Alev Karan🔥
Elimde ki poşetleri yere fırlattım. Tek kelimeyle bitmiştim.
Bitmiş.
Doğa ile geberene kadar deliler gibi alışveriş yapmıştık. Bunu yaparken de babama tatile gittiğimizi yazmıştım. Anladığını belirten bir mesajdan sonra, hal hatır sormuştu. Her zaman ki rutin konuşmamızı yapmıştık yani. Bu sırada annem de arayıp eve sipariş vermişti. Sanki ben kargocuydum da!
Üstüme pijama giymemek için zor durarak kol çantamı da yere savurdum. Ardından çantam da duran telefonum aklına geldiğinde gözlerim kocaman olurken, çanta ile birlikte ben de yere savruldum.
Dizlerimi altıma kırarak yere oturduğumda sanki bir nimeti yere savurmuşçasına çantayı yerden alarak üç kez öpüp başımın üzerine koydum. Çanta önemliydi, çantanın içindeki kartlar ve telefon daha önemliydi.
Doğa sonunda içeri girme zahmetinde bulunarak içeri girdi ama daha ilk adımında galiba kendide ne olduğunu anlamadan- sanırım yorgunluktan- elindeki poşetlerle bir sülük misali yere yapıştı. Sanki çantayı öpen ben değilmişim gibi ona kınayıcı bir bakış attım.
Göz devirerek önüme döndüm ve çantanın içini açarak gözlerimi kapattım.
Bismillahirrahmanirrahim.
Allah'ım inşallah telefonuma bir şey olmamıştır.
Allah'ım inşallah kartlarıma bir şey olmamıştır.
Allah'ım inşallah bana bir şey olmaz.
Gözlerimi açarak telefonu çantanın içinden çıkardım ve derin bir nefes verdim. Bir şey olmamıştı. Yes be!
Ama sevinmek için daha çok erkendi. Kartlarıma bakmam lazımdı. İyiler miydi, yoksa onları öldürmüş müydüm? Acil doktor isteniyordu. Kartlarıma bir şey olmuş olabilirdi.
Korka korka- bi ara elim titriyor sandım, inşallah yanlış görmüşümdür- kartlarımı çıkardım. Kırmızı ve yapış yapış olmuşlardı. Elimi kirletmemeye özen göstererek etrafına bakmaya başladım. Ne oluyor bu aşağılık kartlara?
Tabi ki de şaka yapıyorum. Kartlarım asla ve kat-a aşağılık olamaz ve aşağılık kelimesinin yakınından bile geçemez.
Kafamda kartlarımı övmeyi bırakıp çantanın içine baktım. Rujum kırılmış üstüne telefonum ısındığı için telefondan gelen sıcaklıkla tüm çantaya yayılmıştı. Araba ve evin anahtarlarını da çıkarıp, çantanın kapağını kapattım ve nereye gittiğine bakmadan geriye doğru savurdum.
Arkamdan "Ahh!" diye bir ses gelirken hızla arkama döndüm. Yeni ayağa kalkan Doğa benim attığım çantayı kafasına yemiş ve tam ayağa kalkamadığı için yeniden yerle bir olmuştu.
Gülerek Doğa'ya baktım. Kız gözleri kapalı bir şekilde bir kaç kez daha inledikten sonra bacaklarını kırarak kendine çekti ve cenin pozisyonu aldı. Ellerini de üst üste bir şekilde kafasının altına geçirdi ve uykunun kendini ele geçirmesine izin verdi.
Kapıdan bir ses gelince bakışlarım kapıya döndü. Yağmur elinde anahtarı şaşkın bir şekilde yerde oturan bana, uyuyan Doğa'ya, etrafta dağınık bir şekilde duran poşetlere ve kirlenmiş çantama çeviriyordu. En son gözleri yeniden bana çevrildi ve bende bir deli misali ona gülümsedim.
"Ne oldu burada?" diye sorarak ayakkabılarını çıkararak eline aldı ve içeri girdi. Ayakkabılarını ayakkabı dolabına yerleştirdi ve karşı komşumuzun evine gelip içeriyi görmemesi adına kapıyı arkasından kapattı.
"Doğa'yı soruyorsan," diyerek bakışlarımı Doğa'ya çevirdim ve yüz ifademi acıklı bir hal aldırdım. "O iyi. Hala yaşıyor."
Evet dram kraliçesi ödülüm nerede? Hani nerede?!!
