlardan sarı saçlı bir kadın konuştu. "Yan odada."
Mutfağın içinden eliyle gösterdiği kapıya baktım. Ortası camdı, gördüğüm kadarıyla 10'a yakın vardı. Kral ve arkadaşları adına. Sahi oğlu doğduğu gibi ölmüştü. İyi olmuş!
Bizi bu krallığa hapsetmenin karşılığı bu işte!
Yine solumdaki kapıya yöneldim, kapıyı açıp masadaki suları gördüm. Kahretsin. Metal bardakta ne işi var bunun! Siktir.
İçine zehir konsa belli olacak bu ama!
Tamam... Ne yapabilirim? Ne yapabilirim, ne yapabilirim?!
Düşün Leitha, düşün!
Arkamdan aniden kapı açılmasıyla ses kaynağına döndüm. "Hey! Buraya girmek yasak. Bilmiyor musun?!"
Kafasındaki miğfer yüzünden kim olduğunu göremesem de sesinden Hans olduğu belliydi. "Biliyorum efendim. Kontrol yapmak istedim. Üzgünüm." kafamı hafiften eyip dışarıya çıktım. Mutfaktaki siyahi kadının hala üzgün olduğunu görünce meraklanmıştım...
Kapıyı arkamdan çektim. Saraya doğru yürümeye başlarken gecenin ürpertici soğuğu ve rüzgarı ile titredim. Yazın ortasındayken hava soğumaya başlamıştı...
Hans'ın bakış açısından
Sıktığım elimdeki zehrin kapağını açtım. Kokusuz, renksiz ve metal bardaklarda zehirin belli olmayacağı bir zehir. Hatırlayayım diye en sondaki bardağa birkaç damla dökerken kapı açılma sesiyle zehri şişesiyle hızla tezgahın yanındaki çöp kutusuna attım.
"Naber dostum?" dedi, yüzünde gülümseme ile Jurgen. Miğferi sağ elindeydi. "Zeopa sularını kontrol ediyordum zehir var mı diye, biliyorsun iyi bir koku alma duyum var."
"Gel hadi tören başlamak üzere. Yemek ziyafeti verilecek. Orada durmamız gerekiyor. Özellikle sen!" kralın en güvendiği askeriydim. Normal değil miydi zaten orada durmam?
Başımı salladım önünden yürürken. "Miğferi tak." dedim. Elindeki miğferi kafasına geçirirken yanıma geldi.
"Zeopa sularına görevlendirdiğim iki kişi hariç kimse karışmayacak! Yemekler servis edilmeye başlansın!" herkes korkuyla titrerken siyahi kadın arkası dönük bir şekilde suskun kalmıştı. Saçı topuz olan koyu kumral saçlı, kahverengi gözlü kadın elini bir bezle silip gözlerini kıstı ve konuşmaya başladı.
"Nasıl isterseniz efendim." dedi aralıklarla. Ne anlatmaya çalışıyordu. Kaşlarımı çatıp arkamı döndüm. Kadının bakışını hâlâ üstümde hissedebiliyordum. Sanki...
Gülümsüyordu?
"Hadi Hans! Ne duruyorsun?" kendime Jurgen'in sesi ile geldim. Başımı sallayıp dışarıya çıktık. Hızlı adımlarla yürürken çok az bir zamanımız olduğunu anlamıştım.
Bir yandan yürürken diğer yandan Jurgen'e soru sordum. "Şu saçı topuz olan kadının adı ne?"
"Frieda Gerald olması gerekiyor. Neden sordun?" bir şey demeden önümdeki iki askeri gördüm. Hiçbir şey demeden sarayın kapısını açtılar.
"İçimde kötü bir his var..."
Uzunca bir koridoru yürüyüp ana salona geçtim. Jurgen ile kral Gustav'ın önünde eğildik. Kralın önünde konuşamazdık ve öyle de yaptık.
Kocaman salonun ortasında uzunca bir masa ve başında ise kral. Hemen arkamızdan 10 kız ellerinde yiyecek, içeceklerle geldi. Çok isterdim o masada olmayı.
