İçeriğe geç

Rüya Hırsızı

Bölüm 8 · 3 dk okuma

Rüya Hırsızı

Bölüm 8

Bölüm 8

Aynanın yüzeyi, normal bir camın soğukluğunu değil, sanki birinin ölü teninin ürpertisini taşıyordu. Parmaklarımı dokundurduğumda, görüntü bir su birikintisi gibi dalgalandı. Yaman arkamdaydı; varlığı, odadaki tüm oksijeni emen bir girdap gibiydi. Nefesinin sıcaklığı enseme vurduğunda, tenimin her bir gözenekleri isyan edercesine karıncalandı.

“Geri dönüşü yok, Lara,” dedi sesi, pürüzlü ve bir o kadar tehlikeli bir tınıyla. “O tarafa geçtiğinde, bildiğin hiçbir şeyin, özellikle de annenin o masum masallarının bir anlamı kalmayacak.”

Döndüm. Gözleri, zifiri karanlıkta bile parlayan bir yırtıcıyı andırıyordu. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, göğsümün hızla inip kalkışını fark etmemesi imkansızdı. Aramızdaki çekim, bir barut fıçısının yanında yakılan meşale gibiydi; her an patlamaya hazır, her an bizi yok etmeye ant içmiş.

“Neyi saklıyorsun, Yaman?” diye fısıldadım. “Annemin öldüğünü söyledin, sonra yalan olduğunu. Şimdi de bu aynanın ardında bir kurban var diyorsun. Benim kime karşı savaşmamı bekliyorsun? Sana mı, yoksa sana benzeyen o karanlık silüetlere mi?”

Yaman bir adım daha attı, aramızdaki boşluğu tamamen yok ederek. Elini belime koyduğunda, parmaklarının yarattığı basınç içimdeki tüm direnci kırdı. Beni kendine çekti; kalplerimizin ritmi birbirine çarptı. “Senin savaşın, aslında kendi gölgenle, Lara. Ben sadece o gölgeye giden yolu aydınlatan iblisim.”

Başını boynuma eğdi. Dudaklarının değdiği yer bir iz değil, bir mühür gibi yanıyordu. “Bana güvenme,” diye mırıldandı tenime. “Ama beni arzula. Çünkü bu, aynanın içinde hayatta kalmanın tek yolu.”

Ona tokat atmak ya da kendimi kollarına bırakmak arasında bir saniye geçti; ruhumun kararsızlığı bedenimdeki arzunun şiddetiyle çarpıştı. Aynaya doğru itti beni. Dünya bir anda tersine döndü. Kristal bir kırılma sesiyle boşluğa düştük.

Geçiş, ruhumun kabuklarından soyulması gibiydi. Karanlığın içinde, yerçekimi yoktu. Bir an sonra sert, buz gibi bir zemine çakıldık. Burası, evimdeki o şık çalışma odası değildi. Burası, çürümüş bir kütüphanenin, toz ve kadim korkuların sindiği bir mekândı. Etrafı saran sis, sanki nefes almamıza engel olmak ister gibi boğazımıza yapışıyordu.

Yaman hemen ayağa kalktı ve beni de kolumdan tutup sertçe çekti. Gözleri etrafı bir radar gibi tarıyordu. “Sessiz ol,” diye tısladı. “O burada.”

Karanlığın içinden, fısıltı gibi gelen bir çığlık yükseldi. Bu ses… annemin sesiydi. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. “Anne?” diye haykırdım, sesim yankılanarak odanın tavanında kayboldu.

“O senin annen değil, Lara,” dedi Yaman, sesi bu kez daha yumuşaktı ama gözlerindeki ifade soğuktu. “O, buradaki ilk hatıranın yankısı.”

Yavaşça kütüphanenin derinliklerine doğru ilerledik. Her adımda zemin altında çatırdıyordu. Bir rafın arkasından gelen loş ışığı fark ettiğimde durdum. Yaman beni durdurmak istedi ama artık çok geç kalmıştı. Işığın düştüğü noktada, eski, antika bir sandalyenin üzerinde bir silüet oturuyordu. Bir kadın… Yüzü, bir tülün arkasındaymış gibi seçilmiyordu ama duruşu, o karakteristik hüzünlü tavrı, tam olarak anneme aitti.

Tam o anda, Yaman elini cebine attı. Parmaklarının ucunda, gümüş bir anahtar parıldıyordu. Bu, daha önce hiç görmediğim, üzerinde tuhaf, anlaşılmaz rünlerin kazılı olduğu bir anahtardı. Onu bana doğru uzattı, ancak gözleri kadındaydı.

“Bu anahtar,” dedi, sesi korkuyla karışık bir hayranlık içeriyordu, “zamanı durdurabilecek tek şey. Ama onu kullanırsan, annenin gerçek yüzüyle sonsuza dek yüzleşmek zorunda kalacaksın. Seçim senin, Lara. Onu kurtarmak mı istiyorsun, yoksa sadece… gerçeği mi?”

Kadın başını kaldırdı. Tülün altından sızan gözleri, tamamen siyah, dipsiz iki kuyu gibiydi. Annem değildi. Ama bana bakan o gözlerde, çocukluğumdan beri taşıdığım tüm o karanlık anıların kökleri vardı. Yaman’ın elindeki anahtar titredi. Kadın, ince ve uzun parmaklarını bana doğru uzattı.

“Lara,” dedi kadın, sesi binlerce farklı ağızdan geliyormuş gibi yankılanarak. “Yaman sana söylemedi… bu aynaya ilk giren kişi senin annen değildi. Sen, bu aynanın zaten içindeydin.”

Donup kaldım. Yaman’a baktım, o ise sadece gözlerini kaçırdı. Çenesi seğiriyordu. Geriye doğru bir adım attım, ama arkamda artık sadece karanlık vardı.

“Yaman, bu ne demek?” dedim, sesim titreyerek.

Yaman, gümüş anahtarı havaya kaldırdı ve kütüphanenin zeminine doğru sertçe sapladı. Yer sarsılmaya, kitaplar raflardan dökülmeye başladı. Duvarlar adeta kanıyor gibi kırmızı bir sıvıyla kaplanıyordu. Yaman bana doğru bir hamle yaptı, belimden tuttu ve beni kendisine çekti. “Artık kaçamazsın,” diye fısıldadı, dudakları neredeyse benimkilerle birleşirken. “Kurban sensin, ben ise cellat. Ve bu anahtar, sadece ikimizi birbirimize kilitlemek için var.”

Tam o sırada, annemin silüeti ayağa kalktı ve odadaki tüm ışıkları bir anda emdi. Karanlıkta, yalnızca Yaman’ın gözlerindeki o tehlikeli parıltıyı ve boğazıma dayanan soğuk metalin hissini duyabiliyordum. O anahtarın sadece kapıları açmadığını, aslında bir kelepçe olduğunu anladığımda artık çok geçti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.