İçeriğe geç

Rüya Gibi Ölüm

Bölüm 7 · 30 dk okuma

Rüya Gibi Ölüm

Bölüm 7

Sessiz Söğüt

1.Bölüm: Bir böcek

~Kafamın içinde ya da dışında emin değilim~

"Anlamıyorsunuz "

"Neyi anlamıyoruz? İyi değilsin işte. Bu halin hiç iyi değil."

Sandalyemde geriye doğru yaslanıp kollarımı birbirine kavuşturdum.

"Ben gayet iyiyim."

"Bir psikoloğa gitmen lazım."

Net bir şekilde tekrardan reddettim.

"İstemiyorum."

Konu yine ben ve garip iddialarıma gelmişti. Gördüğüm şeylerin gerçek olmadığını, onların aklımın bir oyunu olduğu konusunda ısrarcıydılar. Bana inanmıyorlardı. Aklımdan şüphe ediyorlardı! Ama emindim. Onlar sadece görüntü olamayacak kadar gerçekçiydi. Hissediyordum onları.

Önümdeki yarısı duran kahve kendi kendine karışmaya başladı. Baloncuklar çıkıyordu üstüne. Bunu görünce ayağa fırladım. Arkadaşlarıma kahveyi işaret ederek:

"Görmüyor musunuz? Kahveden baloncuklar çıkıyor!"

Anne babasına bir şeyleri ispatlamaya çalışan çocuk gibi heyecanla söylemiştim bunu. Bir kaçı ayağa kalkmaya zahmet edip kahveye doğru eğildi. Kafalarını kaldırıp bana baktıklarında gözlerinde sadece bana karşı bir acıma vardı. Kahveye tekrar baktığımda normal bir hâle gelmişti. Pislik. Bilerek yapıyordu bunu. Hayal kırıklığıyla sandalyeme yığıldım. Diğerleri de iğrenir gibi baktı bana. Bir böcekten farkım yoktu onların gözünde. Yine o korkunç kahkahayı duydum ama etrafımda ki kimse gülmedi. Ayaklarım yine gıdıklanmaya başlamıştı. Yer sanki sıvılaşmış gibi yerinde durmuyordu. Gitsem iyi olacaktı. Yoksa bu insanlar sözlerimden korkup ayakkabılarının ucuyla beni ezecek gibi görünüyordu. Arkadaşım falan yoktu benim. Olmuş olsa da artık yoktu. Gereği de yoktu. İstemiyordum artık kimseyi etrafımda. Daha fazla dayanamayıp sandalyeyi ittirerek ayağa kalktım. Rengi kahverengiden koyu yeşile dönmüş olan buz gibi kahvemi kafaya dikip hızla uzaklaştım onlardan. Normalde kafeye bir kere bile gitmişliğim yoktur. Nereden estirdiysem… Kalabalık… Samimiyetsiz yüzler… A evet kafe! Doğru… Çıkmam lazım buradan. Kapı nerede? Ah görüşüm… Yapma bunu bana. Uzaklaşmam lazım buradan sonra istediğin kadar seninim. Yeter ki şuan rahat bırak beni. İç içe geçmiş masalara arada çarparak gördüğüm kapı benzeri şeye ilerlemeyi sürdürdüm. Masalara çarptıkça insanlar bana bir bakış atıyor sonra sohbetlerine geri dönüyordu. Bense ne kadar utansam da özür bile dileyemeye dilim dönmüyordu. Belki de utandığımdan dileyemiyordum. Bu insanların umrunda değildi benim umrumda olduğu kadar. Kafenin kapısından tam çıkarken bir anda yer ayağımın altından kaydı. Hafif düzelmiş olan görüşüm tekrardan bulanıklaşmıştı. Dünya etrafımda hızlıca dönüyordu. Birisi kolumdan tutup kaldırana kadar yere düştüğümün farkında bile değildim.

"İyi misin?"

Siyah düz saçları, dikdörtgen gözlük çerçeveleri olan bir adam eğilip cevap vermemi istercesine suratıma bakıyordu. Lanet olsun iyi gibi görünen bir halim var mıydı sence? İnsanlar ve şu gereksiz soruları... Beni bitiriyor.

"Su ister misin?"

"Doktora ihtiyacın var mı?"

Gibi artarda gelen saçma soruları geçiştirerek ayağa zar zor kalktım. Hayatımda beni her zaman görmezden gelen insanların, böyle zamanlarda da benden uzak durmasını tercih ediyordum.

Yalpalayarak yürümeye devam ettim. İnsanlara değmemeye çalışarak yürüyordum ama bu insanların umurunda bile değildi. O zaman ben neden umursayayım ki? İnsan böyle böyle uzaklaşıyordu işte benliğinden. Her kendi davranışından verdiği taviz insanı daha da yabancılaştırıyordu kendine. En sonunda bir bakmışsın ortada sen kalmamışsın! Dudaklarımdan kaçan istemsiz bir kahkahayla hızlı hızlı yürümeye devam ettim. Her ne kadar onlardan iğrensem de bana yol vermeyenlere çarpa çarpa ilerlemeye başladım. İnsanlara karşı nefretim katlanmıştı. Her birini o kadar çok öldürmek istiyordum ki!.. Ama ne yazıktır ki kafamda sınırlı kalacaktı bu katliam.

Havada güneş vardı ama benim içim bulutluydu. Kendimi rahat hissetmiyordum. Güneşli havalarda insanlar nasıl mutlu olabiliyorlardı? Yağmur o kadar güzelken onu nasıl sevmiyorlardı?

Koşar adımlarla ilerliyordum. Bir süre sonra farkında olmadan koşmaya başlamıştım. En yakın zamanda bu garip varlıklardan uzaklaşmalıydım. Güvenli kaleme gitmeliydim acilen. Yine başım dönmeye başladı ama eve az kalmıştı. Biraz daha dayanmalıydım. Binamın önüne gelince sendeleyerek durdum. Kapıya omuz atarak açtım. Biraz canım acımıştı ama önemsememeyi tercih ettim. Bu acıya artık alışmıştım. Asansörü es geçip merdivenlerden çıkmaya başladım. Bir kaç basamak atlayarak çıkıyordum. 3. kata geldiğimde nefes nefese kalmıştım. Normalde bu kadar erken yorulmazdım ama koşmak beni baya etkilemişti. Biraz duraksadım. Görüntüler yine iç içe girmeye başlamıştı. Sadece yatağıma gitmek istiyorum! Nefeslerimi biraz olsun düzenlemeyi başardığımda tekrar harekete geçtim. Son basamakları çıkarken artık iyice yavaşlamıştım. Demir trabzanlara dayanarak kendimi yukarı çekmeye çalışıyordum. Her an yere yığılabilecek kadar halsiz kalmıştım. Pek de yalan olduğu söylenemezdi. Geçen her dakika bacaklarımın isyanına yaklaşıyor gibi hissediyordum. Son basamağa basmaya kalktığımda ayağım boşa geldi. Anlık düşüyor gibi hissedip demirlere tutundum. Tutunmasam arkaya doğru yuvarlanacaktım. Önümde bir basamak daha var sanıp bastığım için olmuştu bu sarsıntı. Dairemin kapısının önüne vardığımda bacaklarım titriyordu artık. Ceplerimi karıştırıp anahtarlara ulaştığımda bir kapı sesi duydum. Korkuya kapılıp anahtarları yere düşürdüm. Bina boşluğunda anahtarın düşme sesi yankılandı. Arkamı dönüp saçma bir şekilde beni korkutan sesin kaynağına baktığımda karşı komşum olan yaşlı adamı gördüm. Beni görünce önce beni süzdü - kesinlikle berbat halde gözüktüğüme eminim- sonra hafifçe gülümseyip

" İyi günler Mortala. Hava bugün çok güzel değil mi sence de?"

