İçeriğe geç

Rüzgar'sız Ada

Bölüm 3 · 14 dk okuma

Rüzgar'sız Ada

Bölüm 3

Yüzleşme

İkisinin ardında kalan ben ise bok gibi hissediyordum. Sanki spot ışıklarının altında ki çift onlardı ve ben ise müzikallerini seslendiren, adı hiç anılmayan bir yapımcıydım. Asıl çift hep yakıştırılırdı, hayran kalınırdı. Oysaki bu çiftin parlamasını sağlayan kişi de adının anılmasının gerek olmadığı kişiydi.

"İşine baksaydın. Gelmeni istemediğimden eminim." Öfkeli ses tonundan bir tık uzak olan Kayra, Poyraz'ın cebinden çıkardığı mendil de dona kalmıştı.

"Öğrencilerinden biri verdi. Adının yanında adım varmış. Sonrasında farkettim."

Bembeyaz bir mendil tutuyordu. Daha yakından bakmak için mendile uzandığımda Kayra tarafından karnıma anında bir dirsek yemiştim.

Öksürük tutarken sandalyelerden birine çöküverdim hemen. Kayra ise bir özür dahi dilemeden Poyraz'ın elindeki mendili alarak ceketini astığı yerden aldı. Doğruca kapıya gitmesine bakakalırken öksürüklerim arasından, "Bencilsin." diye söylenebildim. Bu kelimemi duysada duraksamamış kapıya varmak üzereydi. Ancak Poyraz'ın, "Fazla sinirlenme, gözlerin kızarmasın." demesiyle duraksamıştı. Ve bende daha ne kadar görmezden gelinebilirim diye düşüncelere daldım. Masadaki havluyu sinirle alarak merdivenlere yönelmemi seyreden Poyraz, çaresiz bakışlarıyla yerinde durmaya devam etti. Kayra ise kapıyı açarak dışarı çıkmıştı. Poyraz ise Semih'i görmek istese de ilk önce Kayra'nın peşinden koştu. Kapıyı açtığında öylece kaldırımda oturduğunu farketti. Tam arkasında duraksayarak elini kızın saçlarında gezdirdi.

"Özür dilemelisin. Ona yaptığını bana da yapmalıydın."

"Sadece, yanlış anlamanı istemedim. Semih'i üzmek değil."

Poyraz, o an kızın dudaklarından dökülen kelimelerle başını pastanenin terasına çevirdi ve kendilerini izleyen bir adet Semih'le karşılaştı. Elinde sigarası, gözlerinde kırgınlığın bin tonu vardı.

___

(Ada'nın Anlatımından)

Son hız koşarken gelmemi beklediğinden emin olduğum yere gidiyordum. Ne kadar terlediğimi umursamadan, nefesimin ciğerlerime yetinmediğini farketsem de durmadım. Yüzüme vuran bir nebzelik rüzgar tişörtümün kollarından içeri sızarak bedenimi titretiyordu. Terden ıslanan boynumu elimin tersiyle bir kez daha silerken koşmaya devam ettim. En sonunda vardığım yer; ağaçlara asılı olan renkli ışıklandırmalarla çevrili, sadece mavi ve pas tutmaya yakın bir salıncağın bulunduğu minik bir park alanıydı. Parktan kastım öyle renkli kaydırakların olduğu, spor aletleriyle çevrili oyun mekanı olan bir yer değildi. Sadece kedi barınaklarının olduğu, gençken okulda sahipsiz kedileri barındırdığımız, kendimizce salıncak kurduğumuz bir yerdi. Buranın renkli ışıklandırmalarını ise ben ve Rüzgar özel olarak seçmiştik o zamanlar. Ne kadar diğerleri hep birlikte seçelim diye ısrar etsede, biz okuldan kaçamak yaptığımız bir gün kuytu köşe bir büfeden yalvar yakar alabilmiştik bunları. Hafif rengi kaçıkta olsalar, ben ve Rüzgar için fazla anlamlıydı. Ama şimdi gördüğüm bu renkli ışıklandırmalar, hiçte solmuş gibi durmuyordu. Ben nefes nefese böyle düşünürken arkamdan gelen ayak sesleriyle donakaldım. Donakalışımın yerini titremelerimin almasına neden olan sesini duymamla da, gözlerimi sıkı sıkıya yumdum.

