Kerem derin bir nefes alarak doğrulmaya çalıştı ama ciğerlerine dolan hava ne odadaki cips kokusuna ne de dışarıdaki soğuk ayaza benziyordu. Tamamen kokusuz, yapay bir sıcaklıktı. Gözlüklerini düzeltip etrafına baktığında, zihninin bu görüntüyü algılamayı reddettiğini hissetti.
Ucu bucağı görünmeyen, kusursuz derecede yeşil bir ovanın tam ortasındaydı. Başını yukarı kaldırdı. gökyüzü neredeyse bilgisayarda çizilmiş kadar net, parlak bir maviydi. Birkaç beyaz bulut havada tamamen hareketsiz duruyordu. Rüzgar yoktu. Kuş sesi yoktu. Uzaktan gelen bir araba gürültüsü bile yoktu. Evrenin ses seviyesi tamamen sıfıra indirilmiş gibiydi.
"Elif? Zeynep?" diye seslendi Kerem. Sesi, bu sonsuz boşlukta yankı yapmadan hemen yok oldu.
Birkaç metre ötesinde Elif, Arda ve Melis de yavaş yavaş kendilerine geliyorlardı. Hepsi şok içinde üzerlerindeki pijama takımlarına ve bastıkları yeşil zemine bakıyorlardı. Melis panikle üstünü başını silkelemeye çalışırken, Arda çoktan ayağa kalkmış, ellerini cebine atarak etrafına dönüyordu. Zeynep ise biraz daha ileride, dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi.
"Kerem... burası neresi? Biz... dışarıda mıyız?" Elif’in sesi ağlamaklıydı. Saten pijama kollarını birbirine dolamıştı.
"Bilmiyorum," dedi Kerem. Eli alışkanlıkla cebine gitti ama hırkası evde kaldığı için sigara paketi de yoktu. Parmakları boşluğu kavrayınca içindeki tekinsizlik hissi katlandı.
Tam o sırada Arda, grubun birkaç adım ilerisinde duran şeyi işaret etti.
"Beyler... şuna bakın. Bu normal değil."
Ovanın tam ortasında, hiçbir duvara, odaya ya da binaya bağlı olmayan, tek başına dikilen bembeyaz bir oda kapısı duruyordu. kapı hafifçe aralıktı. Kapının arkasında hiçbir arkalık, gölge ya da destek yoktu; sanki boşlukta öylece havada asılı kalmıştı.
Daha da garibi, aralık duran kapının içinden görünen manzara, üzerinde durdukları ovadan farklıydı.
Melis geri adımlar atarak, "Ben o kapıya yaklaşmam," dedi. "Burada bir kamera şakası falan var, kesin Arda senin başının altından çıktı."
"Saçmalama Melis," dedi Arda ciddiyetle. "Etrafına baksana, ufuk çizgisi bitmiyor. Dünyada böyle bir yer yok."
Zeynep ayağa kalktı. Yüzündeki çiller bu aşırı parlak ışıkta iyice belirginleşmişti. Dudaklarını ısırdığı için alt dudağı beyazlamıştı. Gözlerini kapıya dikmişti ama aklı başka yerdeydi. Canı feci şekilde o tatlı, asitli enerji içeceğini çekiyordu. Boğazı kurumaya başlamıştı bile. "Kapı tek şansımız olabilir," dedi Zeynep düz bir sesle. "Burada durup güneşin altında bekleyecek miyiz?"
Kerem kapıya doğru birkaç adım attı. Çimenlerin üzerinde yürürken hiç ses çıkmıyordu, sanki yapay bir halının üzerinde yürüyor gibiydiler. Kerem gözlüklerini burnunun üzerine bastırarak başını aralıktan içeri uzattı. Burnuna gelen ilk şey, yıllardır temizlenmemiş, rutubetli bir beton ve bayat patlamış mısır kokusu oldu. Gözleri karanlığa alıştıkça, devasa bir alışveriş merkezine baktığını farketti.
İçeride alt katın karanlığına doğru uzanan, dişleri paslanmış ve tamamen durmuş yürüyen merdivenler vardı. Merdivenlerin hemen üzerinde, harflerinin yarısı sönmüş, loş bir "Sinema" tabelası sallanıyordu. İçeride ne bir insan vardı ne de en ufak bir hareket.