Sersemce, yarım yamalak gülümseyip

"Kesinlikle mükemmel Bay Faux."

"Güneş insanın içini ısıtıyor bu sonbahar havasında. Dışarı çıkıp hava almak lazım."

Hafif sendeleyen sakin adımlarını atarak asansörün önünde durdu. Kolunu yavaşça kaldırıp nazik bir şekilde düğmeye bastı.

"Size iyi dolaşmalar. Ben biraz dinleneceğim sanırım. Yorucu bir hafta geçirdim."

"Sen de haklısın yavrum. Okumak kolay değil."

Bakışlarını yere indirdi. Asansörün geldiğini haber eden sesi duyunca kafasını aşağı yukarı sallayarak asansör kabinine doğru ilerledi. Ben de önüme döndüm. Anahtarı almak için yere eğildiğimde anahtarı göremedim. Bir anda telaşa kapıldım. Nereye gitmişti bu anahtar?! Etrafımda daireler çizerek gözlerimi yerde gezdirdim. Yoktu. Biraz daha bakındım. İleri geri bir kaç adım attım ama hâlâ gözükmüyordu. Refleks olarak ellerimi üstümde gezdirdim. Sağ cebimi ellediğim anda anahtarların şıngırtısını duydum. O nasıl?.. Yere düşmemiş miydi? Ya da boşver. Ne önemi var. Bir türlü anlamlandıramıyordum zaten bu olanları. Belki de gerçekten delirmiştim. Ne fark eder?

2.Bölüm: Geç gelen ya da hiç gelmeyen

~ Bulutlar mutluluktan da ağlayamaz mı?~

Eve girince çantamı bir kenara fırlatıp kendimi sabah kalktığımda ki halde olan yatağa attım. Yatağın kenarına yığılmış battaniyeyi üstüme çektim. Kafamı bile içine sokmuştum. Uyumak istiyordum. Uyuyunca gördüğüm rüyalar hayatımdan daha eğlenceliydi. Onları hayatıma tercih ederdim. Çok fazla rüya görüyordum. Bazen o kadar çok oluyorlardı ki gerçeklik algımı yitiriyordum. Aklıma gelen görüntülerin gerçek hayattan mı yoksa rüyadan mı olduğu konusunda kafam karışıyordu.

Yatağımdan çıkıp insanların arasına girme düşüncesi bile çok mide bulandırıcı. Onu yapmaksa... Zaten. Dışarıda kendimi güvende hissetmiyordum. İçerideki hava ağırlaşınca kafamı battaniyenin altından çıkardım. Yağmur damlalarının pencereme çarptığını görünce içimi bir mutluluk kapladı. Hava kararmaya başlamıştı. Yavaşça doğrulup battaniyenin üstümden kaymasını izledim. Ayaklarımı yataktan çıkardım. Yataktan destek alarak kalktım ve penceremin pervazına yaslandım. Aşağıda insanlar yağmurdan kaçmak için koşuşturuyor, birer fare gibi bir yerlere saklanıyordu. İki yüzlüler. Yer yüzünde ki görüntü sevimsiz geldiği için bakışlarımı gökyüzüne çektim. Bulutlar ilerliyor, arkalarında gözyaşlarını bırakıyorlardı. Bu şehirden, insanlardan hem uzaklaşmak istiyor hem de terk etmeye kıyamıyor gibiydiler. Yoksa gitmek istemiyor muydular? Seviyorlar mıydı yoksa işlevlerini kendilerinin bile unuttuğu bu garip canlıları? O yüzden miydi bu hüzün? Ya da mutluluk gözyaşları mıydı bu yağmur? Kaçtıkları için bu şehirden. İnsan sadece üzülünce ağlamazdı. Mutluluktan da ağlayabilirdi. Ama insanlar bunu kabul etmiyordu.

Gözlerim bir anda gördüğü ışıkla parladı. Ardından gelen ses tüm sokaklarda yankılandı. Bir tane daha şimşek gelmesini bekledim. Gelmedi. Vazgeçip yatağıma döndüm. Battaniye mi benle beraber sürükleyerek yattım. Gökyüzüne kırılmış gibi arkamı duvara döndüm. Kafamı tam koyduğum anda oda bir kaç saniyeliğine aydınlandı. Sonra ışık geri çekti ellerini duvarlardan. Kafamı çevirip tekrar camdan gökyüzüne baktım ve... İşte beklediğim o ses...Bu sefer korkutucu bir ses yankılandı duvarlarda. - korkutucu olup olmadığı tartışılırdı. - Ses her zaman geç geliyordu. Işıktan önce gelse bir kere de ne olurdu ki? Haber mi veriyordu geleceğini önceden. İlk o gelse korkardı yeryüzü ama ışığı görünce hazırlanıyordu herkes sesin de gelmesine. Peki bir gün gelmese ne olurdu? Hep gelir miydi beklenen? İnsanlar önce şaşırır ama sonra alışırdı onun da gelmemesine. Aşağılık insanoğlu neye alışmıyor ki!

Gözlerim gökyüzünü izlemeye devam etmek istiyordu ama göz kapaklarım buna izin vermiyordu. Yavaş yavaş ağırlaştılar. Taşıyamaz oldum ve aniden sonsuz karanlığa gömüldüm.

3. Bölüm: Kabus

The passage - Trees of eternity ~Hayat mı bir kabustu yoksa gerçekliğine kandıkların mı?~

Gölgelerle ışıklar beraber oyun oynuyordu. Güneş ağaçların dalları arasından sıyrılıp tenime çarpıyordu. Sararmış yapraklar ayağımın altında eziliyordu. Etrafta benim çıtırtılarım dışında pek bir ses yoktu. Bir kayın ağacının dalına tam tutunduğum sırada bir uğur böceği elimin üstüne kondu. Elimi yüzüme yaklaştırıp böceğe baktım. Oradan oraya kıpırdayıp duruyordu. Elimi güneşe doğru uzattığım anda yarı saydam kanatlarını kırmızı maskesinin altından çıkarıp ışığın kaynağına doğru uçtu. Çınar ağaçlarının arasından kayboldu. Tekrar yürümeye başladığım sırada gözümün kenarıyla gölgelerin arasından bir şeyin geçtiğini gördüm. Duraksadım. Anlık tepki olarak kafamı hızlıca o tarafa çevirdim. Sallanan yaprakların kıpırtısı dışında bir şey yoktu. Bir yaprak dalından kopup yere düşerken tekrar bir şeyin geçtiğini gördüm. Dönüp baktığımda yine bir şey yoktu. Kendi çevremde hızlıca dönüp etrafa bakındım. Rüzgar da esmeye başlamıştı. Yapraklar hışırdamaya, ağaçlarını terk etmeye başlamıştı. Tam bir şey göremiyorum diye düşünürken biri sağımdan biri solumdan iki karartı geçmişti. İkisine de yetişemedim. Bir türlü gözlerim yakalayamıyordu. Korkudan bacaklarımın titrediğini hissediyordum. Hareket yeteneğim kitlenmişti. Bacaklarım hareket etmeyi reddediyordu yine. Aptal parçalar bana uysanıza! Siz benim bacaklarımsınız. Beni dinleyin. Arkamdan gelen yaprak hışırtılarıyla irkildim. Rüzgar durdu. Yerlerde uçuşan yapraklar sakinleşti. Arkama döndüğümde hiçbir şey göremedim ama dikkatli baktığımda yerdeki yapraklar sanki biri yürüyormuş gibi hareket ettiğini fark ettim. Yapraklar ezildikçe çıtırdıyor, yaklaşıyordu. Hem ne olacağını merak ediyor hem de uzaklaşmak istiyordum. Ne de olsa ölsem bile bir şey olmazdı. Durmak aptalcaydı ama ben de aptalın tekiydim. Kediyi merak yer. Belki de kedi kabusu sonlandırmak istiyordu. Bilemem.