O aptal kral sadece kendini düşünüyordu. Eşi ve oğlu öldüğünde neredeydi peki bu? Umrunda bile olmamış. Gerçi oğlu olsa bile babasına çekerdi maymun herif.
Ortası kel, yanları beyaz saçlarını jöleyle taramıştı. Üstündeki parfüm kokusu ise... aşırı ağır ve limon gibi kokuyordu?
Kral Gustav konuşmaya başlarken salonun ortasında, masanın arkasında bir asker duruyordu. "Her yıl düzenlenen zeopa törenimize hoş geldiniz saygıdeğer arkadaşlarım." arkadaşları bir kere başlarını salladı. "Çoktan bütün insanlar -evsiz olanlarda dahil olmak üzere- uykuya daldı. Herkese zeopa suları verildi, evsizlere bile."
Bu lanet adamın evsizlerle ne gibi derdi vardı? Her zaman evsizleri, yetimleri vurguluyordu.
"Ve bizde yemek yedikten sonra hepinizin huzurunda zeopa suyunu içeceğim. Hemen ardından sizler içeceksiniz ve yeni yılımıza girmiş olacağız saygıdeğer dostlarım."
Her yıl yaptığı bu konuşma aşırı sıkıcıydı. Askerler yerlerinde hareket dahi etmezken boş boş konuşuyordu o kral olacak aptal.
Kralı sevmememin birçok sebebi vardı. Halkına önem vermiyordu, askerler onun için oyuncaktı, dış dünyaya çıkmak kesinlikle yasaktı ve dış dünyada insanlar var mı onu bile bilmiyorduk.
Yemeklerin hepsi masaya dizilip, hizmetliler sarayı terk ettikten sonra kralın huzurunda herkes yemeye başladı. "Tanrıya şükür." dediler bir ağızdan.
Kral ve arkadaşları kendi aralarında konuşurken benim dikkatimi çeken ve olmaması gerektiğini düşündüğüm birçok şey vardı...
Salonun ortasındaki asker...
Masaya bu kadar yakın olmamalıydı. En az 2 metre uzakta olmalıydı fakat 1 metre belki uzaktaydı. Ayrıca üstündeki zırh ona göre değil gibi.
Tek sorun o da değil. Peki mutfaktaki Frieda denen saçı topuz olan hizmetli? Arkamdan güldüğünı hissettim. O asker ve Frieda bir şeyler çeviriyor. Ama ne?
Kendimi uzunca o askere bakarak düşündüğümü görünce asker de bana bakıyordu sanki ne bakıyorsun gibi. Kafamı çevirdim. Hala bana baktığını hissedince kalp atışlarım hızlandı. Her yerimden ter akıyordu. Oysaki hava soğuktu...
Kalbim... ağrıyor!
Lanet. Ne bakıyorsun lan!
Gözlerine baktım. Çekik, okyanus mavisi gözleri vardı. Boyu hemen hemen 1.75 gibiydi. Ama bir şeyler tersti...
Bildiğim kadarıyla kralın çevresindeki askerlerden gözleri baya çekik olan ve okyanus mavisi gözleri olan yoktu. Yeni mi katılmıştı birliğe?
Arkadan siyahi bir kadın elinde geleneksel elbise giyip elinde tepsi ile geldi. Kralın içeceği zeopa suyu... Saat ne ara 23.55 olmuştu? Ortada bulunan askerin yanına geçip başını saygıyla eğdi. Ardından dizlerinin üstüne oturup tepsinin üstündeki bir bardak zeopa suyunu uzaktan krala gösterdi. Bir kısmını tepsideki metal kaba döküp gözlerini kapattı. Su yavaşça ağzına gidiyordu fakat içecek cesareti yoktu.
İç şunu...
Leitha'nın bakış açısından
23.55
Neden korkuyordu? Yanımdaki kadın neyden, kimden korkuyordu? Mutfakta da korkuyor gibiydi. Gözlerini sıkıca kapatmış eli titriyordu. "Hey! Ne zaman içmeyi düşünüyorsun?!" diye bağırdı kral Gustov. Kadın yüksek sesten korkup daha da titrerken kabı ağzına götürdü ve eliyle ağzını gözükmeyecek şekilde kapatıp suyu tekte içti. Eli hala ağzındayken sadece benim duyabileceğim şekilde mırıldandı. "Hepsi Efendi Hans'ın pla-" konuşması bitmeden su yüzünden bayılıverdi.
