Panikle gözlerimi açtım. Düzensiz ve hızlı nefes alış verişlerim odada yankılanıyordu. Gökyüzündeki dolunay bu gece varlığını belli etmek istercesine parlıyordu. Penceremden süzülen ay ışığı odamı aydınlatırken yatağımın hemen karşısında duran aynadan kendime doğru baktım. Göz altlarım uykusuzluktan kararmış ve yorgun bakıyor, ellerimse sakinleşmeyi reddedercesine titriyordu. Titreyen elimi kalbime doğru götürdüm ve gördüğüm rüyanın etkisiyle düzensiz bir şekilde atan kalbimin sesini dinledim. Bu artık aynı hafta içinde gördüğüm üçüncü kabus olmuştu.
İlk gördüğüm rüyadan sonra bu kadar endişelenmemiştim. Çünkü herkes ilginç ve dönüp baktığında anlamsız gelen rüyalar görürdü. Bu sebeple bunun da çoğu kişinin gördüğü ve sonrasında unuttuğu herhangi bir rüya gibi olduğunu düşünmüştüm. Ama bu rüyalar gittikçe birbirleri ile bağlantılı olarak ilerlemeye başladı ve gördüğüm rüyalar yerine artık kabuslar yer ediniyordu.
Her rüyam aynı yerde geçiyordu. Yemyeşil bir çayır, etrafta bir sürü renk renk çiçek ve gökyüzü daha önce görmediğim kadar temiz bir mavi renginde. Ama bu anlattığım yerde en çok dikkat çeken şey ise koskocaman ve tam karşımda duran bir ağaçtı. O ağaçta beni kendisine çeken bir şeyler vardı ama tam olarak ne olduğunu kestirememiştim.
Bu garip havaya sahip ağaç dışında anlattıklarıma bakılırsa ortam gerçekten çok huzurlu ve gerçek dışı görünüyordu. Ama ne yazık ki bütün rüya bu kadarla kalmıyor, rüyanın kabus kısmı buradan sonra başlıyordu. Benim görüş alanıma girip çiçek toplamaya başlayan bir kız ve etrafta öylece dolanan bir oğlan. Oğlanın yanında ise kim olduğunu veya neye benzediğini göremediğim üçüncü bir kişi. Kız ve oğlan birbirlerini gördükten etrafta gergin bir hava oluşuyordu. Kız olan saklanacak yer aramaya başlıyor, erkek olansa saklanan kızı arıyordu. Bu süreç ve koşuşturma bir süre devam ediyor, rüya bitmeden önce ise kız anlamadığım bir şekilde ortadan kayboluyordu.
Rüya genel olarak tam bu noktada bitiyordu. Ama ben bu sefer kendimi yumuşak yatağımda değil, gördüğüm o kocaman ağacın durduğu yerde buluverdim. Bu sefer ağacın karşısında da değildim. O ağaç tamamıyla ben olmuş, tüm duyularım birbirine karışmıştı. Hareket edemiyor ve sanki nefes almamı bir şeyler engelliyordu.
Biraz çırpınıp ses çıkarmaya çalıştıktan sonra konuşamadığımın ve hareket edemediğimin farkına varıp ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bu yaşadığım his yanlış pozisyonda yatmaktan dolayı gerçekleşen bir uyku felci olabilir diye düşündüm. Paniklemiş nefesimi düzenlemeye çalışırken görüş alanıma az önceki kızı arayan oğlan girdi. Üzgün ve düşünceli bir görünüşü vardı. Benim şu an durduğum yeri geçip yürümeye devam edecekken aniden bulunduğum noktaya doğru döndü ve yüzü daha önce fark etmediğim kadar korkunç bir hâl aldı. Zaten hareket edemiyordum ama ellerimi hissedebilseydim, buz keseceklerine emindim. Oysa bundan önceki rüyalarımda çocuğun yüzü gayet normal ve sempatik görünüyordu. Ama şimdiyse yüzü yerine korku hikayelerinden hallice duran bir sıfatla karşı karşıyaydım.