Yine şaşırtmayarak mükemmel bir şekilde gözlerini devirdi. Kıçını kıvıra kıvıra Doğa'ya basmadan yanıma geldi. Çantasını kafama bıraktı ama ben mükemmel reflekslerimle kafamı sola doğru yatırınca çanta beni teğet geçerek yeri boyladı. Yine kıçını kıvıra kıvıra sağa yöneldi ve kendini üçlü koltuğa bıraktı. Yerdeki anahtarlara baktı. "Al onları yerden." diye bir de emir verdi.
Bu sefer de ben mükemmel bir şekilde gözlerimi devirdim ve yanıma düşen çantayı alıp kafasına savurdum. Çantayı havada kaparak bana öpücük attı, ardından çantadan telefonunu çıkararak bir şeylere bakmaya başladı. Ben de kendi derdime döndüm.
Telefonum ve kartlarımı temizlemek gibi dertler.
Yerden kalkarak anahtarları anahtarlığa astım, kartlarımı ve telefonumu aldım ve odama yöneldim. Kapıyı arkamdan kapatarak telefonumu yatağıma fırlattım. Nevresim falan önemli değildi. Koltuğa oturarak önümdeki çalışma masama kartlarımı dizdim. Çekmeceden ıslak mendil paketini aldım ve özenle, yavaş yavaş birinci karttan başlayarak silmeye başladım.
Dördüncü ve son kartta bitince rahatça arkama yaslanarak derin bir nefes verdim ve önümde duran şaheserlerime baktım.
Gururla kartlarıma bakarken aklıma telefonum düştü. Üzüntü ile başımı sola çevirdim.
Oturduğum rahat mı rahat koltuktan kalkmak mı, yoksa küçücük bir telefon alma işini yapması için Doğa'yı çağırmak mı?
Kesinlikle seçenek iki.
"Doğa'cık!" diye ı harfini uzatarak içeri doğru bağırdım. Başımı koltukta geri atarak beklemeye başladım. Şuana kadar uyanmış olması gerekiyordu. Hatta tam beş saniye kadar sonra buradaydı. Bir,
İki,
Üç,
Dört,
Ve beş. "Ne var?!" Ve huysuz huysuz söylenerek kapıda beliren bir adet Doğa'cık.
İçim sinsice sırıtırken dışımdan yüzümü acındırır bir hale getirdim. Dışarıdan bakan birisi 'bu kız kolunu kaldıramaz , vah vah!' falan derdi. Yada ben öyle düşünüyordum.
"Doğa." diye titrek bir sesle konuştum. "Yataktan telefonumu verir misin?"
Mükemmel bir şekilde gözlerini devirdi. Sinirli adımlarla yere basa basa yatağın yanına gitti. Hızla telefonumu yatağın üzerinden aldı ve yine hızla yanıma gelerek telefonu kafama savurmak maksadıyla verdi.
Kendim de dahil herkesin bugün benim telefonumun canına kastları vardı.
"Al şu uykumun içine eden sana göre mükemmel bana göre aşağılık (!) telefonunu!" diyerek odadan çıktı ve kapımı çarptı.
Ama bilerek yapıyorlar!
Aşağılık kelimesinden nefret ettiğimi bilerek yapıyorlar.
Zaferimi kazanmanın gururuyla telefonumun kılıfını çıkardım. Çalışma masamın ikinci çekmecesini açarak kılıflarıma baktım. Beyaz düz renk bir kılıf seçtim ve telefonuma taktım. Eski kılıfı da ıslak mendil paketinden bir tane daha alarak sildim ve yerine koyduktan sonra çekmeceyi kapattım.
Bir kızın kılıf setinin olması şarttı.
Ne yani? Sizde yok mu?
Biraz sosyal medyada gezinip fanları olduğum hesapların gönderilerini beğenip reels izledikten sonra koltukta uyuyakaldığımı hissettim. Başımı iki yana sallayarak uyanık kalmaya çalışarak ayağa kalktım. Üzerime fıstık yeşili- beyaz çizgili şort, gömlek gecelik takımımı geçirdikten sonra yatağa kendimi fırlattım.
Telefonum çaldığımda gözlerim kapalı bir şekilde arayana bakmadan açtım. Aklımda 'Aradığınız kişiye şuan da ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.' deyip ardından ingilizce bir şeyler sallamak geçerken gelen sesle yerimden doğruldum.