Efendi Hans'ın neyi? Hans'tan mı korkmuştu? Neden ki?
Doğru ya... siyahi bu kadın. Dini farklı olduğu için suyu içmemek istemiştir ve Hans zorlamıştır. O aptal heriften beklenir zaten.
"Nabzını kontrol et asker!" dedi kral bana dönüp. Elimdeki zincirli eldiveni çıkaramazdım yoksa kadın olduğumu anlarlardı. Kadının yüzünü kendime yaklaştırıp nefes alıp almadığını kontrol etmeye çalışırken bir ses duyuldu. "Efendim ben kontrol edebilir miyim?" sürekli bana bakan adamın sesiydi. Dur! Siktir... Hans bu!
Beni fark etmesin, beni fark etmesin! N’olur!
Kadını geri bıraktım ve kralın cevabını bekledim. "Bak."
Bakma dedi o değil mi? Bakma dedi değil mi? Bakma demiş olmalı! Kabul etmiyorum... Bakma dedi! Aghhh! Niye her şey üst üste geliyordu ha?!
Yanıma gelen askere, yani Hans'a bakarken bana yaklaştıkça ona bakmamam gerektiğini hatırladım. Gözlerim gözüküyordu...
Beni tanımazsın umarım.
Elindekini çıkartıp nabzını kontrol etti. "Nabzı atıyor efendim! Zehir yok."
Gözleri sanki bana bakıyor gibiydi. Ona bakmadıkça sorun olmayacaktır. Şimdi yapmam gereken çok az şey kalmıştı. Tepsiyi mutfağa götürüp diğer zeopa suları ile yine getirecektim ve kralın suyuna zehir katacaktım.
Hans kadını tutup dışarıya çıkartırken ben elime tepsiyi alıp yere bakarak Hans'ın yanında yürümeye başladım. Kapıdan dışarıya çıktığımızda ağzını açtı. Konuşmaya mı başlayacaktı?
"Adın ne?"
Kalın sesle konuştum. "Falco Boris."
Çok fazla konuşsaydım kalın sesim doğal olarak sonlarda incelebilirdi. "Falco," dedi sessizce. "Neden yere bakarak yürüyorsun?" sola dönüp mutfak tarafına gittik. Başımı kaldırdım ama gözlerine hala bakmıyordum. "Hiç dikkat etmemişim efendim."
Mutfağın kapısını elim dolu olduğu için omzumla ittirdim. Bir şey demeden suların olduğu yere giderken hizmetlilerin camdan gördüğüm kadarıyla siyahi kadına sarılıp ağladıklarını gördüm. "Delirmişler..." diye mırıldanırken sıktığım elimden zehrin kapağını açıp başka bir bardağa bir damla döktüm. Bir damlacıktan zehir belli olmazdı...
Yaani... sanırım?
Arkamdan bir kadın gelirken zehri hızla çöpe attım. Zaten kaçacaktık. Pek sorun olmazdı.
Saçı topuz olan güzel kadın bana baktı.
"Sizin kadın olduğunuzu biliyorum."
Sıçtım.
Daha konuşmama müsade etmeden elini kaldırıp susturdu. "Asker olmadığınızı da biliyorum."
Ne-
Şaka mı bu?
Konuşmasına devam etti. "Neden saraya sızdınız bilmiyorum ama..." bu kez ben onu susturdum. "Konuya gel. Ne istiyorsun benden?"
"Yardımınızı isti-" kapı sesi gelince sustu. "Frieda getir şu suları!" dedi Hans.
Demek adı Frieda'ydı. Büyük bir tepsiye bardakları dizerken gülümseyip konuştu. "Tabi efendim." Ardından eline tepsiyi alıp gözlerini yarı kapattı. "Krallıktan kaçtıktan sonra başarılarını diliyorum..." sessizce mırıldandı. Hiçbir şey diyemeden yürümeye başlarken arkasından yürümeye devam ettim.