"Seni bekliyordum. Kısa bir süre olamayacak kadar hemde."

Söyledikleriyle içime sanki koca bir öküz oturmuştu. O öküzü kaldırıp atacak gücü dahi o an bulamamıştım kendimde. Sadece ellerimle yüzümü kapatmış yere, çimlerin üzerine çökmüştüm. "Ada, iyi misin!?" Önüme aceleyle diz çöken bir zamanların genç ve gülüşü güzel adamına baktım. Ama baktığım an, gözlerindeki o kırgınlığı, endişeyi, özlemi..hepsini bir arada görmüştüm sanki.

"Çimler ıslak. İzin ver banka götüreyim seni."

Sorusunun ardından omuzuma konacak elin bir anda duraksadığını gördüm. O davranışıyla histerik bir gülüş dudaklarımda yer edindi. Ellerimle yeniden yüzümü yumarken gülüşümün kahkahaya çevrildiğini dahi farkedememiştim. İyi olmadığımdan emin olan adam ise, sadece karşımda öylece diz çökmekte bulmuştu çareyi.

Kahkahalarım arasında sürekli bana uzanmak üzere olan ama geri çekilen ele bakıyordum. Ama her bakışımda da kahkahalarım daha da artarak içimdeki öküzü beslemekten başka bir işe yaramamıştı. Kendimi açıklamak istedim o an. Yılların çaresizliğini ona defalarcakez anlatmak istedim. Boğazımda düğüm düğüm olan her anıyı, her saati, her dakikayı ona kusmak istedim. Onsuz geçen günlerimin sonunda aklımı kurcalayan gülüşünün hesabını sormak istedim.

Bana kendimi hatırlatan adama, yıllar önceki gidişiyle unutturduğu benliğimin acısını göstermek istedim. Ancak yine düğüm düğümdü boğazım. Sadece kahkahalarım, gerisinde koskoca bir göz yaşı tufanını bırakıp gitmişti.

Şimdi ise çaresizce ağlıyordum karşısında. Ancak bu sefer yerinde durmak yerine etrafıma dolanan sıcacık kollarına şahit oldum. Ona o an hiç bırakmayacakmış gibi tutunmak istedim. Bana dolanan kolların arasına hiç çıkmayacakmış gibi dalmak istedim. Rüya gibi gelen bu sarılışının son bulmasını istemedim. Ama bunu kendime de yapamazdım. Canı acıyan, gidenin yüklerini bıraktığı, sekiz yılın yorgunluğunu yaşan kişi bendim. On sekiz yaşındaki Ada Yücel'e ihanet etmek istemedim, ona sım sıkı sarılarak.

"Ada, yapma." diyişinde takılı kaldım. Elinde olmayan çaresizliğini en derinlerimde hissetmiştim sanki. Kollarından biri sıkıca belimden tutarken diğeri saçlarımın arasına daldı. Saçlarıma dalan o el ise, fırtınam oldu sanki. Ağlayaşlarım arasından bir hıçkırığı serbest bıraktım. İkinci hıçkırığı da serbest bıraktım derken bunu devam ettiren üçüncü ve dördüncü hıçkırıkla da kolları arasında direnmeyi bıraktım. "Her şeyi affettireceğim sana. Birer birer, tek bir dakikasını dahi atlamadan." Saçıma sarılı elini geri çekerek avucunu yanağıma yasladı. Süzülmekte olan göz yaşım yolunu bulup akmadan önce baş parmağıyla durmasını sağladı. Bir hıçkırığı daha kaçırdığımda, sonunda yaşlı gözlerim onun siyaha çalan koyu kahve gözleriyle buluşmuştu.

"Geçmişi senden söküp alamam ama yalnız geçirdiğin o yaralı sekiz yılına, tüm ömrümü sığdırmaya hazırım Ada."