Hışırtılar önümde durdu. Karnıma bir şey saplandığını hissettim. Bir kaç saniye sonra keskin bir acı bedenimi sardı. Ellerimi karnıma götürdüğümde sıcak bir şey ellerime bulaştı. Telaşla bakışlarımı aşağı indirdim. Parmaklarım kemikten kabzayı kavradı. Tam o anda anımda sıcak bir dokunuş hissettim. Sanki rüzgar öpmüştü beni. Bıçağı ani bir hareketle bedenimden ayırdım. Beyaz olan kabza artık kırmızıydı. Bu hareketim yanlıştı biliyorum ama çabucak sona ulaşmak istiyordum. Boşalan kanı umursamadan koşmaya başladım. Sedir ağaçlarının çevrelediği bir açıklığa ulaştığımda adımlarım yavaşladı. Başım dönüyordu. Biri arkamdan ittirmiş gibi yere yığıldım. Çimenler kanımla kırmızıya boyanmıştı. Yüz üstü yerde yatıyordum. Göz kapaklarım istemsizce kapanıyordu. Hiçbir yerim beni dinlemiyordu. Hafif esen rüzgar beni esir alıyordu. Gözlerim aniden açıldı. Yumuşak çimenler yok olmuştu. Yerine bir hiç vardı. Bembeyazdı her yer. Zorlanarak ayağa kalktım. Ayağa kalkmaya zorlandım. Beyaz bir hiçliğin ortasındaydım. Etraf boştu. Kulağıma bir telefon sesi çalınıyordu. Etrafımda ki sedir ağaçlarını zar zor hâlâ görüyordum. Birden sedir ağaçları insanlara dönüştü. Hepsinin kafasının yerine bulunan kırmızı telefonları titriyordu. Bir yandan da küçümseyici bir şekilde alkışlıyordu her biri. Tam karşımdaki adamlar kenara çekildi. Uzun bir yol oluştu. Nedensizce yola çekildim. Yürürken kenarda ki telefon kafalar da garip bir uyumla beni alkışlıyordu. Yolun sonuna vardığımda kırmızı bir telefon çalıyordu. Rakam çarkı delice dönüyordu. Kanlı elimle telefona uzandım. Kulağıma götürdüm. Kıvrımlı kablosundan aşağı kanlar süzülüyordu. Tereddütle telefona fısıldadım.

"Alo"

O aşağılayıcı kahkaha önce telefondan duyuldu ardından tüm etrafımı sardı. Telefon elimden kaydı. Yer de aynen öyle. Düşmeye başladım. Uçurumdan aşağı düşüyor gibiydim ama aslında etrafta bir şey değişmiyordu sadece düşüyormuş gibi hissettim ve yere çakıldım.

Ter içinde yatağımdan fırladım. Çarşafı sıkıca kavradığımı fark ettim ama telefon sesi susmuş değildi. Kafamı sağ tarafıma çevirip baktığımda tezgahın üstünde duran telefonun çaldığını gördüm. Hava daha yeni aydınlanıyordu. Bu saatte kim arardı ki? Rüyamda ki tereddütle yatağımdan ayrıldım. Titreyen telefonu açtım.

" Alo."

"Alo, kızım."

"B-baba?"

"Biliyorum biraz erken ama uyanmışsındır diye düşünmüştüm ders için. Nasılsın?"

Bugün dersim öğleden sonraydı.

"Ben iyiyim de noldu baba bir şey mi oldu? Belli uyumamışsın. Neden aradın?"

"Kızım, şey oldu... Olmuş... Nasıl desem bilmiyorum."

"Ne oldu baba söylesene.”

"Bizim dükkan yanmış…"

Babamın sesinde olayı daha kavrayamamış dalgınlığı vardı. Ne yapacağını bilmiyordu belliki.

" Nasıl oldu bu?"

"Kundaklama gibi görünüyor polisler soruşturma başlattı."

"Kim kundaklasın ki bizim dükkanı? Kendi halinde küçük bir esnafsın sen."

"Bilmiyorum. Tek geçim kaynağımız orasıydı. Yeni bir iş bulana kadar idare etmeye çalışacağım. O yüzden sana bir süre para gönderemeyeceğim. Senden isteğim: Kendine bir iş bulup ihtiyaçlarını kendin gidermen. Annen zaten istemiyordu para göndermemi sana, biliyorsun. Elim kolum bağlı ne olur beni anla kızım.''

"Annen deme bana. Annem olsaydı yanımda olurdu. Böyle yapmazdı.''

Derin bir nefes alma sesi geldi karşıdan.

"Böyle yapma ama. Biliyorum aranız kötü, kırgınsın ona. Onunda geri adım atmaya niyeti yok gibi ama o senin annen."

"Baba bunları dinlemek istemiyorum. Ben bir iş bulmaya çalışacağım tamam mı? Lütfen. Kendine iyi bak."

"Kızım... Tamam. Derslerine devam et. Seni seviyorum."

"Ben de seni seviyorum baba."

Telefonu kapattım. Yatağıma yavaşça oturdum. Penceremden süzülen güneş yüzüme çarpıyordu. Kendi işim ha? Çalışacağım? Bu insanların arasında?! Çıldırmamak elde değil. Ne iş yapacağım ki? Kasiyer? Fazla insan içinde. Garson? O hiç olmaz hem insanlı hem de çok sakarım. Haftamı bitiremeden tabak kalmaz dükkanda. Boş insanların gereksiz isteklerini çekemem ama mecbur kalırsam yapacak bir şey yok. İnsanlı falan da olsa çekeceğim yoksa okumak hayal olur. Evin kira gününe daha vardı ama geldiğinde neyle, hangi parayla ödeyecektim? Biraz biriktirmiş olduğum para beni en fazla bir kaç ay idare ederdi. Kira çok yüksek değildi neyse ki. Ev sahibi anlayışlı bir adamdı. Bir ihtiyacım olduğunda çekinmememi falan söyleyerek anahtarı teslim etmişti. Zaten küçük bir stüdyo dairede kalıyordum. Bana yetiyordu. Misafirim olmadığı için sorunda olmuyordu bu dağınıklık. Dağınık denilemezdi... Yani bana göre. Kirli değildi sadece etraf dışarıdan bakan biri için yerli yerinde değildi ama ben aradığımı rahatça bulabiliyordum. Yetmez mi? Başkası düzgün bulsa ne olur.

Tekrar ayağa kalkıp küçük banyoma gittim. Elimi yüzümü yıkayarak ayılmaya çalıştım. Yüzüme vurduğum suların bir kısmı aynaya sıçradı. Süzülen suları umursamadan aynadan yansıyan halime baktım. Saçlarım karışmış, aşırı yorgun duruyordum. Sanki hiç uyumamışım gibi. Saçlarımı ellerimle düzeltip topladım. Kısa olan saçlarımın birazı tokadan kurtulurken birazı da arkada küçük bir kuyruk oluşturdu. Serbest kalan saçlarım önde perçem gibi duruyordu ama yine de uzunlukları her zaman örülü olan küçük saç tutamımı geçememişti. O örgüyü sökmezdim. Yüzümle tam sol kulağımı ayıran yerden geçiyordu. Azıcık bir farkla diğer saçlarımdan uzundu. Aykırı duruyordu.