Son birkaç dakika...
Kalbim çarpıyor, sıkışıyordu. Nefes alışverişlerim hızlanırken vücudum tamamen titriyordu.
Hans'da arkamdan gelirken Frieda'ya yetişmeye çalıştım. Önden sarayın kapısı açılırken sular masaya dağıtılmaya başlandı.
Dur... hangisi kralın bardağıydı?
En sonda kalan bardağı da kralın önüne koyup geri çekildi Frieda. Salonun sağ duvar tarafından bir asker bardağa baktı. Gözlerini kısıp tekrar baktı.
Eğilip konuşmaya başladı. "Bardağınızda zehir bulunmaktadır efendim!"
Sıçtım.
Asker hızlı adımlarla kralın yanına geçti. "İzninizle..." deyip bardağı aldı.
Bardağın etrafına baktı ardından kokusuna baktı. "Efedim bu suda fare zehri var."
Kral aniden Hans'a baktı.
O da sıçtı.
"Hans! Miğferini çıkar."
Heh kelle gidiyor.
Hans miğferini çıkarttı. Yüzünde ne oluyor bu lanet yerde dermiş gibi bir ifade vardı.
"Efendim hiçbir şeyden haberim yok! Kim koydu bilmiyorum."
Kral Gustov arkadaşlarına döndü. "Bugün hiçbirimiz bu suyu içmeyeceğiz. Ziyafet iptal edilmiştir!" Arkadaşları kendi aralarında mırıldanırken ayağa kalktılar. "Sarayı terk edin."
Hepsi umursamadan giderken sadece yirmiye yakın asker ve kral kalmıştık. "Sen!" dedi bana bakarken. "Kellesini al."
Ama... bunu yapamam.
Hans sinirle bağırdı. "O aptal kadın beni öldüremez!"
Fena sıçtım.
Ne ara benim kadın olduğumu anladı?!
Kral benim kadın olduğumu anlayınca şaşkınlıkla ve sinirle bakarken arkamı dönüp koşmaya başladım. "Askerler!" dedi kral. "Canlı yakalayın!"
Askerler peşimden koşarken ben de koşuyordum. O sırada Hans son bir kez konuştu.
"Seni geberteceğim Leitha!"
Benim Leitha olduğumu da anlamıştı?! Ne zaman? Ne zaman anladı?!
Sinir ve şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemeyip sarayın kapısından tam çıkmak üzereyken kafamı döndürüp ben bağırdım.
"Ölümün benim ellerimden olacak Hans!"
Hans ile ilk defa gerçek kalın sesimle konuşmuştum.
Sarayın kapısından hızla çıkıp merdivenden aşağıya inmek yerine direkt kenarlardan atlayıp bahçenin dışına çıktım. Elimden zincir eldiveni çıkartıp kafamdan miğferi çıkardım. Ardından üstümdekini nasıl çıkardığımı dahi anlayamadan artan adrenalimle çıkardım.
Bu askerler neden çok hızlı ya?!
Gelen çan sesiyle saatin tam 00.00 olduğunu anladım. Gün bitmişti. "Yerinde dur kadın!" dedi arkamdaki bir asker.
Gözlerimi kısıp daha hızlı koşmaya başlarken önümde Sveden'i gördüm. O da arkamdaki askerlere şaşkınlıkla ve ne yaptın kızım sen dermiş gibi baktı. "Sveden, sola!" diye bağırdığımda surların soluna doğru koşmaya başladı.
Etrafa göz attım.
Şükürler olsun ki esnek ve çeviktim
Solumda kalan bir evin kenarında merdiven gibi dizilmiş tahta kutuların üstüne çıkıp ordan çatıya atlarken ayağımla tahta kutuyu zaman kazanmak için ittirdim. Bazı askerler yerden koşarken diğerleri kutuları üst üste koymaya çalışıyorlardı.
Tek şansım ellerinde silah olmamasıydı. Tek sorun kılıca sahip olmaları.