"Bayan Karan." dedi annemin fırtınadan önceki rüzgarın getirdiği dehşetle aynı desibelde olan ses tonu. "Siparişlerim nerede?!" diye korkutucu bir ses tonu ile konuştuğunda yutkunmamak için zor durdum ve ayağa kalktım. Hızla dolabıma yöneldim. Dolabımda bıraktığım gri bol paça eşofman ve aynı renk uzun kol bir crop giydim ve telefonu kapattım. Masanın üzerinde duran kartlarımdan rastgele bir tanesini alarak telefonum ile birlikte cebime attım. Koşar adımlarla- hatta koşarak- salona çıktım.
Battaniyelere ve birbirlerine sarılıp bilgisayardan film izleyen ikiliyi sollayıp kapıya yöneldim. Beyaz air forcelarımı ayağıma geçirdim ve evin ve arabanın anahtarını alarak direk kendimi koridora attım. Asansörle zaman kaybetmek istemediğim için merdivenlerden kendimi aşağı attım.
Arabanın kapısını açarak arabaya kendimi attım. Kemerimi takarak arabayı çalıştırdım. Yolda ilerlerken arabanın ekranından göz ucuyla saate baktım.
19.17
Annemi tanıyorsam beş dakikadan sonra beni eve almazdı. Gördüğüm ilk manavda durarak kemerimi açtım ve aşağı indim. Hızla meyve reyonuna ilerlerken telefonumu çıkardım ve WhatsApp'a girdim ve annemi bularak üzerine tıkladım. Liste direk önümde belirirken başa girdim ve bir poşet alarak poşeti doldurmaya başladım.
-1,5 kilo şeftali.(Yumuşak asla olmasın, baban yeyemez biliyorsun.)
-1 kilo patlıcan.
-2 kilo salatalık.
-2 kilo domates.
-1,5 kilo limon. (Limonları adam seçsin. Sen iyi seçemiyorsun.)
Bir de çilek bulursan 1 kilo da çilek al canım çekti.
Çok şükür hepsi manavdan alınabilir şeyler ve telefon kılıfım konbinime uyuyor diyerek kendimi ferahlatmaya çalıştım.
Poşetleri kasaya götürerek kartı çıkardım ve ne aldıysam parasını ödedim.
Poşetleri yüklenerek adama tebessüm ettim ve arabaya götürdüm. Kemerimi yeniden takarak rahat bir nefes verdim ve gözden kaçırdığım bir şey olmaması için yeniden kontrol ettim. Her şeyi aldığımı görünce gururla telefonu kapatıyordum ki bir şey dikkatimi çekti. Bir yazı... Mavi renkli bir yazı...
...Devamını okuyun
Gözlerimi belerterek mavi yazıya tıkladım.
Tava yoğurdu ve keçiboynuzu pekmezi al canım benim:)
Bir de benimle dalga geçer gibi gülücük koymuştu. Arabayı çalıştırarak telaşla bir baharatçı bulma umuduyla ilerledim.
Yolun üzerinde açık bir baharatçı da durdum ve hızla girdim.
"Abi!" diyerek koşarak içeri girdim. "Keçiboynuzu pekmezi var mı abi?" diye bir umut sordum.
Kasaya ilerleyen sırtı bana dönük adam sesimi duyunca bana döndü. "Keçiboynuzu pekmezi kalmadı be ablam." dedi satıcı adam.
'Ablan senin anandır köpek.' laflarımı yutup bir umut daha sordum. "Tava yoğurdu var mı o zaman?" Adam şaşırarak kollarını iki yana açarak büktü.
"Tava yoğurdu burada ne arasın ablam?" dedi.
"Tamam. Kolay gelsin." diyerek dışarı çıktı ve iyice kararan havaya umutsuz bir bakış attım.
Hepsi sizin suçunuz bulutlar. Zamanı geri alsanız bunları yaşıyor olmazdım.
Son çare anneme sığımdım.
Annem. Canım benim. Ateş topum. Son ikisi hiç bir yerde yok canım anam. Lütfen beni bağışla. Onları alamıyorum.
Mesajıma biraz yalan süsü vererek gösterdim. Çok beklememe gerek kalmadı çünkü canım anam beni beklermiş gibi hemen cevap verdi.
Cık. Onlar alınacak Bayan Karan.
Oflayarak telefonu kapattım ve arabaya atladım. Önüme çıkan ilk markete girerek dondurucu bölümüne gittim. Yoğurtları alt üst ederken bir tane bile tava yoğurdu bulamadım.