Çocuk yavaş adımlarla bana yaklaşmaya başladığında tek düşünebildiğim şey bir an önce uyanmaktı. Kendime içimden uyanmak için defalarca kez yalvardım ve gözlerimi kapatıp içimden ona kadar saymaya başladım. Ben henüz beşinci sayıyı sayarken diğer rüyalardan bir anda uyanıverdiğim gibi tam bu kısımda kabus sona erdi ve ben kendimi yine ay ışığının aydınlattığı odamda buluverdim.
Daha önce odamda olacağıma bu kadar sevineceğim aklıma dahi gelmemişti. Ama şu an mutluluktan ağlayabilirdim bile. Derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştıktan sonra aynada kendime baktım, bitkin ve korkmuş halime doğru bakarken düşündüğüm tek şey ise; bundan sonra bu kabusu tekrar göreceksem devamında ne yaşanacağını öğrenmek istemediğim gerçeğiydi.
Gece gördüğüm kabustan sonra zar zor geri uyudum. Zaten gergin ve uykusuz bir haldeyken gözümün içine zorla girmeye çalışan güneş ışığı, sinirlerimi bozuyordu.
Yataktan bir hışımla kalktım ve güneş ışınlarının gösterdiğinin aksine havanın oldukça soğuk olduğunu fark ettim. Bu sebeple yorganın koruyucu sıcaklığından ayrılınca üşümüştüm. Daha fazla üşümeden, bir an önce kahvaltıya inmek için üstümü değiştirdim. Bugün, artık yeni başlayacağım liseye gidecektim.
Ailemin kararlarına her zaman saygı duymuşumdur. Çünkü onlarda benim kararlarıma her zaman saygı duyan insanlar olmuşlardır. Bu nedenle sırf onlar istedi diye lise ikiye kadar evde eğitim görmüştüm. Anneme nedenini sorduğumda ise olayların beklenmedik bir şekilde geliştiğini ve belli bir süre evden okumak zorunda olduğumu söylemişti. Sebebini o zamanda yarım yamalak söylemişti ve hala tamamen açıklamamakta oldukça ısrarcıydı.
Geçen 2 yıldan sonra artık doğru düzgün bir okulda okuyacağıma gerçekten seviniyordum. Ama okuyacağım okul farklı bir ülkede bulunduğundan yatılı olarak okumam gerekiyordu ki bu, benim konfor alanımdan kesinlikle çok dışarıda kalıyordu. Yine de aldığım yabancı dil eğitimleri sayesinde kendime, başka bir ülkede, farklı bir hayata alışabileceğim konusunda güveniyordum. En azından elimden gelenin en iyisini deneyeceğimi biliyordum.
Ailem kaç gündür doğru düzgün uyuyamadığımı bildiği için ben kendi başıma uyanana kadar beni kaldırmaya gelmediler. Ama aşağıdan gelen tabak çanak seslerinden kahvaltıya başladıklarını anlayabiliyordum.
Tuvalete girip kendime çeki düzen verdikten sonra mutfağa doğru merdivenlerden aşağı indim. Ailem normal bir pazar sabahı kahvaltısı yapıyordu. Benim aşağı indiğimi fark eden annem bana seslendi. "Sonunda uyandın bakıyorum. Uykunu alabildin mi güzel kızım?" yanlarına doğru ilerledim ve erken uyanırsam oturabileyim diye boş bırakılan sandalyeye geçip oturdum. "Emin ol anne eğer uykumu alıyor olsaydım şu an burada değil yatağımda huzurla yatıyor olurdum." dedim ve kendi tabağıma bir simit koydum. Ardından konuşmaya devam ettim. "Bugün aynı hafta içinde gördüğüm üçüncü kabusumu gördüm." dedim bıkkınlıkla. Annemlere rüyalarımın içeriğinden bahsetmeyi reddediyordum. Çünkü kendileri böyle şeylerin gerçek anlamlar ifade ettiklerine her şeyden çok inanıyorlardı ve şu an hayatımda son istediğim şey huzurla uyuduğum yatağımda, gördüğüm bir rüyadan dolayı endişe duymaktı. "Eğer gördüğün rüyadan bize de bahsetseydin en azından ne gördüğün hakkında bir fikrin olurdu Defne'm." dedi annem inatçı bir şekilde.
