Duvar saatinin akrep ve yelkovanı geriye doğru dönmeye başladığı anda odanın içindeki hiçbir eşya yer değiştirmedi, hiçbir pencere kırılmadı, hiçbir duvar yıkılmadı; buna rağmen Yusuf’un içinde açıklayamadığı bir his doğdu, çünkü insan bazen bulunduğu yerin değişmediğini görür ama kendisinin aynı yerde kalmadığını anlar ve o an bunun, şimdiye kadar yaşadığı bütün oyunlardan çok daha tehlikeli olduğunu sezdi.
Saat…
Her tik sesiyle geçmişe gitmiyordu.
Aksine, geçmiş ile bugünün arasındaki ince çizgiyi silmeye başlıyordu.
Masanın üzerindeki çaydan hâlâ ince bir buhar yükseliyordu.
Az önce bunun eski bir anının parçası olduğunu düşünmüşlerdi.
Fakat Yusuf elini bardağa yaklaştırınca sıcaklığı hissetti.
İrkilerek elini geri çekti.
“Bu…”
Sesi yarıda kaldı.
Elif onun ne söylemek istediğini anlamıştı.
“Hatıralar sıcak olmaz.”
Yusuf cevap vermedi.
Çünkü haklıydı.
Bir anı görülebilirdi.
İşitilebilirdi.
Ama hissedilemezdi.
Oysa bu çay birkaç dakika önce demlenmiş gibiydi.
Tam o sırada mutfaktan hafif bir tabak sesi geldi.
İkisi de aynı anda dönüp kapıya baktılar.
Ev sessizdi.
Biraz önce bomboş olduğuna emindiler.
Fakat şimdi içeriden birinin dolaştığına dair belli belirsiz sesler geliyordu.
Yusuf yavaş adımlarla mutfağa yöneldi.
Her adımında parke zeminin çıkardığı ince gıcırtı, yıllardır unutmaya çalıştığı çocukluk anılarından birini uyandırıyordu; gece yarısı susadığı için mutfağa gizlice inmesi, annesinin sabah erkenden hazırladığı kahvaltılar, babasının radyoyu açıp pencereyi aralaması…
Bu görüntüler birer anı gibi değil, yeniden yaşanıyormuş gibi canlıydı.
Mutfağın kapısını araladığında içeride kimseyi göremedi.
Fakat masanın üzerinde iki tabak duruyordu.
Birinde henüz kesilmiş domatesler vardı.
Diğerinde ise yarım bırakılmış bir ekmek.
Bıçağın ucunda taze kırıntılar duruyordu.
Sanki biri yalnızca birkaç saniye önce sofrayı hazırlarken odadan çıkmıştı.
Elif masaya yaklaştı.
Parmaklarını ekmeğin üzerine koydu.
Yumuşaktı.
“Bu mümkün değil.”
diye fısıldadı.
Yusuf ise gözlerini pencereye çevirmişti.
Camın dışındaki yağmur durmuştu.
Az önce sokak bomboştu.
Şimdi ise aşağıdan çocuk sesleri yükseliyordu.
Bir kadın balkonundan çamaşır topluyor, karşı apartmandaki yaşlı adam saksılarını suluyor, sokakta top oynayan iki çocuk kahkahalar atıyordu.
Hayat…
Devam ediyordu.
Yusuf pencereyi açtı.
Serin bir rüzgâr içeri doldu.
O anda aşağıdan tanıdık bir ses yükseldi.
“Yusuf!”
Ses o kadar gerçekti ki düşünmeden pencereye eğildi.
Aşağıda Ali vardı.
Çocuk hâliyle.
Elinde yine o kırmızı oyuncak araba.
Yukarı bakıyor ve gülümsüyordu.
“Abi! Çabuk gelsene!”
Yusuf’un gözleri doldu.
Tam cevap verecekti ki Elif kolunu tuttu.
“Dur.”
Yusuf şaşkınlıkla ona baktı.
“Neden?”
Elif’in sesi titriyordu.