Banyodan çıkıp mutfak kısmına doğru ilerledim. Mutfakla odanın diğer kısmını yarım bir tezgah ayırıyordu. Bu tezgahı çok seviyordum. Musluk ortasındaydı. Uç kısmında iki sandalye vardı. Biri mutfak tarafında biri tezgahın başındaydı. Yemeğimi çoğunlukla orada yerdim. Duvar kısmına doğru ise eşyalar vardı. Kırmızı telefonum, bir kaç kitap, çiçeklerim ve kaktüslerim ayrıca ayrıca radyo. A evet radyo! Biraz bir şeyler dinlemek iyi olabilir. Uzanıp radyoyu açtım. Bir kaç programı geçtikten sonra sohbet eden bir kadınla adamın frekansında durdum. Kurbağalar hakkında konuşuyorlardı. Ne kadar da ilgi çekici bir konu. - yani en azından benim için - Radyoyu rahat bırakıp buzdolabına yöneldim. Ah lanet olsun. Pek bir şey kalmamış dolapta. En nefret ettiğim. Alışverişe çıkmam lazım. Dersten sonra bakarım. Çok bir şey almasam iyi olur. Bir iş bulana kadar parayı idareli kullanmak lazım. Bir yumurta kırsam iyi olur. Uyku sersemi açlığı. Aslında şuan aç değilim ama bir şeyler yemek istiyorum. Buzdolabının kapağındaki yumurtalardan bir tane alıp tam kapağı kapatırken yumurta elimden kaydı ve soğuk zemine çarparak parçalandı. Bi bu eksikti zaten. Kokusu zaten berbat üstüne yerde yumurta koktu. Derin bir iç çekip bez almak için tezgahın yanına gittim. Bezi kapıp arkamı döndüğümde yumurta yerde yoktu. Eğilip yere baktım. Gerçekten yoktu. Dizlerimin üstüne dayanıp tekrar emin olmak için ellerimi yere sürttüm. Temizdi. Ayağa zıplayıp etrafıma bakındım. Kahverengi kabuklu yumurta sağlam bir şekilde lavabonun yanında masumca duruyordu. Elime alıp yumurtayı inceledim. Bir çatlak bile yoktu! Ama ben onu düşürmüştüm! Nasıl olur? Bu olay için de bana şizofren demezlerdi herhalde. Çünkü oldu! Ya da daha bir deli mi derlerdi? Ama gördüm, düşürdüm ben onu. Ellerimle düşürdüm yumurtayı. Kırıldı... Param parça oldu. Şuan ise tezgahın üstünde sağlam bir şekilde duruyordu.Nasıl? Nasıl? Belki de yumurta hiç düşmedi ben düşürdüm sandım ve tezgaha koydum. Dedikleri gibi "sadece bir kafa karışıklığı." Haklı olabilirler. Bir önemi yok. Düşünmeyi kes ve işine odaklan. Elimde farkında olmadan fazla sıktığım bezi yerine koydum. Küçük tavamı çıkarıp ocağın üstüne, onu içine de yağını koydum. Yumurtayı da üstüne kırdım. Pek yumurta sevmem ama açım. Bence yemem için yeterli bir sebep. Bu yalancı görüntüler iştahımı kaçırmıştı. Zorla oturup resmen ağzıma tıktım yumurtayı. Bulaşıkları da hallettikten sonra tekrar tezgahın ucundaki sandalyeye oturdum. Kollarımı birbirine kavuşturup tezgaha dayadım. Çenemi de kollarıma dayadım ve karşımdaki pencereden gökyüzünü izlemeye koyuldum. Radyodaki adam da cam kurbağası hakkında bir şeyler söylüyordu. İç organları dışarıdan görünen sevimli bir şeydi. Keşke insanların da içi dışı bir olsaydı. İki yüzlülüğü çekemiyorum. Çok aptalca. Herkes maske takıp dolaşıyor. Kimse kendi gerçekliğini sunmuyor etrafına. Toplum bir tiyatro ve herkes de rol yapıyor. Fazla yapmacık. Canımı sıkan da bu!

Gözümü hafif hafif kapatıp açıyordum. Görüşüm bulanıklaşmıştı. Birden karşımda birinin aynı benim gibi masanın üstüne yattığını gördüm. Yüzlerimiz karşı karşıyaydı ama onu net göremiyordum. Çok rahatsız edici bir durumdu. Karşımda bir şey vardı ve ben onu göremiyordum. Hem de varlığını bile bile! Onu görebilmek için doğruldum ama karşımda kimse yoktu. Karnımı avuşturdum. Sanki bıçak hâlâ oradaydı. Çok canımı acıtıyordu. Kulağımda bir ürperti hissettim. Sanki biri kulağıma fısıldıyordu.

"Mortala, Mortala..."

Ayağa fırladım. Güldü. Keskin bir kahkaha etrafı doldurdu. Etrafıma bakındım. Yoktu. Eskiden bu sesi sadece rüyalarımda duyuyordum. Şimdi ise... Her yerde... Ondan korkuyorum ve onu daha hiç görmedim bile. İnsanı korkutan belki de sadece bilmedikleridir. Bildiği şeyden korkar mıydı insan? Onun ne olduğunu bilsem mesela, korkar mıyım yine de? Ne yapabileceğini bilmeseydim yine korkardım büyük ihtimalle. Acaba düşüncelerimi duyabiliyor mu? O zaman daha korkutucu. Ama eğer ki diğerlerinin dediği gibi bunların hepsi aklımdaysa düşüncelerimi biliyordur. İstemsizce bir kahkaha boşaldı dudaklarımın arasından. Gerçek olmasa bile benim için korkutucuydu. Neyse düşündükçe bir şey olduğu yoktu nede olsa. Derse gitmek için hazırlanmam lazımdı. Ne zamandan beri duymadığımın farkında olmadığım tezgahtan uzaklaşıp üstüme hızlıca bir şeyler geçirdim. Çantama bir kaç kitap attım. Aynanın karşısında dağınık saçlarımı biraz düzelttikten sonra sığınağımdan çıktım. Tekrardan insanların arasındaydım işte! Her gün aynı nefret ama yine de her gün onlarlayım. Çok acı verici. O sesle birlikte olmayı kesinlikle tercih ederim. Korkunç.

4. Bölüm: Leylekler

Aman Avcı Vurma Beni – Barış Manço

"Sakin ol... Geçti... Bak hepsi unuttu bile. İnsanlar böyle aşağılık işte."

Tepemde ki güneş tenimi yakıyordu. Kaldırımda yavaş yavaş yürüyordum. İnsanlar ordan oraya geçiyor bir türlü bitmiyorlardı. Fareye benzeyen küçük köpeğini gezdiren kadınsa zevkle yürüyordu. Bir grup genç, bazıları ellerinde bazıları sürerek kaykaylarıyla yolun karşısında ilerliyordu. Aralarındaki kızla göz göze gelince gözümü üstlerinden çektim. Issız durağa varınca sırtımı örümcek ağını andıran kırılmış durağın camına yasladım. Gölgeler hâlâ serin ve hoştu. Gözlerim arada kapanıyordu. Uykumu alamamıştım. Bu rüyalar beni hiç uyumuş gibi hissetirmiyordu. Aslında bedenim dinlenmişti. Ruhumun üstünde bir yük hissediyordum. Gözler sanırım gerçekten ruhun aynasıydı. Acaba gözler gerçekten yalan söyler miydi? Okumayı bilmeyene söylerdi elbette. Önce okumayı öğrenecektin. Alfabeyi bilmeden kitap açılır mıydı?