"Seni o kadar çok suçlamak istiyorum ki."

Ağlamalarım arasından artık konuşmaya başladım. Durmayı hiç istemeden, yanağıma konan eli sıkıca tutup geri çekerek konuşmak istedim. Bana sarılan kollarında teselli bulmadan, özlem dolu gözlerine yakından bakmaya kaçınarak konuşmak istedim. Bu yüzden ceketinin kolunun küçük bir kısmını avuçlarım arasına aldım. Gözlerinin buluştuğu yer bu sefer ceketini tutan elimde takılı kalmıştı. Çünkü ben ne zaman bu haraketi yapsam o, kendisinin bir açıklama yapmasına gerek olmadığını anlardı. Korkupta söylemediği, suçlanıpta haklı olduğu konularda açıklama yapmasının gerek olmadığını bu haraketimle açık açık belirtirdim. O da bunu anladı. Anladı ve ellerini dizlerime yaslayarak başını omuzuma koydu.

"Seni, ne yaparsan yap hangi işe karışırsan karış anlardım. Sessizde kalsan, aynı böyle omuzuma da sığınsan anlardım ki ben seni." Elimi uzatıpta saçlarına dokunamadım. Kollarımı uzatıpta bedenine dolayamadım. Geçmişte ne yapıyorsam, onu yapmak için kendimde güç bulamadım. Evet, onu yıllar önce anlamaya çalışmıştım. Beni neden bırakmayı seçtiğini, seneler boyunca neden arayıpta nasıl olduğumu dahi sormadığını, ellerinin neden tereddüt edercesine bana uzandığını anlamaya çalıştım. Ama anlama çabalarım sadece hüsranla son bulmuştu, hemde yıllarca. Bir gün karşıma çıkar diye harcadığım o yıllarımda verdiğim her kayıp, beni onu anlamamaya itmişti sonunda.

"Beni hiç mi sevmedi? Yanımda kalamayacak kadar yetersiz miydim onun için? Canım olan Rüzgarımın, canını bir şekilde yaktım diye mi gitti benden diye defalarcakez düşündüm!!" Sesimi sonlara doğru yükseltsem de göz yaşlarım çığlıklarımı duyar gibi yeniden akmaya başladı. Bunun haricinde gözleri boş bakan adamın, soğuk avucunu yanağımda hissettim. Teselli verecek kadar sıcak olmayan bu avuç, içimi o kadar parçaladı ki tüm gücümle onu geriye doğru ittim. Göz yaşlarım artsada onu itişlerimi durdurmadım. Daha da uzağa, benden olabildiğince uzağa itmeye çalıştım onu. Böylece bir daha kalbimi kıracak yakınlığı elde edemezdi. Soğukluğunun bedenimi üşütmesine izin vermezdi artık.

"Ada, dur. Kendine zarar vereceksin. Ellerin acır, dur artık! Kendine bunu yapmayı bırak, ağırlığında ezilme."

Birden omuzlarıma sarılan ellerle hıçkırıklarım arasından, "B-bırak, bırak beni!!" diye boğazım acıyana dek bağırdım. Yanımızdan geçen bir kaç kişinin gözleri bize çevrilsede ağlayışlarımı kesmedim. Ellerimin tersiyle onları ne kadar silmeye calışsamda duramıyor oluşlarıyla daha çok ağladım. Sanki dört tarafım tuğlalarla örülüydü ve Rüzgar'ın beni bırakmayacakmış gibi olan tutuşu, bu yılların örülü duvarını yerle bir etmişti bir anda. Kalbimdeki boşluğa dokunarak canımı yakmış, göz yaşlarımın akması adına son pimide çekmişti.