Bir evden diğer eve atlarken ayağım takılıp yere düştüm. "Ananı-"
"Leitha! Nerede kapı?!" dedi Sveden. İkimizin arasında 10 metre kadar uzaklık varken arkamdan askerlerin sesi duyuldu. "Krallıktan asla kaçamazsınız! İdam edileceksiniz!"
Arkamı dönüp dil çıkardım. "Sen öyle san!" Sveden'in yanına koştum. Elinden tutarken askerlerin bizden dört metre uzakta kaldıklarını gördüm.
Ardından Sveden'in sorusuna cevap verdim. "Kapı olduğunu söyledim mi?"
"Ne?!"
Bileğinden tutup durdum ve hemen yerdeki çukuru gösterdim. "Gir hadi!"
Bir şey demeden girdiğinde arkamızdan gelen askerlerin yaklaştığını gördüm ve hemen çukura indim. Sve'nin arkasından giderken kalbim heyecandan çarpıyordu. "Seni götünden ittireceğim sonra beni yukarı çek." dediğimde telaşlı olsada güldü.
Eliyle toprağa tırmanmaya çalışırken arkadan ittirmeye çalıştım. En sonunda çıktığında hiç nefes dahi almadan elini uzattı. Elini yakalayıp yukarıya çıktığımda yanda duran iki kürek ve toprakla deliğin ön kısmını kapatmaya başladım. "Sende kürek al Sved-" gözü dış dünyayı gördüğü için hafiften dolmuşken hızla bana döndü ve küreği aldı.
Her zaman bir öncelik vardır. Merak etsekte etmesekte...
Ön kısım kapandığı sırada Sveden'in elini tutup sağdan yavaşça ve düşmeyecek şekilde yürümeye başladım.
Aşağısı gözükmüyordu bile... resmen uçurumdu krallığın etrafı. "Bu kürek nereden geldi? Toprağı kim kazdı? Daha önceden dışarıya mı çıktın Leitha! Söyle!"
Cevap verdim. "Evet, çıktım."
"Neden bana dışarıda sadece uçurum olduğunu söylemedin? Aşağısı gözükmüyor bile sis yüzünden! Sadece su sesi var." diye bağırdı. "Bağırmayı kes Sveden. Aklımda o kadar sorun vardı ki kafam karıştı!"
"Nereye gidiyoruz o zaman?! Uçurum var sadece! Ya uçurum yüzünden öleceğiz ya da idam yüzünden öleceğiz!"
Gözlerimi öfkeyle kıstım. Aklıma sadece Hans geliyordu. O lanet adam...
Kral ölmeliydi! Zehri katmak için geç kaldım tabi, o yüzden kokusu çok belirgindi. Kahretsin...
'Seni geberteceğim Leitha!'
Demek beni gebertecekti ha? Ne cüretle?! Hangi akla uyup benim gibi güçlü bir kadını gebertecekti ha! Hangi akılla!
Asıl ben seni geberteceğim..
Ölümün benim ellerimden olacak! Bu eller takı için, yemek pişirmek ve kocasına bakmak için değil Hans! Beni tamamen yanlış anlamışsın!
Benim ellerim ölüm.
Benim ellerim kan.
"Kapa çeneni Sveden! Ölmeyeceğiz." bir planım vardı, evet. Umarım işe de yarar.
Biraz daha hızlı adımlarla yürürken sonunda ağacın olduğu yere vardık. "Bu ağaç..." dedi Sveden. Koskoca krallığın dışında minik bir toprak parçası ve aşağıda ki şelale...
Uzun yıllar önce bir şeyler olmuş olmalıydı. Belki büyük bir deprem? Belki Tanrının gücü?
"Evet. Buradan kayacağız."
Yanımızdaki ağacın sert ve büyük bir dalına daha önceden halatı sıkıca kaplamıştım. Ardından ucunu halka yapıp uçurumun karşısındaki bir ağaca fırlattım ve gol! "Bütün bunları 2 ay öncesinde krallığın etrafını gezerken mi yaptın?!" diye gözlerini kocaman açarken sordu.