Aslında ben onlara rüyalarımı çok fazla anlatırdım. Ne gördüğüm, rüyada ne giydiğim, ne yaptığım...Ama 2 sene önce annemle yaşadığım olaydan sonra bir daha onlara rüyalarımdan bahsetmemeye karar verdim. Sadece onlara da değil, kimseye.
2 sene önce yaşanan bu olay, geçen gecenin havasının aksine çok kasvetli bir gecede yaşanmıştı. O gün de dün geceki gibi nefes nefese kalmış ve terlemiş bir şekilde uyanmıştım. Gördüğüm rüyanın anlamsız şokunu atlatır atlatmaz annemin yanına koşmuştum. Babam o gece hatalı gelen bir kaç ürünün değiştirilmesi ile uğraştığı için şehir dışında kalmıştı. O yüzden annem tek başına uyuyordu. Annemin yanına ulaşır ulaşmaz gece lambasını yakıp bir anca önce uyanması için sessiz bir şekilde seslenip, hafifçe sarsmıştım. Kardeşim o gece biraz rahatsızlanıp yediklerini çıkarmıştı. Zaten zar zor uyuyabildiği için onu rahatsız etmek istememiştim. Bu sebeple sessiz olmaya özellikle dikkat etmiştim. Neyse ki annemin uykusu çok derin olmadığı için bir kaç kez anne diye tekrar etmemden sonra uyanmıştı. "Ne oldu tatlım, kötü bir rüya mı gördün yoksa?" diye sormuştu uykulu bir şekilde.
Annem kendini yatakta oturur hale getirirken ben de hemen yatağın diğer tarafından annemin yanına doğru çıkıp oturmuştum. "Evet anne, çok korktum. Bu seferki rüyam diğer gördüğüm rüyaların aksine gerçek gibiydi, sanki oradaydım ve hatta birisi benimle konuştu. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım." dedikten sonra annemin beni şefkatle dinleyen yüzü, rüyamda birisi ile konuştuğumu öğrenince kaskatı kesilmişti. "Nasıl seninle birileri konuştu?" dedikten sonra beni kendine doğru çekmişti. "Ne dediğini hatırlıyor musun kızım ya da kimin dediğini?" annemin bu korkmuş halini daha önce hiç görmemiştim. Annemi daha fazla meraklandırmadan hatırladığım kadar detaylı şekilde rüyamı anlatmaya başlamıştım:
Ahşap renklerin baskın olduğu bir kütüphanedeydim. Etrafımda hangi dil olduğunu anlayamadığım dillerde kitaplar vardı. Renk renk ve bir sürü farklı büyüklüklerde. Sonra karşımda bir ayna belirdi. Ya da belki de zaten oradaydı ama ben başlangıçta fark etmemiştim. Aynanın kenarları ahşap işlemeli ve bulunduğu ortamın eski görüntüsünün aksine oldukça temiz bir şekilde duruyordu. Aynaya biraz yaklaştıktan sonra kendime baktım. Hissettiğimin aksine oldukça yorgun ve çökmüş görünüyordum.
Aynada kendime bakarken arkamdaki gölgede sabit bit şekilde duran ve yüzü görünmeyen bir adamı fark ettim. Aniden onu görmemle panikledim ve hemen arkamı döndüm ama o çoktan onu gördüğüm yerden gitmişti. Sanki arkamdaymış gibi hissettiğim için aynanın bulunduğu tarafa doğru geri döndüm. Gözlerim yansımamı zaten bana bakarken bulunca önce aklımın bana bir oyun oynadığını ve kafayı yediğimi sandım. Bir anda başıma vuran ağrıyla vücudumun, bacaklarımın taşıyamayacağı kadar ağır geldiğini hissettim. Yavaşça yere doğru eğildikten sonra aynadaki yansımama tekrar baktım. Benim aksime ayakta duran yansımamın bakışları aniden bana döndü ve ifadesiz yüzü değişip korkutucu bir hâl aldı. Yansımam cama, oldukça zayıf elleriyle vurdu ve benim ses tonumun daha garip bir tınısıyla konuştu. "Senin yüzünden buradayım." dedi tiksintiyle ve aynı şeyi tekrar ederek aynayı kırmak istercesine cama vurmaya başladı, öyle delice vuruyordu ki korkudan bir süre yerimden hareket edemedim.