Bir kıpırtı hissettim. Sırtımı yasladığım cam biri daha yaslanmış gibi hafif sarsıldı. Elleri ceketinin cebinde, uzun kıvırcık saçlı bir çocuk dağınık kumral buklelerinin arasında kaybolmuş kasetli walkmanı ile bir adım uzağımda müzik dinliyordu. Ellerini önü açık ceketinden çıkarıp pantolon cebinden çıkardığı üstündeki deseni tam seçemediğim zippo çakmağı ile sigarasını yaktı. Uzun bir nefes alıp yavaşça üfledi. Göz ucuyla bana keskin bir bakış atınca ürperdim ama yine de izlemeye devam ettim. Elimde değildi. İnsanları ne kadar sevmesem de onları izlemek her zaman bana zevk veriyordu. Şimdiyse içime onu izleme isteği dolmuştu. Kendime hâkim olamıyordum. Kontrol benden çıkmıştı. O ise tekrardan müziğine dalmıştı. Biraz daha bakınca sigarasıyla aldığı nefeslerle müziğe değil, düşüncelere dalmış olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu hissettirmişti içimde. Onu rahat bırakıp gözlerimi yukarı çevirdim. Gökyüzünü seyretmeye başladım. Leylekler üstümüzden geçiyordu. Her biri süzülerek uzaklara uçuyordu. Aralarından biri olmayı o kadar çok isterdim ki... Leylekler özgürce uçuyordu benimse bedenim ruhumu yere hapsediyordu. Bu haksızlık. Ben de gitmek istiyorum buralardan. İçim sıkışıyor bu yalancıların arasında. Bakışlarım çoktan ayaklarıma inmişti. Hâlâ yerdeydim. Az ötemde bir gölge fark ettim. Hemen kafamı kaldırıp kim olduğuna baktım ama kimse yoktu. Tekrar yere baktığımda ise gölge de yoktu. Gözüm şaşırmıştı sanırım yine. Durağın camı hafifçe titreşti. Yanımda ki çocuk bir eli cebinde yavaşça doğruldu. Durağın gölgesinden çıkıp kaldırımın kenarında beklemeye devam etti. Gözüm refleks olarak gölgesine kaydı. Biri daha koyu olan iki gölgesi vardı! Gözlerimi ovaladım. Yoksa yine mi yanılıyordum? Ama gitmiyordu. Hâlâ iki gölgesi vardı. Hatta biri arada ondan bağımsız hareket ediyordu. Bana baktı. Önüme dönüp kafamı sağ sola salladım. Hayır, yanılmıyordum. Bu gerçekti. Belki de değildi. Ahh kafayı yiyeceğim. Uzaktan yaklaşan otobüsü fark ettim. Kafamı kaldırıp ben de güneşe çıktım. Otobüs bir kaç adım uzağımda durdu. Yavaş adımlarla kapıya yaklaştım. Önümdeki iki kişi binince bileti koyma sırası bana geldiğinde çantamı karıştırdım ama bulamıyordum. Bilet koçanım yoktu! İyice karıştırdım. Hâlâ çantanın içinde bir anda var olmamıştı. Yoksa diğer çantamda mı unutmuştum? Aceleyle çantamı karıştırmaya devam ederken bir yandan da şoföre:

" Şey... Sanırım biletimi evde unutmuşum."

" O zaman ya in ya da başkasından bilet bul."

Hay şansıma... Ters adama denk gelmiştim. İnersem derse geç kalırdım. Birinden istemekse… Bunu yapabilecek kadar cümle kurabileceğimi sanmıyorum. Bir otobüs dolusu insandan bilet dilenmek mi? Cehennem gibi! Bacaklarım titriyordu. Utançtan kafamı çantaya gömüp olmayan biletleri arıyormuş gibi yaparken yanımdan uzanan bir kol hissettim. Korkudan hafif irkilerek önce kutuya iki bilet atan ele ardından sahibine baktım.

"Arkadaşım biletini ben de unutmuş. Dalgınlığım için kusura bakmayın." Dedi kibar bir şekilde kıvırcık saçlı çocuk. Bana döndü. Nazikçe belimden destek çıkarak:

"Gel arkaya doğru oturalım ne dersin?"

Sadece kafa sallayarak cevap verdim. Hiçbir şeye odaklanamıyordum. Onun beni sürüklediği yere karşı gelmeden ilerledim. Herkes bana bakıyormuş gibi hissediyordum. Oturacak yer yoktu. Arka tarafta cam kenarındaki bir boşluğa geçtik. Ben köşeye yaslandım. Daha fazla dayanamayan bacaklarım yere yığıldı. Onları kendime çekip kollarımı etraflarına sardım. Kafamı da dizlerimin üstüne koydum. İnsanlardan nefret ediyorum! Alt tarafı biletimi unutmuştum ama elim ayağıma dolaşmıştı. Ne kadar da aptalım!

Omuzlarımın üstünde bir şey hissetmiştim. Sol kulağıma biri:

"Sakin ol... Geçti... Bak hepsi unuttu bile. İnsanlar böyle aşağılık işte."

Diye fısıldadı sakinleştirici ve bir o kadar ürpertici olan sesiyle. Kafamı kaldırıp ona baktım. Bu sefer hayal değildi bu ses. Gerçekti. Yanıma oturmuş kolunu omzuma atmıştı. Onu hissediyordum. Neden bunu yapıyordu? Bana iğrenerek bakıp "şu aptal insinde binelim artık" diye düşünmesi gerekmez miydi? Hatta dalga geçip gülmesi lazımdı! Ama o anlayış - ya da başka bir şey emin değilim - gösterip bana destek çıkmıştı. Öyle etkileneceği biri de değildim ki. Acıdı mı acaba bana? Ona sorsana kızım. Yok yapamam. Yine çok yorgun hissediyordum. Kafamı ona yaslasam kızar mıydı? İçinden ne yılışıkmış diye küfür eder miydi? Ama normalde kimseye değmek bile istemezdim ki. Hiç itiraz edesim de gelmiyordu. Yaklaşımı çok içten gelmişti. Kafamı çekinerek ona doğru yaklaştırınca kendisi beni çekti. Boynuna indirdiği walkmanında Nirvana' nın "Lithium" şarkısı dönüyordu. Cümleler birbiri ardına yankılanıp duruyor, havaya karışıyordu. Kısık bir sesle dudaklarımdan dökülen " teşekkür ederim." in ardından kendimi sadece müziğin yayıldığı sessizliğin içinde şarkıyı mırıldanırken buldum.

5. Bölüm: ÖLÜ KAYIN

Otobüs hafif hafif tıngırdıyor, sallandıkça kafam yaslandığım omuza çarpıyordu. Bir el sarsılmamam için tutuyordu. El? Omuz? Bir anda gözümü açıp kafamı kaldırdım. Önce ne içinde olduğumu idrak edemedim. Etrafa bakındım. Önce karşımda ki otobüs kapısından bulanıklaşan etrafa, sonra tavana ardından yanıma. Bir çift göz ilgiyle bana bakıyordu.

" Durağı kaçırdım mı?"

Dudağının kenarıyla gülümsedi. Sorum komik mi gelmişti? Sesim garip çıkmış olabilirdi. Belki de uyanır uyanmaz bunu sormam komikti. Haklı olabilirdi.

" Yok, daha iki durak var merak etme."

Gözlerimi kırpıştırdım. Sorum dalgınlığıma gelmişti ama sorumun cevabını bilmesi şimdi garip gelmişti.

" İneceğim durağı nereden biliyorsun ki?"

Kafasını dikleştirip gözlerini kıstı.

"Arada derse gitmek için otobüsü kullanıyorum. Seni de bir kaç kez görmüştüm. Aynı durakta inmiştik."

Omuz silktim. Hatırlamıştım.

" Hiç fark etmemiştim."