Yanımdan geçen bir görevliyi durdurarak tava yoğurdu olup olmadığını sordum. "Kollarını iki yana açarak olmadığını gösterdi ve ekledi. "Tava yoğurdu kalmadı be ablam."
Ablanız sizin ananızdır amına koyayım ya gelen geçen abla diyor. O kadar mı büyük gösteriyorum.
Çekinerek sordum. "Peki keçiboynuzu pekmezi var mı?"
Adam bana şaşkın şaşkın bakarken gereksiz bir soru sorduğumu anlayıp "Kolay gelsin." diyerek dışarı çıktım.
Telefonumdan saate baktığımda beş dakikanın çoktan dolduğunu gördüm. Aynı anda ekrana annemden bir bildirim düştü.
Anammm;
Hadi sana bir beş dakika daha.
Hayatımda gördüğüm en iyi bildirimlerden biri olan bildirime bir an bakakaldım. Ardndan telefon ekranını öpmemeyi başararak telefonu cebime attım.
Arabaya kendimi atarak kemeri son hızda taktım. Trafik kurallarına göre son hızda yolda giderken, anneme sipariş yetiştireceğim diye bir trafik cezasına katlanamazdım. Baharatçıda durarak kendimi içeri attım. Keçiboynuzu pekmezi poşetini elimde gururla taşıyarak baharatçıdan çıktım. Baharatçının tabelasına da bir öpücük attım. Malum beni anamdan kurtarmıştı.
Elimdeki baharatçı poşetini umursamadan yandaki markete girdim. Tava yoğurdu bularak parayı ödedim ve gururla dışarı çıktım. Ama sevinmek için daha çok erkendi. Telefona bir bildirim daha düştü.
Anammm;
Ayran da al gelince içeriz.
Hızla markete yeniden girerek büyük bir bidon ayran da aldım ve bunun da parasını ödeyip arabaya ilerledim.
Arabaya binip, kemerimi takmam ve annemlerin evinin önüne gelmem çok hızlı olmuştu. Kemerimi açarak tüm poşetleri kucakladım.
Hızla omzumla kapıyı ittirip apartmanın içine girerek asansöre koştum. Ben asansöre koşarken içerideki köpeğini galiba yürüyüşten getiren kadın bana şaşkınca bakmakla meşguldu. Muhtemelen bu elit apartmanda bu kızın ne işi var falan diyordu ama umursamadım ve asansöre koşmaya devam ettim.
Şansıma asansör zemin kattaydı da beklemek zorunda değildim. Açılan kapıdan içeri girerek poşetleri asansör zeminine bıraktım ve 12. katı tuşladım. Asansör bana göre kaplumbağa gibi yukarı çıkarken yeniden yere eğilip poşetleri kucakladım. Asansör kapısı önümde açılırken poşetlerle kendimi karşımdaki evin kapısına atarak zile bastım. Poşetler yere düşerken ben hızla "Hayır, hayır, hayır. Olamaz!" diyerek cebimden telefonumu çıkardım. Saatin sağ tarafındaki rakam tam yirmi altıdan, yirmi yediye geçiyordu. Varmıştım değil mi, bu da sayılırdı? Sadece bir kaç saniyeydi.
Zile defalarca bastığımda annem sonunda sinirli bir şekilde kapıyı açtı. "Ne durmadan basıyorsun kız? Duyan da alacaklı var sanacak." Omuzlarımı silktim. O ise yerdeki market poşetine eğilerek ayranı aldı. Elindeki bardağa ayranın paketini açarak biraz döktü. Telefon olan eliyle bir yandan çenemi tutarken diğer yandan da elindeki bardağı ağzıma dayadı. "İç bakayım annem hararetini alır."
Şaka mısın anne?
Mecburen ağzıma tıkılan ayranı yutkundum. Zorla tüm bardaktaki ayranı içirdi ve bardağı geri çekti. Memnun bir ifade ile gülümsedi ve telefon ekranını gösterdi. Ben ise hala ona şaşkın gözlerle bakıyordum. Telefonun ekranında bir sayaç vardı ve tam 4.56 yazıyordu. Annem sayacı gözüme sokma sureti ile gösterdi. "Bak dört saniye önce geldin, akıllı ve dakik kızım benim." diyerek bir de üstüne yanağımı sıktı.
Ne diyon sen Anne?