Aynadaki yansımam elleri kanayana kadar durmadı. O bir daha konuşmaya başlamadan önce ayağa kalkacak gücü bulup kaçmak için geri geri yürüdüğümde, arkamda duran birine çarptım. Refleks olarak hemen arkamı döndüm ve yüzünü göremediğim adamı tam olarak karşımda dururken görmemle olduğum yerde donup kaldım. Yüzünün olması gereken yer vücut derisiyle kaplıydı. Resmen dilimi yutmuştum. O halimle bir kaç kelime söylemeye çalıştım ama sesim çıkmıyordu. Endişeyle hızlıca geriye doğru adımlar atarak uzaklaşmaya çalıştım. İki titrek adımdan sonra arkamda olduğunu unuttuğum aynaya çarptım ve ayna, büyük bir şıngırtıyla gözümün önünde yere düşüp parçalandı. Onlarca parçaya bölünmüş aynadaki yansımama doğru baktım. Aynanın her bir parçası bana, benim farklı bir versiyonumu gösteriyordu. Aynı anda bir sürü şeyi algılamaya çalışırken kafam bulandı ve ağrıyan başım daha çok zonklamaya başladı. Tüm kırılan parçalara dikkatle bakabilmek için vakit bulamadım. Çünkü arkamda hala varlığını hissedebildiğim bir yaratık duruyordu. Aceleyle kırılan aynadan bir parçayı elime aldım ve kendimi savunabileceğimi gösterecek kadar hırçın bir şekilde yüzsüz adama doğru döndüm. Ama onun olduğu yerde şimdi kimse durmuyordu.
Delirmiş gibi sağa sola doğru bakındım ve fark etmeden elimdeki camı o kadar çok sıkmıştım ki elimde bir sıcaklık hissettim. Elime doğru baktım ve sağ elimde kırmızı yerine siyah renginde bir kan damlasının yavaşça yere düşüşünü görmemle duraksadım. Camı korkuyla hemen yere fırlatarak elimi, sağlam olan sol elimin içine aldım. Acıyan elim sızlarken artık her şeyi boş verip çıkış yolu bulmak için etrafa bakınmaya başladım. Ağlamamak için zor duruyordum. Etrafı aydınlatan titrek loş ışıktan dolayı gözlerim yanmaya ve sulanmaya başlamıştı. Gördüklerime ve yaşadıklarıma inanamıyordum. Kafayı yememe ramak kalmışken o anda nereden geldiği hakkında hiçbir fikrimin olmadığı bir ses, boş olduğuna emin olduğum kütüphanede yankılandı: "Haddin olmayan şeylere burnunu sokarsan en sonunda delirirsin, ya da delirtilirsin." ben kafamı sesin sahibini aramak için yukarı çevirdiğim anda ayaklarımın yer ile teması kesildi ve kendimi boşlukta süzülürken buldum.
Daha sonra uyanmıştım işte. Hatırladığım kasvetli detaylar ve adamın daha önce hiç rastlamadığım korkunç sesini anımsadığımda ürpermiştim. Ses sanki hala kafamın içinde yankılanıyordu. Koluma baktığımdaysa tüylerim diken diken olmuştu ve elimin acısını hatırlayınca tekrar içim sızlamıştı. "Bütün bunlar ne anlama geliyor anne?" bütün yaşadıklarımı ve gördüklerimi sindirmek ister bir ifadeyle anneme bakmıştım. Annem şimdi korkmuştan çok, üzgün görünüyordu. "Seni uzak tutabilirim sanmıştım." demişti burukça. "Ne demeye çalışıyorsun anne?" diye sormuştum merakla. "Önemli bir şey olduğu yok tatlım. Her zamanki gibi ben rüyaların anlamlarını abartmayı fazla seviyorum." dedi ve bana gülümseyebildiği kadar içten bir gülümse sunmuştu.