"Unuttun sandım!!" Yumruk yaptığım elimi acımı dindirmek istercesine göğsüne geçirdim. "Beni unuttun sandım, o kadar çok korktum ki bu gerçekten!!" Bağırtım ile ardı arkası kesilmeden göğsünü yumruklamaya devam ettim. Ara ara akan göz yaşlarımı duraksayarak silsemde onu yumruklamayı bırakmadım. "Ne kadar çok ağladım, seni beklerken ne kadar çok hor görüldüm, beni unutan adamı unutamadığım için ne kadar çok azar işittim haberin var mı!?" Tekrar vurdum, bir daha yumruğumu göğsüne geçirdim. Ancak bir anda gücüm çekilircesine yumruklarımın gücü azaldı. Vuruşlarım sekteye uğrarken, "Sekiz yıl ne kadar uzundu. Bundan da haberin yok değil mi?" diye kısıkça ve titrek sesimle söylendim. Son yumruğumu göğsüne indirdiğimde beni karşılayan şey geriye çekilen bir beden değil, elimi sıkıca tutarak bedenime dolanan kollardı.

"Anlat her şeyini. Dök içini bana. Acını, kederini, özlemini, öfkeni sadece bana sun. Başkalarına değil. Şu an ki gibi..sadece bana." Sesinin yumuşak tonunda kayboldum o an. Sırtımı sıvazlayan ve sağ elimi bırakmadan bana sarılan Rüzgar'da takılı kaldım. İçimi parçalayan, boğazımı yakan ağlayışlarım azalırken yerini bir süre devam edecek olan iç çekişlerim almıştı. Göz yaşlarımdan dolayı ıslanan kirpiklerimi kırpıştırdım bir çok kez. Kızaran gözlerim yavaş yavaş, Rüzgar'ın sıcaklığının verdiği mayışıklık hissiyle kapanmaya başlıyordu. Bir elim hala onda, diğeri ona tutunmadan salınmaya devam ediyordu.

"Daha fazlasını dökebilirsin Ada. Şu saatten sonra kendini tutmana gerek yok artık." Islak kirpiklerime değen hafif rüzgar, göz yaşlarımı kurutmuştu. Kendimi tutmamamı söyleyen sözleri, içimi yıllarca beklediğim o sıcaklıkla doldursada bugünlük bu kadarı yeterliydi. İkimiz içinde tek bir gün yılların acısını dindiremezdi. Sadece hafifletirdi. Ve bu hafiflikle Rüzgar'ın kapana kıstığı sağ elim yerine öylece salınan sol elimi kaldırdım. Avucum rüzgarı siper alan sırtıyla buluştu. Bir kez aşağı kaydırdım, aynı bana yaptığı gibi. Fakat bu hareketimle boynuma gömülen yüzü geri çekildi. Yakınımda duran gözleri ise ıslak kirpiklerimi yokladı.

"Çok ağladın. Kirpiklerin birbirine yapışmış." Elimi tutmayan elinin baş parmağıyla kirpiklerimi biraz uğraşla sildi. "Bunu yapmana gerek yoktu. Kuruyordu zaten." dememle bakışları kızardığından emin olduğum gözlerimde takılı kaldı. "Her zaman böyle olur. Yeni bir şey değil yani öyle bakmana gerek yok." Tekrardan baş parmağı göz kenarlarımı yoklamaya başladı. Söylediklerimi duyumsamamış gibi öylece bakmaya da devam etti. Ancak yüzüme yaklaşan dudaklarının, kızaran göz kenarımla buluşması kazağının kolunu sıkıca tutmama neden olmuştu. Öyle bir durgunluk yaşadım ki o an, gözlerimle takip ettiğim dudaklarının öptüğü yerden ayrılıp diğerine konuşuna dahi engel olamadım. Ağzım hafif aralık kazağını sıkıca tutan bana nazaran o, huzuruna kavuşmuşcasına gözleri kapalı öptüğü göz kenarımda dudaklarını dinlendirdi bir süre.

"F-fazla yakın değil misin sencede?" Gerginlikle sorduğum soruyu umursamadan kazağının kolunu sıkıca tutan elimi yakaladı. Parmaklarını parmaklarımdan geçirerek dudaklarını dinlendirdiği göz kenarımdan ayrıldı. Gözlerimi ondan kaçırıp duruyordum ama o anda yüzünün yüzüme yakın oluşundan şikayetçi olmama gülümseyen dudaklarını farkettim. Fazla değil, küçük bir tebessümdü sadece. Lakin ondan kaçırdığım gözlerimizin buluşması için gerekli cesaretide yüklemişti bana.