Yavaşça ayağa kalktı. Üstünü silkelemeden kalkmam için elini bana uzattı. Elini tutup zar zor ayağa kalktım. Bu ani kalkış başımı döndürdü, sendeledim. Kolumdan tutup düşmemi engelledi.

"Teşekkür ederim, tekrardan. Kusura bakma."

"Sorun değil. Seni anlayabiliyorum."

"B-beni anlayabiliyor musun?"

Anlamsızca yüzüme baktı.

"Evet?"

Alaycı bir şekilde güldüm.

"İmkanı yok"

Hah. Beni anlayabiliyormuş! Ne komik. Sen beni nereden anlayacaksın ki? Sen hiç etrafındaki herkes tarafından deli ilan edildin mi? Gördüğün şeyler ne kadar gerçek olsa da sana onların yalan olduğunu direttiler mi?! O ses sana kafayı yedirtti mi? Hiç sanmıyorum… Ya dur be kızım, sakin ol ne bu öfke? Çocuk içtenlikle bakıyor işte. Bozuntuya verme…

Yerdeki omuz çantasını alarak benimki gibi çapraz taktı. Otobüsten indik. Otobüs bizsiz ilerlemeye başlayınca biz de yürümeye başladık. Cebinden bir sigara çıkartıp yaktı. İçten bir nefes alıp dumanı yavaşça üfledi. Sessizce bir süre yürüdük. Sessizliği ilk o bozdu:

"Hangi bölümde okuyorsun?"

"Botanik okuyorum…”

Biraz duraksadıktan sonra benim de ona sormam gerektiği aklıma geldi.

“Ya sen?"

"Fotoğrafçılık."

Bu biraz ilgimi çekmişti. Merakla sordum:

"Kameran var mı?"

Kafasını aşağı yukarı salladı.

"Hem de iki tane. Biri daha iyi video çekmek için öbürü daha güzel fotoğraf çekebilmek için."

Dalgalı bir sesle:

"Sen zenginsindir o zaman."

Güldü.

"Sayılır. Bakmak ister misin?"

"Tabii ki... Çok isterim."

Ah utançtan kelimeleri ya uzatıyor ya sonunu yutuyordum. Cümlelerin sonuna erişemiyordum bir türlü. Aslında erişiyordum yalnızca o duyamıyordu. Arada fark var.

Sigarasından son bir nefes alıp yanımızdaki çöp kutusunun üstünde söndürdü. Çantasının içinden video kamerasını çıkardı.

"Bak şimdi şu kısmını açtıktan sonra şu düğmeye basarsan açılır. Diğer alttaki düğmesine basarsan da kayıta girer."

"Şu düğme mi?"

Yine kafasını salladı. Ben de bastım.

"Kayıtta şuan. Bak."

Etraftaki ağaçları, yolu çekti.

"Al bakalım. Şimdi sen dene."

"Ben mi çekeyim?"

"Evet. Çok basit. Şu ekrana bakıp çekeceksin bu kadar."

Kamerayı elime verdi. Dediği gibi yaparak kamerayla çekmeyi denedim. Çok garip gelmişti. Kendimi filmlerdeki kameramanlar gibi hissetmiştim. Ne kadar havalı! Ona dönerek tekrardan bir soru yönelttim:

"Böyle mi?"

Bir an acaba çok soru mu soruyorum diye düşünmeye başlamıştım ama o bu durumdan rahatsız değildi gibi. Hatta benim merakımı sevinçle karşılarcasına cevap veriyordu. İnsanlar normalde sorulardan nefret etmez miydi?

" Aynen böyle devam et."

Diyerek beni teşvik etmeye çalıştı. Başarılı da oldu. Onu çekerken bir yandan da gülüyordum. Komik hareketler yapıyordu. Mimikleri çok hoştu. Uzaktaki bir ağacı göstererek:

"Şu ağacın adını biliyor musun?"

Diye sordu çocuksu bir merakla. Ben de bir yandan onu çekerken bir yandan da sorusuna cevap vermeye çalışıyordum:

"O bir söğüt ağacı. Çoğunlukla sulak yerlerde yetişir. Latince ismi salix olmalı. Kabuğundan aspirin yapılır."

"Baya güzel bir ağaç. Yaprakları çok hoş duruyor."

Bu sefer ben kafa salladım.

“Sanki yeryüzüne sarılmaya çalışıyormuş gibi.”

Ağaca bir süre daha baktıktan sonra fotoğraf makinesini çıkarıp önce ağacın sonra benim fotoğrafımı çekti. Fotoğraf makinesini çantasına atınca video kamerayı da tekrar ona uzattım. Kapatmak yerine bu sefer beni video kamerayla çekmeye başladı. Biraz utanıp yüzümü yarım yamalak kapatmaya çalıştım. Beni alıştırmak istercesine bir röportajdaymış gibi sorularına devam etti. Bu sefer daha yakınımdaki bir ağacı göstererek:

"Peki bu ne ağacı biliyor musun?"

Gerçekten televizyondaki röportajlardaki gibiydik. Çok iyiydi. Kendimi profesörmüş gibi hissediyordum. Kafamı çevirip ağaca baktım. Heybetli bitkiyi görünce duraksadım. İstemsizce sendeledim.

"Ş-şey... O bir kayın ağacı. Geniş yapraklı bir ağaçtır kendisi. Benim en sevdiğim ağaç o…"

Yaprakları hışırdamaya başladı. Rüzgar sanki beni ona itiyordu. Yer de ayağımı kaydırmak için fırsat kolluyordu. Uçan karartılar ağacın etrafında dolanıyordu. Rüyamda gördüğüm hızlı birer kurt olan karartılar bu sefer kuşlar gibi dalların arasında dolaşıyordu. Gerçek değildiler. Gerçek olamayacak kadar korkutucu aynı zamanda etkileyiciydiler. Hayatımda gördüğüm hiç bir şey gibi gelmiyordular. Bir yanım onlara yabancıydı ama bir o kadar da tanıdıktı. Sanırım cidden aklımı yitirmiştim. Onların kuş olduğunu ummaktan başka bir çarem yoktu.

"İyi misin?"

Koluma hafifçe dokunarak yüzüme eğilen çocuğun sorusuyla irkildim. Bu sefer bu soru saçma gelmemişti. Geri ona baktım. Gözleri kahverengiye yakın elaydı. Çok hoştular. Ama o gözler endişeyle beni delip geçiyordu. Merakla gözlerini gezdiriyordu yüzümde. Bense neden hâlâ onu gözlemlediğimi bilmiyordum. Ağacın dallarının arasını göstererek:

"Şu karartılar sence kuş mu?”

Ağaca bir bakış attı. Ardından yüzüme bir süre baktı. Her bir detayımı dikkatlice inceliyordu sanki. Utanıp gözlerimi kaçırdım ancak tekrardan yüzüne çevirdim bakışlarımı. Bir şey düşünüyor gibiydi. Bense ona meraklı gözlerle bakıyordum. En sonunda gözlerini ağaca verip bir bakış daha attı. Gözlerini geri bana çevirip:

"Kuştur. Başka ne olabilir ki?"

Sanki beni sorguya çekiyordu. Bakışları derin, sesi ciddiydi. Komik çocuktan eser kalmamıştı.

"Bilmem. Belki sincap falandır. Emin olmak için sormuştum."

Kaşını öyle mi dercesine kaldırdı. Biraz yakın durduğumuzu fark etmiş gibi yavaşça bir adım geri çekilerek aramızda ki mesafeyi açtı. Buz gibi olan hâlini unutturmak istercesine gülümsedi.

“Senin bölüm de bu taraftandı değil mi?”