"Burası bir AVM," dedi Kerem, sesindeki şoku gizleyemeyerek. Arkasına döndü. "İçeride binalar, tabelalar var. Belki de bir çıkış kapısı bulabiliriz."
Zeynep, hiçbirini beklemeden Kerem’in omzuna çarparak kapının eşiğinden içeri adımını attı. İçeriye girdiği anda etrafına goz gezdirdi. Derin bir nefes alıp adımlar attı. Ayakları durmuş yürüyen merdivenin paslı basamaklarına bastı. "Burada kesin bir otomat veya market vardır," diye mırıldandı gözleri çılgın gibi etrafı tararken.
Elif, Arda,Melis ve Kerem de ürkek adımlarla Zeynep'in arkasından içeri süzüldüler. Hepsi AVM’nin o devasa, boş meydanında toplandığında, arkalarındaki bembeyaz kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Kerem hızla arkasına döndü ama kapı yok olmuştu.
"Tamam," dedi Arda, kollarını göğsünde birleştirip yukarıdaki boş mağaza katlarına bakarak. "Burası devasa. Hep birlikte gezersek zaman kaybederiz. İkiye ayrılıp üst ve alt katları tarayalım. Yangın çıkışını bulan diğerlerine seslensin."
"Bence de," dedi Melis. "Arda ve ben üst kattaki sinema salonunun oraya bakalım. Orası daha aydınlık duruyor."
Elif hemen Kerem’in yanına doğru bir adım attı. "O zaman Kerem, Zeynep ve ben de..."
"Hayır," diye kesti Kerem. Sesi soğuk ve pürüzlüydü. Eli refleks olarak boş cebine gitti, parmakları sigara paketini aradı ama bulamadı. Sigarasız geçen saatler zihnini bir mengene gibi sıkıyordu, tahammül sınırı sıfıra inmişti. Bu insanların panikleriyle, Melis’in sızlanmalarıyla uğraşmak istemiyordu. "Ben tek gideceğim. Siz dördünüz ikişerli ayrılın. Ben alt kattaki o karanlık koridorları arayacağım."
"Saçmalama Kerem, yalnız kalmak güvenli değil!" diye çıkıştı Elif, gözlerinde samimi bir korkuyla.
"Bana neyin güvenli olduğunu söyleme Elif," dedi Kerem sertçe. Gözlüklerinin arkasındaki gözleri uykusuzluktan ve sinirden kıpkırmızıydı. "Herkes başının çaresine baksın."
Kerem, arkasına bile bakmadan durmuş yürüyen merdivenlerin basamaklarından aşağıya, Burger King’in olduğu o zifiri karanlık alt kata doğru inmeye başladı. Elif arkasından kalakalmıştı. Mecburen Zeynep’in yanına döndü. Böylece Arda ve Melis üst kata, Zeynep ve Elif ise zemin kattaki dükkanların arasına doğru dağıldı.
Arda ve Melis, paslanmış korkulukların kenarından yürüyerek sinema salonunun loş koridoruna girdiler. Melis, telefonunun fenerini açmış, titreyen ışığı yerdeki eski halılara tutuyordu. Halıların üzerinde garip, çocuksu geometrik desenler vardı.
"Arda, burası çok sessiz," diye fısıldadı Melis. "Hiçbir şey duymuyorum. Kendi nefesim bile yabancı geliyor."
"Korkma, yanındayım işte," dedi Arda, sesine her zamanki dik duruşunu katmaya çalışarak. Aniden koridorun sonundaki 4 numaralı salonun kapısından bir ses yükseldi.
Melis korkuyla etrafına baktı. Arda yavaşça öne çıktı. Salonun kapısı kendi kendine ardına kadar açılmıştı. İçeriden, eski bir film projeksiyon cihazının cızırtısı yükseliyordu.