"Her zaman olmasın. Sadece mutlu olduğunda kızarsın gözlerin Ada. Mümkünsede benimle olan mutluluğunda." bir anda yanaklarımda hissettiğim sıcaklık ile başımı hemen yere eğdim. "K-kendinden çok eminsin. Ya seni affetmezsem?" Tutuşan ellerimizi ayırmadan beni kendisine doğru çekti. Birleşen bedenlerimize kısa bir bakış attıktan sonra daha da büyüyen gülümsemesini gördüm. Tuttuğu ellerimi beline dolamamı dolaylı yoldan sağlamasıyla yanaklarıma daha çok kan ponpalandı.

"Buna izin vermem. Beni affetmen için her şeye katlanmaya hazır olduğumu sana söyledim."

"A-ama bu benim kararım! Her şeyi unutmuş değilim."

Beline doladığı ellerimi bırakarak izin istercesine gözlerim baktı. Anlamazca, "Ne oldu birden?" diye sormamla gülüşü o kadar büyüdü ki bunu gizlemek adına bir elini yüzüne kapattı. Gülüşleri arasında yeniden, "Delirdin mi? Bu mu yani affettirme çaban?" diye söylenmem küçük bir kahkaha atmasına neden oldu. Gülmesini durdurmadan farkında olmadan somurtan yüzüme baktı. O andan sonra saçını geriye yatırıp bir anda kollarını baldırlarıma sıkıca doladı. Ben daha, "Napıyosun birden bire!?" demeden havalandığım yerden altta kalan yüzüne bakıyordum artık. Arkamızdan esen rüzgarla açık saçlarım yüzüne gelsede hiç bozuntuya vermeden şaşkın olan ifademe bakmaya devam etti. Dili tutulan ben ise bir süre şu anki pozisyonumuzu idrak edememiştim. Bacaklarıma dolanan kollar, ağzı açık şaşkın suratıma gülen bir adet Rüzgar ve bizi bu durumda yakalayan kedi sahibi yaşlı teyzenin imalı bakışı durumumuzun özetini çok güzel açıklıyordu.

"Sen, Rüzgar Yalkın!! İndir beni, kafayı mı yedin teyze bakıyor kör müsün!?"

Ardı arkası kesilmeden yumruklarımı omuzlarına geçirdim. Ona rağmen gülümseyen yüzü hiç solmadı. Hatta teyze beni daha çok görsün diye etrafında da dönmeye başlaması, tansiyonumu yükseltmeye yeterde artardı bile!!

"Rüzgar hemen indir beni. Bak indirmezsen ikimizi de yere düşürürüm, teyzeye de rezil oluruz!!"

"Denesene. Dene ama düşmene izin vermeyeceğimi de bil. İstediğin her şeyi yapabilirim ama düşmene izin vermem. Bu yüzden denemekle kalırsın Ada." İçimden, 'Rüzgar Yalkın işte buydu.' diye geçirsemde sadece durgunlaşarak omuzlarına tutunabildim. Kucağında ben olsamda hiç zorluk yaşıyor gibi durmuyordu. Aksine bana dalan gözleri, yıldızları kıskandırmak istercesine parlıyordu. Saçları ise rüzgarın ahenkiyle savrularak anlını kapatmıştı. Kendime ne kadar çok engel olmak istesemde omuzlarını sıkarcasına tutunan ellerimden birini anlında savrulan saçına uzattım. Onu geriye çekip eskisi gibi yumuşak tutamlarında oyalandım.

"Saç modelini değiştirmemişsin. Hâlâ anlına geliyor."

Ondan bir cevap beklemeden utancımı gizlemek adına söylediğim bir şeydi. Çünkü kim parkın ortasında, bir teyzenin imalı bakışları üzerindeyken bir erkeğin kucağında dakikalarca durur ki!! Hemde ona tepeden bakmana sebep olan sıkı bir tutuş ile kucaklanıyorsan.