En yumuşak tonunu takınmaya çalışıyordu sanki. Zorlukla kafa salladım. Otobüsteki gibi hafifçe belime dokunarak beni harekete geçirdi. Koca çınar ağaçlarından oluşan yolda yürümeye başlamıştık. Kim bilir nelere şahit olmuştu şu ağaçlar. Şimdi de bize şahit oluyorlardı. Ekimin hafif rüzgârı yaprakları dallarından koparıp süzüle süzüle yerle buluşmalarını sağlıyordu. Dalların arasından üstüne turuncu örtü serilmiş çimenlere süzülen güneş ışınları hem dejavu hissi yaratıyordu hem de huzur veriyordu. Yanımdan gelen sesle kafamı hızlıca çevirdiğimde çocuk çoktan birkaç fotoğrafımı çekmişti bile.

“ Neden çektin ki beni?”

Dudağının kenarıyla gülümsedi.

“ Ama harika görünüyordun ne yapayım? Arkasıyla bütünleşmiş gibiydin. Sanki çınar ağaçlarına aitmişsin gibi…”

Utançtan başımı öne eğdim ama kendimi gülümsemekten alıkoyamadım. Göz ucuyla ona baktığımda o da sırıtıyordu. Omzuna elimin tersiyle vurdum. Daha da gülmeye başladık. Ortada bir sebep yoktu ama mutluyduk. İlla bir sebep olması mı gerekiyordu? İnsanlar ne çok sebep arıyordu!

Bu mutluluk anı da diğerleri gibi çok uzun sürmemişti. Yol ayrımına gelmiştik. O yoluna ben yolumaydı. Saatime baktım. Kafamı kaldırıp ona baktım. Derse de çok kalmamıştı. İçimden bir parçam ondan ayrılmak istemiyordu aslında. Bunu söylemek benim için garip bir itiraftı ama galiba ben onu sevmiştim... Hemen öyle abartmaya gerek yok. Öyle olur ya hissedersin bazen… Neyse bu konuya daha sonra zaten kafa yorarım. Belki de yormam. Zaten bir köşede dönüp dururken.

Bir süredir ona baktığımın bilincine varıp gözlerimi hızlıca kaçırdım. Kafamı eğdim o da bana bakıyordu ki ben niye utanıyorsam… Görüş açıma bir el girdi. Kafamı kaldırdım geri yüzüne baktım. Bu sefer onda utanca karışık bir gülümseme vardı.

“Tristan.”

Uzattığı elini sıktım. Sanki parmaklarıyla elimi okşuyordu. Yüzüne dikkatle bakıp gülümsedim.

“Mortala.”

Gülümsemesi daha içten göründü.

“O zaman sonra görüşme dileğiyle, Mortala.”

“Sonra görüşme dileğiyle...”

Sesim git gide küçülerek kaybolmuştu. Tristan da kendi yoluna dönüp uzaklaşmaya başlamıştı. Ben de çınar ağaçların arasından kendi yolumdan ilerlemeye başlamıştım.

6. Bölüm

Babamla yine tartışmıştık. Aceleyle ceketimi alıp dışarı fırlamıştım. İlk işim bir sigara yakmak oldu. Elim ayağım titriyordu. İçindeki kasetin ne olduğuna bakmadan boynumdaki kulaklığı takıp hızlı hızlı yürümeye başladım. Okula gitmem gerekiyordu. Derslerim vardı. Bugün de otobüsle gitsem iyi olacaktı. Arabanın anahtarı diğer cekette kalmıştı ama şansa bilet koçanım cebimdeydi. Durağa vardığımda biri güneşte sabırsızca otobüsü bekliyordu durmadan saatine bakıp duruyordu. Fazla normaldi. Sıkıcıydı. Durağın kırık camına yaslanmış, gözleri yarı kapalı kız gözüme ilişti. Anlaşılan yine uykusunu alamamıştı. Benim gibi çok düşünüyordu anlaşılan. Güldüm. Keyfim biraz yerine gelmişti. İçim yumuşamıştı. Onun hemen yanına yaslandım. Onu rahatsız etmemek için olabildiğince yavaş yaslanmaya çalıştım ama başarısız olmuştum. Hemen gözlerini açıp bana baktı. Ah güzelim hep de tetiktesin. Bu insanı mahveder. Umursamıyormuş gibi yaptım. Beni güzelce bi süzdü. Ben de boş durmayıp bir tane daha sigara yaktım. Derin bir nefes alıp ona sert bir bakış attım. Korksa da gözlerini ayırmadı. Cesur şey seni. Umursamıyordu. Beni umursasaydı gözlerini kaçırıverirdi. Aklı dolu olmalıydı. Çek gözlerini de ben seni göz ucuyla izleyeyim. Sen böyle bakarken izleyemem ki. Yorgun bakışlarının uzaklaştığını hissedince tekrar ona baktım. Gökyüzünü seyrediyordu. Daha doğrusu leylekleri. Gözlerini yere indirdiğinde hissettiklerini az çok tahmin edebiliyordum. Kızın karşısında gördüğüm şeyle öfkelenip doğruldum. Kızsa onu görmemişti. Neyse ki. Otobüs tam zamanında gelmişti. O da yolun kenarına yaklaştı. Gölgesine gözüm kaydı. Çok silik olsa da ikinci gölgeyi görebiliyordum. Daha işler görüntü aşamasına geçmemişti anlaşılan. Yami’yse yerinde durmuyordu. Kızı gördü ya, oynaşır! İkinci gölgem benim. Dürtme yeter.

Kulaklığımı boynuma indirdim. Kızın peşi sıra otobüse bindim. Bir çantasına bir şoföre bir otobüsün içine bakıp duruyordu. Stres seviyesi git gide artıyor, önümde yaprak gibi titriyordu. Biletlerini evde unuttuğunu söylediğinde daha da kötüleşti. İnsanlarla etkileşime geçmek onu fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Onun daha fazla böyle acı çekmesine dayanamayıp koçanımdan iki bilet kopardım ve tir tir titreyen omzunun üstünden kutuya attım. İrkilip bana baktı. Senle daha çok bakışmak isterdim ama şimdi olmaz arkamızda bekleyen insanlar var güzelim. Belinden tutarak ona eşlik ettim. Belinden? Tuttum?! Evet, yapmıştım. Bir şekilde. Şaşkın balık gibi bakıyordu etrafa. Hiçbir şey yapmadan bana uyuyordu. Onu arkaya götürür götürmez yere yığıldı. Bacaklarını karnına çekip kendini kapadı insanlara. Ama ben insan değildim. Yanına oturdum. Kolumu ne kadar çekinsem de omzuna attım. Kulağına eğilip:

"Sakin ol... Geçti... Bak hepsi unuttu bile. İnsanlar böyle aşağılık işte."

Diye mırıldandım. Kafasını yaslanmak istercesine yaklaştırdı ama koymadı. Çekindiği belliydi. Cesaretlendirmek için onu kendime çektim. Kafasını omzuma koydu. Heyecandan asıl ölecek olan bendim o an. Tam o sırada kaset yeni bir şarkıya dönmeye başlamıştı.

“I’m so happy ‘cause today

I found my friends”

Diyordu Kurt Cobain. Bu denk gelişin tesadüf olmadığına eminim. Planlanmış gibi hissettiriyordu. Bu sözlerimi belki birkaç yıl önce duysaydım ya komik gelirdi ya da anlayamazdım. İleride herkes anlayacaktı. Ama şimdi daha çok iç ürperticiydi.

Ürperti, onun hoş dudaklarından dökülen iki kelimeyle buhar olup havaya karışıvermişti.