"Oraya bakmalıyız, belki biri vardır," dedi Arda. Salonun içine adım attıklarında, dev ekranda hiçbir film oynamadığını gördüler. Ekran, tıpkı Elif’lerin evindeki televizyon gibi siyah-beyaz bir karıncalanmayla kaplıydı. Ama asıl korkunç olan koltuklardı. Sinema koltuklarının hiçbirinde insan yoktu. Hepsinin üzerinde, insan boyunda, çocukluklarından kalma eski, dikişleri sökülmüş peluş oyuncaklar oturuyordu. Ve hepsi, yüzleri ekrana dönük bir şekilde hareketsizce duruyordu.
"Arda... gidelim," diye yalvardı Melis.
Tam arkalarını döndükleri an, sinema salonunun ağır kapısı büyük bir gürültüyle kapandı ve kilitlendi. Projeksiyon cihazının cızırtısı bir anda kesildi. Karıncalı ekrandan devasa, pikselli bir ses yükseldi.
"KOLTUKLARINIZA OTURUN."
Oyuncakların düğme gözleri karanlıkta parlıyordu. Melis panikle kapıyı yumruklamaya başladı.
"İMDAT! KEREM! ZEYNEP! ELİF!"
Zemin katın derinliklerinde, Zeynep adeta bir zombi gibi yürüyordu. Gözleri dönmüştü. Sweatshirt’ünün kollarını o kadar sıkı sıkıyordu ki tırnakları etine batıyordu. Enerji içeceği bağımlılığı vücudunu ele geçirmişti. beyni zonkluyor, soğuk terler döküyordu.
"Zeynep, biraz yavaşla, yetişemiyorum!" diye arkadan seslendi Elif. Elif sürekli arkasına bakıyor, Kerem’i yalnız bıraktığı için pişmanlık duyuyordu.
"Orada bir otomat var," dedi Zeynep, Elif’i duymayarak. Koridorun köşesinde, tamamen karanlıkta kalan bir kozmetik mağazasının vitrinine kilitlenmişti. Vitrinin arkasında, üzerinde sadece renkli, parıldayan kutuların olduğu tekinsiz bir buzdolabı duruyordu.
"Zeynep, o mağaza kapalı, içeri girme!" dedi Elif onun kolunu tutarak.
"Bırak beni!" diye bağırdı Zeynep kolunu çekerek. Gözlerindeki ela tonlar, krizin getirdiği öfkeyle kararmıştı. Elif’i sertçe geriye doğru itti. Elif dengesini kaybedip yere düştü aniden. Zeynep mağazanın açık olan cam kapısından içeri daldı. Doğrudan buzdolabına koştu. Kutulardan birini kaptığı gibi kapağını açtı ve açgözlülükle içmeye başladı.
Ama Zeynep içtikçe, mağazanın içindeki mankenler hareket etmeye başladı. Mağazanın tavanındaki hoparlörlerden eski, pikselli bir çocuk şarkısı çalmaya başladı. Vitrindeki cansız vitrin mankenleri, yüzleri olmamasına rağmen kafalarını Zeynep’e doğru çevirdiler.
"Elif..." dedi Zeynep, sesi aniden kısılarak.
Mankenler yavaş, kesik adımlarla Zeynep’in etrafını sarmaya başladı. Elif içeri girip onu çekmek istedi ama korkuyordu. Arkasına koşarak oradan uzaklaştı.
Mankenlerin plastik elleri, Zeynep’in omuzlarına ve kızıl saçlarına doğru uzandı. Zeynep korku ile aniden ters yöne doğru koşmaya başladı.
Bu sırada Kerem, AVM’nin en alt katındaki o zifiri karanlık otopark ve depo girişinde tek başına yürüyordu. Çakmağı veya sigarası olmadığı için telefonunun ekran ışığıyla önünü görmeye çalışıyordu. Sinirden ve nikotin yoksunluğundan elleri titriyordu. "Lanet olsun, lanet olsun..." diye mırıldanıyordu kendi kendine.
Aniden arkasındaki karanlıktan, beton zemine sürtünen devasa bir şeyin sesi geldi.
Kerem hızla arkasına döndü, telefonunun ışığını karanlığa tuttu. Hiç bir şey yoktu. Kerem sakinleyerek nefes verdi. Tekrar önüne döndüğü an bir ses kulağına yükseldi.
"Bir dal sigara ister misin, Kerem?"