"Seviyordun. Saçlarımın parmaklarının arasında dolanmasını. Ne zaman kesmek zorunda kalsam bir hafta boyunca bana saçlarını ördürmezdin."

"Hı?" Diye saçma bir nida dudaklarımdan kaçtı. Cevabı kalbimi o kadar hızlı attırmıştı ki, elimde olmadan dilimin tutulmasına sebep olmuştum. Zaten aptallaşan ifademi gören Rüzgar da gülüşünü gizlemeden belimden tutup beni nazikçe yere indirmişti. O hoş anıyı hatırlamasını verdiği mahmurluğu atamadığımdan omuzlarına tutunmaya devam ettim. Bakışlarım ise gözlerinden bir türlü ayrılmıyordu. Resmen büyüsüne kapılmış gibiydim.

"Gitmemi istemiyor musun? Omuzlarımda kaldı ellerin Ada."

"Ah, ne? E-evet doğru ya gitmelisin evimize." Gözlerimi kaçırarak ısınan yanağıma omuzlarından hızla çektiğim ellerimi yasladım. Ayağımın tersiyle bacağımı kaşıyor gibi yapsamda o kadar utanıyordum ki gözlerimi ondan hariç her yerde gezdirdim. Lakin, "Evimize mi gitmeliyim yani?" diye sormasıyla öyle bir çakıldımki durduğum yerde utancımdan ona hemen arkamı döndüm.

"E-evimiz mi demişim ya, hiç farkında değildim. Dilim sürçtü galiba evin diyecektim, evine gitmelisin e-evimize değil. Geç oldu baya da artık!!"

Kıvranmalarım ve bir o yana bir bu yana yürüyerek söylediklerimle Rüzgar da sonunda durdu bakışlarım. Ne kadar çok utansamda yanlış anlaşılma yüzünden oluşan surat ifadesinin ne durumda olduğunu görmek istiyordum. O da benim gibi aklına gelen ilk şeyi söylediğinde düzeltme gereği duyuyor muydu acaba? Yoksa dil sürçmesi diyip yanlış anlaşılma olmamasını mı sağlardı? Cevabını bilmediğim sorular yerine durağanlaşan ifadesi, beni utancımdan bir nebzede olsa uzaklaştırabildi. Durgun ifadesini hiç bozmadan konuşmak adına aralanan dudaklarına bakakaldım.

"Bir gün dil sürçmesi olmamasını umarım Ada. Yanlış anlamamı istediğin bir gün umarım çabuk gelir." bunları demesiyle kalbim sanki o an atmayı bırakmış gibiydi. Bana derince bakan gözlerine karşı kızaran yüzümü heyecanım gibi gizleyemiyordum. O da bunu bilerek elleri cebinde dibimde durdu ve uçuşan saçlarımdan bir tutamını eline aldı. Gözlerini şaşkınlıktan bir türlü kırpamadığım gözlerimden ayırmadı. Ve tuttuğu bir tutam saçımı burnuna yaslayarak derin bir nefesi içine çekti. Son olarakta kondurduğu buse, gözlerini ayırmadığı gözlerimde heyecandan oluşan yaşların dolmasına neden oldu.

"Yarın mağazaya geleceğim. Hazırlan, ilk adımı atmak için daha fazla beklemek istemiyorum."

"Ah şey b-ben yarın i-izinliyim de Kayra'nın antrenmanında olacağım." Bin bir gevelemeyle sarf ettiğim kelimeler ile kafamı toprağa gömme isteğiyle dolsamda bunu evde yapacaktım. Çünkü şu anda benden ayrılmayan hevesli gözlerden, gözümü kırparak dahi uzak durmak istemiyordum.

"O zaman orada olacağım. Sen sadece beni bekle." Saçımı alarak kulağımın arkasına sıkıştırdı ve gülümseyerek benden uzaklaştı. Ama içimi yeniden ısıtan asıl davranışı, benden uzaklaşana kadar elimi tutmayı bırakmamsıydı. Motoruna binip kaskını kafasına geçirdiğinde ise yerimde çakılı kalıp onu izlemeye devam ettim.