Daha fazla konuşmama izin vermeyerek gece lambasını kapatmış ve kalın yorganı üstümüze doğru çekmişti. Hala ona doğru baktığımı görünce bana tekrar artık uyumam gerektiğini söylemişti. İstemeye istemeye annemin yanına uzanıp sırtımı anneme doğru dönmüştüm. Kafamdaki cevapsız soruları uzaklaştırmaya çalışıp, rüzgarın uğuldayan sesine kulak verdikten sonra güç bela uykuya dalmayı başarmıştım.
Ertesi gün uyandığımda annem beni kahvaltıdan sonra salonda konuşmaya çağırmıştı. Ardından bana artık evde eğitim göreceğimi ve bir kaç yeni dil öğrenmem için öğretmen tutacağından bahsetmişti. Annemin bir anda ani kararlar vermesine alışkındım. Ama bu kadarını beklemediğim için uzun bir süre anneme soğuk yapmıştım. Bana bunların babamın işiyle ilgisi olduğunu söylemişti. Yine de bir daha böyle bir şey yaşamamak için o günden sonra anneme gördüğüm rüyalardan bahsetmemeyi kafama koymuştum.
Annemin inatla anlat deyişine karşılık olarak gülümseyip kendime çay koymak için kalktım. Kahvaltının devamı normal ve sessiz bir şekilde devam etti. Benim anlatacağım herhangi bir şey yoktu. Zaten şu sıralar dışarı çıkmadığım için bahsedebileceğim bir konu birikmemişti. Ama babam ve kardeşim Gaye, özellikle bugün çok konuşkanlardı. Gaye, babamdan sonunda bir tüccar olarak yapması gereken işlere, yardım edebilmek için izin almıştı. Bu yüzden tabağındakileri yiyebildiği kadar hızlı yemeye ve konuşabildiği kadar çok konuşup heyecanını bize de aktarmaya çalışıyordu. Babam ise onun bu haline gülüp söylediklerine karşı yorumda bulunuyordu.
Babam işinde popüler olan ve ülke ülke gezip hatta bazen bizi de yanında götüren çok başarılı bir tüccardır. İşi gereği de zamanla bir sürü dil öğrendi ve her boş vaktinde bizimde öğrenmemiz için büyük bir çaba harcıyordu.
Gaye ise henüz 14 yaşına yeni bastı ve babamın mesleğine karşı çok meraklıydı. Gelecekte babam gibi ülke ülke dolaşıp ticaret yapmak istediğini babamı evde boş bulduğu her vakit söylüyordu. Kısaca bu evde benim tüccarlık mesleğine karşı olan ilgisizliğimi Gaye, hayli hayli kapatıyordu.
Gaye ile aramdaki ilişki gerçekten ikimiz için de çok özel. Çünkü küçük bir kız kardeşiniz olduğu zaman genelde sırlarınızı, zevklerinizi ve fikirlerinizi en çok onunla paylaşırsınız, hatta kim bilir belki de ailenizden en çok ona güveniyorsunuzdur. Küçüklüğünden beri evimize ve bana kattığı neşesi asla eksik olmadı. Bu yüzden neşesinin asla sönmemesi için nerede olursam olayım elimden ne geliyorsa yapacağıma dair kendime bir söz vermiştim. Ama benim okumak için yurt dışına gidiyor olacağım haberi ikimizi de gerçekten çok üzmüştü. Benim sonunda gerçek bir okula gideceğim için çok sevinsek de, ikimizde birbirimizi deli gibi özleyecektik. Bu sebeple bol bol mesajlaşıp konuşacağımıza dair birbirimize söz vermiştik.