“Teşekkür ederim…”

O zamana kadar hiçbir anlam ifade etmeyen, insanların biri iyilik yaptığında borçlu kalmamak için öylesine söyledikleri bir cümleydi benim için. Ama o içten mırıldanışıyla ben kendimi ona karşı borçlu hissetmeme sebep olmuştu nedense. Mırıldanışı şarkıyı söyleyerek devam ediyordu. Şarkıyı biliyordu, hem de ezbere! Ah bu kız… Aklımı başımdan alıyor. Sesi yavaş yavaş sessizliğe karıştığında ne olduğunu anlamak için hafifçe yüzüne eğildiğimde gözlerini kapalı buldum. Uyudu mu yoksa? Benim omzumda?! Kendime hakim olamıyordum. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Onu rahatsız etmemek için nefes bile alamayabilirdim şuan. Sakinleşmeye çalışarak otobüsün camlı kapısından hızla akan manzarayı izlemeye koyuldum.

En güzel manzara omzumda uyurken dışarıya odaklanmak benim için çok zordu. Arada bir titreşen göz kapakları, soğuktan kızarmış yanakları ve burnu, aralık dudakları, hafifçe inip kalkan göğsü… Her bir detayda beni kendine daha da çok hapsediyordu. Ondan uzakta kalan elim sabırsızca yerinden kalkıp onu al yanakları üstünde durdu. Sıcaklığını hissediyordu ama dokunmaktan çekiniyordu. Ümitsizce yerine geri döndü. Sadece izlemeye devamdı. Şimdilik.

Çantamdan dikkatlice fotoğraf makinemi çıkardım. Uyumaya devam edip etmediğini kontrol ettikten sonra makinenin kadrajına onun saf uyku halini alıp fotoğrafladım. Ardından ikimizi birlikte çektim. Işığın iyi olduğunu umarak kamerayı geri çantama koydum. Sarsılmaması için –kesinlikle onun için- hazır omzunun üstünde bulunan kolumla onu iyice sarmaladım. İnmemize birkaç durak kalmışken hafifçe kıpırdandı. Gözleri aralanıp tatlı bir yorgunlukla etrafına bakındı. Nerde, nasıl bir durumda olduğunun bilincine varmaya çalışıyordu belli ki. Birkaç saniye porselen gözleriyle bana baktı.

“Durağı kaçırdım mı?”

Uyku sersemi daha da tatlı mı olmuştu yoksa bana mı öyle geliyordu. Gülümsemeden edemedim.

" Yok, daha iki durak var merak etme."

Biraz duraksayıp dudaklarını yaladı.

" İneceğim durağı nereden biliyorsun ki?"

Hay… Ne kadar da dikkatli çıktı. Uyku sersemi böyleyse ayıkken düşünemiyorum bile. Gerçeği hafifleterek sunabiliriz bence.

"Arada derse gitmek için otobüsü kullanıyorum. Seni de bir kaç kez görmüştüm. Aynı durakta inmiştik."

Omzunu silkti.

" Hiç fark etmemiştim."

Küçük yalancı seni. Sen dikkatliysen ben de az değilim. Kaç kere göz göze geldik. Beni fark etmemenin imkanı yok. Yoksa var mıydı?

Kafam düşüncelerle tıkışmış bir şekilde ayağa kalktım. Onun da kalkmasına yardımcı oldum. Ayağa kalkarken bir anda dengesini kaybetti. Refleks olarak kolunu tuttum. Denge kayıpları başlamıştı. Bu iyi haber değildi. Mahcup bir ifadeyle yüzüme baktı.

"Teşekkür ederim, tekrardan. Kusura bakma."

"Sorun değil. Seni anlayabiliyorum."

"B-beni anlayabiliyor musun?"

Evet, niye anlamayaydım ki aynı kaderin mahkumuyduk ikimizde.

"Evet?"

Alayla güldü bana.

"İmkanı yok"

Hah. İmkanı yokmuş! Ne komik. Sen beni bir anlasan… Herkes aklımı kaçırdığımı söylüyor. Babam itibarını korumak için oğlunun bir “kaçık” olduğunu düşünmesinler diye kırk takla atıyor. Bir sürü garip ilaç içiyorum. O itici psikolog kadını her hafta çekiyorum. Düşüncelerimi ve gerçeklerimi yalanlayıp duruyor. Ah beynimin kıvrımlarının sınırında nasıl gezdiğimi keşke bilebilsen. Delirmek üzereyim kızım be…

Otobüsten indikten sonra alışkanlıkla bir sigara yakıp dumanını içime çektim. Sessizce beraber bir süre yürüdük. Nezaketen sordum:

"Hangi bölümde okuyorsun?"

Cevabını çoktan bildiğim sorumu cevapladı.

"Botanik okuyorum…”

Biraz duraksadı.

“Ya sen?"

"Fotoğrafçılık."

Gözleri ilgiyle baktı. Meraklı bir ses tonuyla:

"Kameran var mı?"

Diye sordu. Tam bir nefes daha çekiyordum sigaramdan. Acele etmeden nefesimi verdim. Sakinleşmem gerekiyordu.

"Hem de iki tane. Biri daha iyi video çekmek için öbürü daha güzel fotoğraf çekebilmek için."

Aradığım fırsat sonunda elime geçmişti. Rahatça onu istediğim gibi çekebilirdim! Kameranın nasıl kullanacağını açıkladım. Heyecanlı heyecanlı kamerayla çekim yapmayı denedi. Manayla onun gözünden dünyayı görebilecektim bu kayıtlarla. Kamerayı tekrardan elime alıp planımı gerçekleştirdim. Cümlelerin sonunu yutuyordu bazen. Utandığından olsa gerekti. Kızarmaktan kiraza dönen botanikçime sorular yönelttim. Etrafta gördüğüm ağaçları sordum. Söğüt ağacına yaptığı yorum çok hoşuma gitmişti.

“Sanki yeryüzüne sarılmaya çalışıyormuş gibi...” Hasret kalmış çıktığı toprağa.* Ne kadar da benziyorduk ikimiz.

Açık yeşil yaprakları ve açık renk kabuğuyla daha az dikkat çeken ama bir o kadar da asıl duran büyük bir ağacı işaret edip sordum. Ağaca baktığında bir süre duraksadı. Keşke duraksamaz olaydı… O da görebiliyordu. Hatta tüm bu gösteri onun içindi. Sen neyin içine düştün güzelim?..

"Ş-şey... O bir kayın ağacı. Geniş yapraklı bir ağaçtır kendisi. Benim en sevdiğim ağaç o…"

Sendeledi. Bir an düşecek sandım.

"İyi misin?"

Koluna destek çıkarak yüzüne eğildim. Ruhsuz gözlerini yüzümde gezdirdi. Bir şeyler düşündüğü açıktı. Ama asıl soru düşündüğü neydi?

"Şu karartılar sence kuş mu?”

Ağaca bakışlarımı çevirdim. Gözlerim tekrardan ona bakmak istedi. Bu kızda ne bulmuş olabilirlerdi. Aslında cevap barizdi ama ben görmezden gelmeyi seçeceğim. Birkaç kez gözünü kaçırdı. Ağaca son bir kez daha baktıktan sonra:

"Kuştur. Başka ne olabilir ki?"

Belki de senin gölgendir. Ne dersin canım? Tabi daha neyin içinde olduğunun farkında değildi.

"Bilmem. Belki sincap falandır. Emin olmak için sormuştum."

Kesin sincaptır bence de. Nefesini yüzümde hissettiğimde ne kadar yakın durduğumuzun bilincine vardım. Kızı korkuttum mu acaba? Samimi bir şekilde gülümse Tristan.

“Senin bölüm de bu taraftandı değil mi?”

Uyuşukluktan uyanır gibi kafa salladı. Beline elimle dokunarak onu yürüttüm. Koca çınar ağaçları vardı bu alaca karanlık yolda. Gökyüzünü görmemizi engelliyordular.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.