"Seni bırakayım evine. Yedek kaskım var yanımda."

"Ama evin yakın değil sanırım buraya. Yolunu uzatmaz mısın? Bir de tehlikeli değil mi? Hız yapıyor musun, virajlara dikkat ediyor musun, ehliyetin var mı ki!?"

"Ada," diyip motorundan yedek kaskla inmesiyle çenemi kapattım. Elimden yeniden tutup beni motoruna kadar getirdi. Beyaz yedek kaskıda saçlarıma dikkat ederek kafama geçirdi.

"Artık biniyorsun. Merak etme ehliyetim var ve sen varken hız yapmam." Arkaya binmemi beklemesiyle omuzuna tutunarak bacağımı diğer tarafa attım. Sonunda yerime oturmamla rahatlayan Rüzgar, ellerime izin istercesine uzanmasıyla başımı salladım. Ve kollarımı beline dolamamı sağladı.

"Kollarını ayırma. Hız yapmadan seni evine bırakacağım. Yolumu da uzatmazsın."

"Tamam ama eve varana kadar gözlerimi açamam kesin. O yüzden yol tarifi falan veremezsem suçlama beni." Bir süre duraksasada bana cevap vermeden motoru çalıştırdı. Hareketlenmesiyle de beline doladığım kollar sıkılaştı ve eve varana kadar açmayacağım gözlerimi yumdum. Yol boyu esen rüzgarın esiri benim yerime o olsa da, hiç şikayet etmeden başımı gömdüğüm sırtını ileriye yatırmadı. Beni kendisinden uzaklaştırmadı. Yol tarifini ise o kadar yarım yamalak söyledim ki anladığından dahi emin değildim.

Kaybolduğumuzu sansamda eve vardığımızı benden ayrılan bedenden anlarken kaskımı çıkarıp indim motordan. Rüzgar da inip kaskını çıkardıktan sonra girişte duran bana uzandı ve elimi yeniden tuttu. Tutuşuna kayan bakışlarım hâlâ soğuk olan elindeydi. Alışmak için biraz zamana ihtiyacım vardı sanırım.

"Teşekkür ederim." bakışlarımı yüzüne çıkardım. Normalde gülümsediğinde oluşan gamzesini bugün aptallığıma kahkaha attıği an tek görebilmiştim. Yanağına doğru işaret parmağımı uzatarak gamzesinin olduğu yere bastırdım. Tabi o sırada parmak uçlarında olmamla da bu uzun sürememişti. Geriye çekilmemle, "Güldüğünü görmek, güzeldi." diyebildim. Teşekkürüne ne bir ricayla karşılık verebilirdim ne de yılların kırgınlığıyla umursamayabilirdim. Ona sadece, özlediğim şeyin güzelliğini söyleyebilirdim.

"Seni affetmek istiyorum Rüzgar. Çok istiyorum. Umarım bunun için geç kalmamışsındır."

"Kalmadım. Geç kalmadığımı biliyorum."

'Haklı.' diye içimden geçirsemde bunu dile getirmedim. Onun yerine arkama dönerek iki katlı evin bahçe kapısını araladım. Bahçeye girip kapıyı kapamadan önce ise arkama dönüp aralıktan ona el salladım. Ancak bir anda sırıtarak başını iki yana sallayan Rüzgar'la ne yaptığımı anlayarak güm diye kapıyı yüzüne kapattım. Yerimde tepinmek istesemde o duymasın diye saçlarımı çeke çeke ve kapının kilidini araladığım gibi kafamı yastıklara göme göme acısını çıkarmaya çalıştım.

Dışarıda dikilen adama bakmak adına bir saniye dahi harcamadan pencereye koşup hafifçe perdeyi araladım. Şimdilik kendimi cezalandırmaya ara verebilirdim. Gidişini seyre dalsamda sırıtan yüzünü soldurmayışıyla bende gülmeye başladım. Perdeye kafamı gömerken alt dudağımı da ağzımın arasına almıştım çoktan. Çünkü ne zaman bu kadar utansam ve karşımdakinin de utandığını görsem bunu yapardım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.