Bu evde, okulum yazın tatil olana kadar yaptığım son kahvaltımı bitirdikten sonra valizimi hazırlamak için odama doğru çıktım. Gardırobumun içindeki en yenisinden eskisine kadar olan tüm eşyalarımın arasından, en çok kullandığım ve gelecekte kullanabilme potansiyeline sahip olduğunu gördüğüm giysileri seçip, valizin içine düzenli bir şekilde yerleştirdim.
Gerekli her şeyi yanıma aldığıma emin olduktan sonra odamla uzun süre görüşemeyeceğim için son kez etrafa göz gezdirdim. Bu yatakta gördüğüm kabuslar hariç odamda vakit geçirmeyi özleyecektim. Ben odamla vedalaşırken kapımın melodik şekilde tıklatılması ile kardeşim Gaye'nin geldiğini anladım. Bu kapıyı çalma stili onun geldiğini fark ettirme şekliydi.
"Girebilirsin" diye seslendikten sonra hemen kapıyı açtı ve içeri girdi. Beklemeden söze atladı "Çoktan veda konuşması yapmıştık ve gitme fikrinden dönmeyeceğini de biliyorum. Bu yüzden sana, baktıkça beni hatırlatacak bir hediye vermek istedim." dedikten sonra cebinden kenarları gümüş işlemeli, bazı yerlerinde küçük beyaz kuvars taşları bulunan, anahtar şeklinde bir kolye çıkarttı ve bana uzattı. Kolyeyi elime aldım ve sıkıca Gaye'ye sarıldım. "Senin gibi bir kardeşe sahip olduğum için çok mutluyum, taktığım ve baktığım her zaman seni hatırlayacağıma emin olabilirsin." dedim ve kolyeyi boynuma taktım. Gaye ile aramızda 3 yaş fark olduğu için birbirimizle vakit geçirmeyi seviyorduk ve benim liseye başlayışım, ikimizin uzun süre ayrı kalmasına sebep olacaktı. "Bende senin gibi bir kardeşe sahip olduğum için çok mutluyum. Ayrıca kolye sana çok yakıştı." dedi. Bende ona tekrar sarılıp yanağından makas aldım. Sonra valizimi yanıma alıp Gaye ile birlikte merdivenlerden aşağı indik ve bahçeye çıktık. Arabanın bagajına eşyalarımı ve valizimi yerleştirdim. Herkes bindikten sonra havaalanına doğru yola çıktık.
1 saat süren yolculuğun sonunda havaalanına vardık. Valizimi görevliye teslim ettim ve ardından annemlerle birlikte uçağa binme saatimin gelmesini beklerken konuşmaya başladık. " Defne'm biliyorsun ki bir telefon uzağındayız. Saat kaç olursa olsun ara bizi. İlk defa bu kadar uzak kalacağız seninle güzel kızım. Suratını ekşitme bak, endişelenmemiz çok doğal. Sen bizim ilk göz ağrımızsın." dedi ve gözleri doldu. "Ya annem ağlama sakın. Okumaya gidiyorum ben bu kadar duygusallığa gerek yok." dedim ve annemin elini tuttum.
Annem bana bu duygusal konuşmayı yaparken babam, havaalanındaki marketten su alıp gelmişti ve yanımıza oturdu. " Benim küçük kızım ne kadar çabuk büyüdün öyle. Sakın yalnız hissetme tamam mı? Biz hep yanındayız ve bir telefon uzağındayız." dedi. "Biliyorum babacım annemde aynısını söyledi." dedikten sonra tuvalete gitmiş olan Gaye koşturarak yanımıza geldi. "Tuvalette o kadar çok sıra vardı ki, sen okuluna gidip dönene kadar anca çıkarım diye düşünmüştüm." dedi ve hepimiz güldük. Yaklaşık 5 dakika sonra uçağımın yakında kalkacağı anonsunu duyduk.
Ailemle tek tek sarılıp, son kez vedalaştıktan sonra uçağa binmeye gittim.
Ama,
Kim bilebilirdi ki bu uçağın beni hayatımın dönüm noktasına doğru götüreceğini.