⛧°。 ⋆༺♱༻⋆。 °⛧
Düşünsenize, sıradışı bir yeteneğiniz var. Ve bu yeteneğiniz, rüyanızda olan şeylerin gerçekte de az bir zaman sonra gerçekleştiği oluyor. Çok güzel bir armağan gibi gözüküyor, değil mi? Aslında öyle değil. Bu, "İnanamıyorum! Çok tatlı paketli bir çikolata!" diye aldığınız çikolatanın tadının iğrenç çıkması gibi bir durumla anlatılabilirdi.Annemin ölümünden sonra, ilk başlarda armağan olduğunu düşündüğüm bu kanlı cezayı kazandım. İlk başlarda bunun bir çeşit süper güç gibi olduğunu düşünüp mutlu olsam da, zamanla işler korkunçlaşmaya başladığında bunun benim için bir ceza olduğunu anladım.Düşünsenize, rüyanızda yakınınızın öldüğünü görüyorsunuz ve böyle bir yeteneğiniz olduğu için bu yıkıcı ölüm gerçekleşecek. Sizin yüzünüzden onun öldüğünü düşünürsünüz, değil mi? Vicdan azabı çekersiniz, bu yeteneğe sahip olduğunuz için lanetler sayarsınız, psikolojiniz bozulur, gerçek ile rüyayı ayırt edememeye başlarsınız. İşte ben bu hisleri iliklerime kadar bilip yaşadım. Elinizden bir şey gelmiyor ve o an rüyanızı kontrol edecek bir kafada olmuyorsunuz.Düşünmüyor da değildim: Neden bendim? Neden bir başkası değildi? Hatta şöyle sorayım: Neden bu yetenek bana, annemin ölümünden sonra bahşedildi? İşte bu soruyu, belki ucunda ölüm olsa bile cevaplayamazdım. Çünkü bilmiyordum.Annem, öldürülerek değil de intihar ederek ölmüştü ama polisler bunu cinayet olarak kapatmışlardı. Biz üzülmeyelim diye... Ama ben en baştan bunun bir intihar olduğunu biliyordum. Annemin son zamanlarında yaşadığı o gereksiz heyecan, acı, çaresizlik, gerginlik... Bunlardı bence intiharının sebepleri.Annem beni deli gibi meraklandırıyordu ama maalesef ben annemi her seferinde teselli edip sakinleştirmekten başka hiçbir halta yaramıyordum. Aklımı karman çorman ediyordu annemin garipliği. Koskoca bir düğümden başka değildi kafam. Artık o düğüm o kadar karmaşıklaşıp büyüdü ki, o düğüm yüzünden artık kendimi boğuluyor gibi hissediyordum.O düğümü çözmeye çalışırken sanki daha çok sıkılaştırıyordum. Bana bahşedilen bu cezadan, psikologlara bile gitsem kurtulamıyordum. Öyle bir şeydi bu lanet.Çölde bulduğum suyun bir serap olması kadar kırıcıydı bu durum.İlk gerçekleşen rüyamı çok iyi hatırlıyorum. İlk rüyam, pratisyen doktor olarak uzman doktor oluşumdu. İlk başta "Rüya." deyip iç çekmiştim ama o e-postayı alıp okuduğumda ne kadar da mutlu olmuştum... Pembe tozlardan, koyu bir pembe toza dönüşmüştü rüyalarım. Artık gördüğüm şeyler rüya bile değildi; bir kabustu.Sırf rüya görmemek için sabahladığım, marketten kutu kutu kahve alıp uyumamak ve enerjik olmak için bir günde beş kahve içtiğimi de hatırlıyorum. Çünkü biliyordum, ben ne zaman bir rüya görsem birine zarar gelecekti.Penceremi resmen tırmalayan yağmur damlaları akıp gidiyordu. Hilal vardı bugün havada. Hem de çok parlak ve güzel bir hilal. Yağmur bulutları bile hilalin parlaklığını gizleyemiyordu.Tatlı bir telaş vardı dışarıda. Dışarıdaki bir sürü araba, yollardaki suları sağa sola sıçratarak hızla geçiyorlardı. Kimisi bir yere yetişmeye çalışıyordu, kimisi de minik çocuklarına sarılmak, eşi ve çocuklarıyla güzel bir akşam yemeği için içinde huzur ve açlıkla evlerine gidiyorlardı. Ben de isterdim birlikte akşam yemeği yemeyi ama benim ailem yoktu ki... Hepsi şu gri bulutların arasında görünmeyen yıldızlar olmuşlardı.İkinci kahvenin son yudumlarını da içtikten sonra, metal kutuyu çöpe fırlattım. Evet, uyumak istemiyordum çünkü yine kötü bir rüya göreceğime emindim. Benim gördüklerim yüzünden insanların acı çekmesini istemiyordum; onların yerine ben acı çekiyordum.Göz kapaklarımla kendi aramda savaş veriyorduk bu son iki gündür. O diyordu ki "Uyu." Ben de ısrarla reddediyordum. Arada tam kapanacak gibi oluyordu ama son anda kendime gelip irkiliyordum. Gözümden uyku sel gibi akıyordu ama o rüyalar yüzünden haram oluyordu bana o sel.Yarın bizim ekibin oraya gidecektim. Annem hakkında çok önemli bir bilgi bulduğunu ısrarla savunan canım dostum, bir tanem Suna’m... Ben duştayken elli iki kez mesaj çekmesi, on iki kere de araması sonucu oraya gitmezsem beni doğduğuma pişman ederdi.Bizim ekip, polis arkadaşlarımdan; yani Suna, Atlas, Tuğrul ve Mavi’den oluşuyordu. Kendileriyle çocukluk arkadaşıydık ve aynı bir çete gibi gezerdik. Mahallenin bütün çocukları bizim beşliden korkardı. Çünkü Tuğrul, önüne geleni "ya Bilge'ye yada Suna’ya baktı" diye döverdi. Geçmişte herkesi döven birinin polis olması ayrı bir ironiydi zaten. Bu yüzden onunla hep dalga geçer, o da bana her "Bilge, lütfen sus. Hatırlatma." dediğinde kahkahalarla boğulurdum. Bana iyi gelenler sadece bu dörtlüydü. Mücevher değerindeydi onlar benim için. Onları rüyamda kötü bir durumda değil de mükemmel bir durumda görmek için her şeyimi verirdim.Göz kapaklarım, aramızda verdiğimiz o zorlu savaşı kazandıktan sonra yavaşça kapandığında, son gördüğüm; penceremden süzülen yağmur damlalarının arkasında, her zaman rüyamda gördüğüm o adamın simsiyah gözleriydi.