“Biraz önce…”
“…Ali içerideydi.”
Bu cümle ikisini de susturdu.
Çünkü haklıydı.
Ali aynı anda iki farklı yerde olamazdı.
Ya da…
Onlar iki farklı zamanın içine aynı anda bakıyorlardı.
Yusuf tekrar pencereye yöneldi.
Bu kez sokakta kimse yoktu.
Top sesi kesilmişti.
Çocuklar kaybolmuştu.
Sanki bütün mahalle birkaç saniyeliğine nefes almış, sonra yeniden susmuştu.
O sırada salondan eski bir telefonun zili çalmaya başladı.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
İnatçı bir sessizlikle çalmaya devam ediyordu.
Yusuf ağır adımlarla salona döndü.
Masanın üzerindeki siyah çevirmeli telefon durmadan çalıyordu.
Ahizeyi kaldırdı.
Önce yalnızca cızırtı duyuldu.
Sonra çok uzaklardan gelen bir nefes sesi…
Ardından kırık dökük birkaç kelime.
“…gecikmeyin…”
Ses kesildi.
Yusuf konuşmaya çalıştı.
“Kimsiniz?”
Cevap gelmedi.
Yalnızca aynı nefes.
Sonra yeniden…
“…yol…”
Cızırtı.
“…yağmur…”
Ve son olarak tek bir kelime.
“…durmayın…”
Hat tamamen sustu.
Yusuf ahizeyi yerine bırakırken eli hafifçe titriyordu.
Bu sesi tanımıyordu.
Ama içinde garip bir yakınlık hissi vardı.
Sanki yıllar önce binlerce kez duymuş, sonra unutmuştu.
Elif duvardaki fotoğrafa yeniden baktı.
Az önce seçilemeyen yüz biraz daha belirginleşmişti.
Fotoğraftaki genç kızın saçları…
Omuzları…
Boynundaki kolye…
Her şey Elif’e benziyordu.
Yüzü ise hâlâ bulanıktı.
Tam o anda evin ışıkları birkaç kez gidip geldi.
Salon bir anlığına karardı.
Işık yeniden yandığında Yusuf donup kaldı.
Az önce boş olan koltukta biri oturuyordu.
Orta yaşlarında bir kadın.
Elinde örgü şişleri vardı.
Başını kaldırmadan örgü örmeye devam ediyordu.
Ne Yusuf’a baktı…
Ne Elif’e…
Sanki onlar odada yokmuş gibi davranıyordu.
Fakat birkaç ilmek daha attıktan sonra, gözlerini kaldırmadan usulca konuştu.
“Yusuf…”
Yusuf’un dizlerinin bağı çözüldü.
Bu ses…
Annesinin sesiydi.
Kadın başını hâlâ kaldırmıyordu.
Örgüsünü örmeye devam ederken ikinci cümlesini söyledi.
“Misafirimiz üşümesin.”
Elif istemsizce arkasına baktı.
Kadın ondan bahsediyordu.
Bunu hissediyordu.
Ama…
Kadın Elif’i nasıl biliyordu?
Yusuf annesine doğru bir adım attı.
Boğazı düğümlenmişti.
“Anne…”
Kelime dudaklarından çıkar çıkmaz kadın örgü örmeyi bıraktı.
İlk kez başını kaldırdı.
Yüzünde sıcak bir tebessüm vardı.
Fakat gözlerinin içinde derin bir hüzün gizleniyordu.
Yusuf tam ona yaklaşacakken…
Kadın usulca başını iki yana salladı.
“Henüz değil.”
Bu iki kelime, odadaki bütün sıcaklığı bir anda alıp götürdü.
Çünkü Yusuf ilk kez şunu hissetti:
Rüyalar artık yalnızca geceleri gördükleri şeyler değildi.
Gerçek hayat da usul usul onların içine karışmaya başlamıştı.
Ve yakında…
Hiç kimse hangi dünyanın gerçekten “gerçek” olduğunu ayırt edemeyecekti.