Başını yerdeki poşetlere çevirdi, sanki yeni fark edermiş gibi. "Kız sen bunları nasıl taşıdın?" dedi elini ağzına atıp büyük bir şokla. "Ay Necmiye gördü mü seni?" dedi yaklaşık iki dakika sonra elini ağzından çekip bana bakmayı başararak.
Necmiye sanırım aşağı da ki köpekli kadın olmalıydı. Çünkü annemin günlerinde ara ara görmüşlüğüm vardı. Başımı yavaşça aşağı yukarı salladım.
Evet anne hem ben onu gördüm. Hemde o beni. Hemde o kızını ayakları malum yerlerine değerek koşarken ellerinde poşetlerle gördü.
Annemin keyfi yerinde gelmişe benziyordu. "Ay bi de köpek almış aynı ona benziyor biliyor musun?" diyerek bana alt kat komşusunun dedikodusunu yapmaya başladı. "Burnundan ikinci estetik ameliyatını da olmuş o deli karı. Zaten güzel değildi iyice gitmiş burun. Yapılmadık yer kalmadı kadında."
Annemin bana ayran aldırıp bana içirmesine mi, dakiklik takıntısına mı, alt komşunun dedikodusunu yapmasına mı şaşırsam bilemeyip sustum.
"Kızımızı rahat bırak Yıldız az soluklansın. Yeni geldi daha." Annem içeriden gelen sesle sustu. Yerdeki poşetleri alarak kıçını bana döndü ve kıçını kıvıra kıvıra mutfağa yöneldi. "Ay ne be?" diye babama kızmayı da ihmal etmedi.
Onların bu hallerine gülerek ayakkabılarımı çıkardım ve elime alarak ayakkabılığa koydum. İçeri girip salona geçtim. Babam milli haliyle koltukta oturup maç izliyordu.
Beni görünce gülümsedi. "Hoşgeldin kızım."
Bende ona gülümsedim. "Hoşbulduk baba."
Koridora geçerek odama ilerledim. Malum güzellik uykumdan uyandırılmıştım yaklaşık on dakika önce falan. Kapıyı arkamdan kapatarak yatağa atladım ve gözlerim kapalı bir şekilde cebimden kartımı ve telefonumu yatağımın baş ucundaki komodine koydum.
***
Doğa ERDEM🌿
Yağmur ile birlikte film izlerken önümdeki cips kasesinin boşaldığını fark ettim. Almaya üşenerek kaseyi Yağmur'a doğru ittirdim. Gözlerini devirdi ve yerine daha çok yaylandı. Ben de umursamayarak filme geri döndüm telefonum titreyince sol elimi battaniyenin altından çıkarıp telefonuma baktım.
💚;
Müsait misin? Konuşalım mı?
Yağmur'un görmemesi için hızla kapama tuşuna basarak ekranı kapattım. Bu yaptığım tabii ki de Yağmur'un dikkatini çekti. Göz ucuyla bana bakarak "O kim?" diye sordu.
"Gratis indirim kodu." diyerek boş vermiş bir hava vermeye çalıştım.
Yer mi, benim arkadaşım? Tabii ki yemez.
"Kim o Doğa?" diyerek yüzünü bana döndü. Tam o sırada ekran bir bildirim sesiyle açıldı ve yeşil kalp yeniden belirdi.
İki yeni mesaj,
💚;
Hala kırgın mısın Doğa?
Ve bir yeni bildirim daha.
💚;
Buraya mı geliyorsun? Öyle duydum.
İçimden 'oraya geleceğimi sana haber veren kaynakların da...' diyordum. Bunu dışımdan da demek vardı ama Yağmur kişisi korkusu işte ne yaparsın. Filmi durdurup bana dik dik bakan kişiliğe dudaklarımı büzdüm ve telefon ekranını kapattım. Elimle biten cips kasesini ittirdiğimde gözlerini devirdi ve bunu sonra konuşacağız bakışını atıp battaniyeyi üzerinden kaldırdı ve kaseyi de alarak amerikan mutfağına ilerledi.
Arkası dönükken hızla telefonumu çıkarıp mesaj attım.
Şuan müsait değilim sonra konuşalım. Yazma!
Telefonu kapattım. Arkasını dönüp bana göz ucuyla bakan kişiliğe de gülümsedim. Yağmur cips dolu kase ile yanıma geldi ve kaseyi önüme koyarak battaniyenin altına girdi. Filmi yeniden başlattığında az önceki gibi rahat değildi lakin. Ekran yeniden aydınlandı.