"Beni ne sandın? Aptal bir kadın felan mı?"
"Eve-" lafını kesip kafasına vurdum. "Kes."
Ağacın yanındaki iki askıdan birisini Sveden'e verirken bir ses yankılandı. "Yarımız sağa diğer yarımız sola gidelim!" yerden makası da ona uzattım.
Sahi... dışarısı uçurumdu. Tabi ki ses yankılanacaktı. Elimle sus derken askıyı ipin üstüne attım. İki elimle askıyı tutarken Sveden makası ve askıyı tutuyordu.
"Askerler geliyor hızlı ol." dedi Sveden.
Gözlerimi kapattım. Sakin ol... yapabilirsin Leitha! Yapabilirsin...
Kendimi aniden ayaklarım kesilmiş askı sayesinde kayarken bulduğumda arkamı dönüp birkaç askerin yaklaştığını gördüm. Askıyı bırakıp karşı tarafa ulaştığımda arkamdan Sveden hızla geldi. Elinden makası aldım. "Kes şu ipi Lei! Geliyorlar."
Bekledim.
Biraz daha bekledim.
Çok az daha...
Şimdi!
Hepsi eliyle ipe asılmış gelmeye çalışıyorken yüzümde vatan gülüşüyle 32 diş sırıtıp ipi kestim, hepsi korkuyla bağırırken sesleri bir anda kesildi. “Ve artık 8 ölü var.” İki elimi belimde birleştirip Sveden'e döndüm. "Ve kralla birlikte toplam 9 kişi öldürdün..." dediğinde kafamı yana eğdim. "9 kişi mi? He şey... işler birazcık karıştı diyebilirim. Kralı öldürme işi birazcık sarpasardı."
"Ölüm meleği ile derdin mi var kızım?" dedi gülerken Sveden.
"Amannn yaşıyorum işte bir şeyim yok."
Bulunduğumuz yere baktım. Kocaman bir ormandı fakat çoktan çoğu ağaçlardaki yapraklar ya dökülmüş ya da sararmıştı.
İkimiz de kocaman ağaçlara bakarken gülümsedik. Ardından yumruğumuzu tokuştururken yine aynı şeyi söyledik.
"Koskoca krallığa karşı sadece ikimiz!"
♡♡♡♡♡
Bölüm bitti...
Bu bölüm biraz dikkatli ve karakterlere önem verilecek bir bölümdü. İlk bölümden bayağı karakter ile tanıştık ve uzun bir bölüm yazdım.
Karakter tanıtımını 1. Bölümden önce yapsaydım isimleri unutabilirdiniz o yüzden bu bölümü anlaya anlaya okuyup diğer bölümde karakter tanıtımını yapmak istedim.
Ayrıca kitapta işleyeceğim karakterleri yeniden tanıtmak istiyorum biraz.
Leitha: ana kadın karakterimiz, çevik ve esnek, zeki, komik.
Sveden: ana erkek karakterimiz, korumacı, bazen mizahi, dalga geçen, biraz kıskanç, pratik zeka.
Anthony: Leitha'nın kullandığı sevgililerden birisi, aşırı kıskanç biri anlatmaya gerek yok...
Falco: Leitha'nın kullandığı bir sevgili daha, saf bi' salak işte.
Hans: yine çakma bir sevgili. Diğerlerinden çok daha zeki, kurnaz.
NOT: ANTHONY VE FALCO'YU KİTAPTA İŞLEMEYİ DÜŞÜNMÜYORUM ŞİMDİLİK. LEİTHA'NIN SEVGİLİLERİNDEN HANS'I UNUTMAZSANIZ ADAM OLANA ÇOK BİLE SKXJSAXJWKXJ
Kral Gustov: Kroud Krallığının kralı.
Frieda: sarayın hizmetlilerinden birisi.
Ne yani herkes 1. Bölümden birilerini öldürmüyor mu? Nch nch nch.
Bölüm umarım hoşunuza gitmiştir.
Düzenlenmemiş kelime sayısı: 6168
Düzenlenmiş kelime sayısı: 6544