Kapının üzerinde beliren görüntü kaybolduğunda, geriye ne karanlık kaldı ne de ışık; ikisinin arasında, insanın gözlerini kapattığında bile kaybolmayan bir boşluk vardı. Yusuf uzun süre hareket etmedi çünkü gördüğü şey bir cevap vermekten çok, yıllardır içinde taşıdığı bütün soruların ağırlığını artırmıştı. Bazı gerçekler insana yol göstermezdi; önce insanın yıllardır yürüdüğü yolun aslında nereye çıktığını gösterirdi.
Çöpçü adam hâlâ kapının yanında duruyordu.
Yüzünde yılların yorduğu bir ifade vardı.
Ama bu yorgunluk yaşlanmanın değil, hatırlamanın yorgunluğuydu.
Yusuf ona doğru döndü.
“Sen o gece ne gördün?”
Adam hemen cevap vermedi.
Sanki kelimeleri seçmeye çalışmıyor, yıllardır içinde taşıdığı bir görüntüyü yeniden yaşamamak için direniyordu.
“Bazı geceler vardır,” dedi sonunda.
“İnsan onları unutmak için yaşar.”
Bir an sustu.
“Ama bazı geceler de insanı unutmaz.”
Ali sessizce dinliyordu.
Normalde sorular soran, cevap arayan oydu.
Ama bu kez o da susuyordu.
Çünkü ilk defa karşılarındaki kişinin de onlar gibi kayıp olduğunu anlamıştı.
Çöpçü adam sadece bir bilen değildi.
O da bir şeyin içinde kalmıştı.
“Ben o gece orada olmamalıydım.”
Adamın sesi çok sakindi.
“Her gece aynı saatte o sokaktan geçerdim. O gün farklı bir şey oldu. Nedenini bilmiyorum.”
Gözleri uzaklara kaydı.
“Bir şey beni orada tuttu.”
Yusuf’un içi ürperdi.
Çünkü kendi hayatlarında da aynı şey vardı.
Sanki görünmeyen bir el onları bir yere yönlendiriyor, bir kapının önüne getiriyor, bir ipucunun peşinden sürüklüyordu.
Adam devam etti:
“Yağmur yağıyordu.”
“Yol neredeyse boştu.”
“Ben sadece işimi yapıyordum.”
“Sonra…”
Sesi ilk kez titredi.
“Gökyüzü değişti.”
Kimse konuşmadı.
Çünkü bir insanın gökyüzünün değiştiğini söylemesi normal bir şey değildi.
Ama bu hikâyede normal olan çok az şey kalmıştı.
“Önce ışık gördüm.”
“Arabanın ışığı değildi.”
“Far değildi.”
“Başka bir şeydi.”
Adam gözlerini kapattı.
“Öyle bir ışık ki insan ona bakınca gözleriyle değil, içiyle görüyordu.”
Elif yavaşça sordu:
“Sonra ne oldu?”
Adam başını eğdi.
“Sonra sessizlik oldu.”
“Çarpışma sesinden sonra değil.”
“Önce.”
Yusuf kaşlarını çattı.
“Önce mi?”
Adam başını salladı.
“Evet.”
“Dünya sanki bir anlığına durdu.”
O cümle Yusuf’un içine işledi.
Çünkü onların yaşadığı şey de buydu.
Duran zaman.
Bitmeyen an.
“Arabaya yaklaştım.”
Adamın sesi yavaşladı.
“Yardım etmek istedim.”
“Ama yürüyemedim.”
“Neden?”
Ali’nin sorusu istemsizce çıkmıştı.
Çöpçü adam cevap verirken gözleri doldu.
“Çünkü orada sadece bir kaza yoktu.”
“Ne vardı?”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra:
“Bir ayrılık vardı.”
Yusuf’un kalbi hızlandı.
Bu kelimeyi daha önce de duymuştu.
Ama şimdi farklı geliyordu.
Çünkü adam bir olay anlatmıyordu.
Bir geçiş anlatıyordu.
“Arabanın yanında dört kişi vardı.”
Yusuf dikkatle dinledi.
Adam devam etti:
“Ama sonra…”
Durdu.
“Sonra onları gördüm.”
“Elbiseleriyle değil.”
“Bedenleriyle değil.”
“Başka bir hâlde.”
Elif’in yüzü değişti.
“Ne gördün?”
Adam gökyüzüne baktı.
Ve yıllardır söylemekten kaçındığı kelimeleri sonunda söyledi:
“Onları almaya gelenleri.”
Hiç kimse nefes almadı.
Sanki herkes aynı anda o kelimenin ağırlığını hissetmişti.
Yusuf yavaşça sordu:
“Kim?”
Çöpçü adam cevap vermeden önce gözlerini kapattı.
“Bilmiyorum.”
“Adlarını bilmiyorum.”
“Ama insan değillerdi.”
Rüzgâr bir anda kesildi.
Sanki dünya bile dinliyordu.
“Onlar ağlıyordu.”
Bu cümle herkesi durdurdu.
Çünkü kimse böyle bir şey beklemiyordu.
Yusuf fısıldadı:
“Kim ağlıyordu?”
Çöpçü adamın gözleri Yusuf’a döndü.
“Onları almaya gelenler.”
Ve ilk kez Yusuf şunu hissetti:
Belki de o gece sadece insanlar kaybolmamıştı.
Belki de gökyüzünde bile açıklanamayan bir hata olmuştu.
Çöpçü adam cebinden eski, yıpranmış bir kâğıt çıkardı.
Yıllardır sakladığı bir şeydi.
“Bunu o gece buldum.”
Yusuf kâğıda baktı.
Üzerinde sadece bir tarih vardı.
17 Eylül
Altında ise silik bir cümle:
Tamamlanmayanlar bekler.
Yusuf’un elleri titredi.
Çünkü artık anlıyordu.
Bütün yollar.
Bütün oyunlar.
Bütün kapılar.
Hepsi aynı yere çıkıyordu.
Ama hâlâ bilmedikleri bir şey vardı.
O gece gerçekten ne olmuştu?
Ve en önemlisi…
Onlar neden hâlâ bekliyordu?