Amına koyayım bir dur artık.
Yağmur göz devirdi. "Tamam sevgilin var bak artık."
WTF!?
Telefona başımı çevirdim.
💚;
Tamam, biraz sonra ararım.
Arama Allah'ın cezası, arama!
Battaniyeyi üzerimden çekerek malı aradım. Telefon açıldığında direk "Ne var, ne?" diye telefonu açarak odama giriş yaptım ve ardımdan kapıyı kapattım.
"Sevgilim bir sakin mi olsan?"
Konu sen isen olamam canım. Bunu ona söylemek asla yok.
"Olamam efendim, sakin falan olamam! Ya ben sana yazma diyorum. Tamam, yazmam diye mesaj atmak nereden aklına geldi bir söyler misin ya? Çok mu akıllısın sen? Ha?"
Telefon ahizesinden derin bir iç çekiş sesi geldi.
"Malum dönemdeyiz, belli. Bir şey gönderme mi ister misin sevgilim?"
Cidden de malum dönemdeydim. Ay ben boşuna bu çocuğu seçmemiştim ya.
Neyse istemeyelim yoksa istersem cidden gönderirdi. Ama bu erimemize engel değildi. Biz de eridik tabi. Kendimi yatağıma atarak biraz daha eridim. Yataktan akıp gitmememe şükretmeliydim.
"Yaaa. Cidden gönderir misiin?" diye cıvıdım. Hemen havada kaptı o da bu erimemi.
"Tabii ki gönderirim sevgilim. Sen yeter ki iste canım benim. Hem artık daha çok buluşacağız. Biz seninle neler yapacağız."
Artık aşk paremle aynı şehirde yaşayacağımız aklıma gelince bir mutlu oldum.
"Cidden ya. Biz artık yan yana olacağız."
"Emeklerimizin karşılığı sevgilim." Tabii bundan sonra bana biraz daha sinir yüklendi ve yatakta toparlanıp doğruldum. Arkadan bir kahkaha sesi geldi.
"Ne o sabahtan beri sevgilim, sevgilim? Sen benden habersiz bir bok mu yedin? Yoksa aldattın mı? Çocuğumla ortada kaldım." Burada bir durup ağlama taklidi yaptım. Arkadan bir kişi daha gülmeye başladı.
"Donuna kadar alacağım senin köpek. Daha doğmamış çocuğumun hakkına girdin şu anda."
Boş durur mu? Durmaz. Biz burada ağıt yakalım beyefendi heyecanlansın.
"Doğa. Çocuğun mu var? Hamile misin? Ay baba oluyorum!" diye heyecanla bağırdı köpek. Arkadan birkaç 'ne?' sesi gelirken köpeğinde oturduğu yerden kalktığını hayal edebiliyordum. Arkadakilere bir şeyler söyledi. Anlayabildiğim 'Bekleyin biraz, şurada baba oluyorum.' deyişiydi.
"Dur bir dakika." diyerek sonunda durdu. "Biz seninle en son iki sene önce yüz yüze geldik ve orada da doğru hatırlıyorsam sevişmedik."
Yüzümün pancara döndüğüne artık emindim. Sinirle "Düzgün konuş köpek!" diye bağırdım. Arkadakiler gülerken benim köpek onlara 'Bi durun abi.' diye bağırdı.
Benim köpek yeniden konuştu. "Doğa yoksa çocuğumuz bir yaşında ve ba-ba babba diye ağladığı için artık görüştürmeye mi karar verdin? Lan yoksa aldattın ve düğünü Muğla'da yapmak mı istedi o piç. Ve o yüzden mi buraya geliyorsun. Ay benim başıma gelenler. Ben bunu yaşayacak adam mıydım?" diye ağıt yakma sırası ona geçti.
En son ben aldattın mı diyodum. Şuan bu konuya nasıl geldik?
"Köpek. Kapatıyorum ben. Düğünüme de beklerim." diye bağırdım ve arkadan gülme sesleri gelirken kapattım.
Filmi falan boş vererek Yağmur'a ben yatıyorum diyerek yatağa yattım ve benim köpek sevgilimden gelen aramaları boş vererek telefonuda sessize aldım. Açarsam arap olayım.
"Şakadan da anlamıyor. Sevgili Köpek." diyere onun taklidini yaptım ve başımı yastığa koyup huzurla gözlerimi kapattım, sabah uyandığımda evin kapısında bir kutu çikolata bularak.
***