İçeriğe geç

Rüya bir hayat

Bölüm 28 · 3 dk okuma

Rüya bir hayat

Bölüm 28

Unutulmuş kat

Kapının içinden yükselen o eski metal sesi, yıllardır hiç açılmamış bir kilidin pasını bırakmasından çok daha farklı bir şey anlatıyordu; sanki demir, ahşap ve taş birlikte hareket ediyor, apartmanın tamamı derin bir uykudan uyanıyor ve duvarların arasına sıkışıp kalmış onlarca yıllık sessizlik yavaş yavaş nefes almaya başlıyordu. Yusuf elini kapının üzerinden çekmedi. Parmaklarının altında hissettiği soğukluk, sıradan bir kapının soğukluğu değildi. Bu his, uzun zamandır kimsenin dokunmadığı bir hatıraya temas etmek gibiydi.

Kapı kendiliğinden aralandı.

İçeriden ne parlak bir ışık yayıldı ne de karanlık dışarı taştı.

Eski apartmanların kendine özgü kokusu, rutubete karışmış tahta merdivenlerin kokusu, yıllardır aynı yerde duran demir korkulukların pası ve çocukluğunu eski binalarda geçiren herkesin tanıyabileceği o tarifsiz hava yavaşça dışarı süzüldü.

Yusuf içeri girmeden önce arkasına baktı.

Sokak hâlâ boştu.

Az önce çöp arabasının tekerlek izleri görünen kaldırım bile tertemizdi.

Yağmur devam ediyordu.

Fakat ilginç olan, damlaların apartmanın girişine değdiği anda sessizleşmesiydi.

Dışarıda yağmur yağıyor, içeride ise tek bir damla sesi bile duyulmuyordu.

Elif bunu fark etti.

“Burada ses değişiyor.”

Yusuf hafifçe başını salladı.

“Hayır…”

Sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.

“Ses değil… Zaman değişiyor.”

İkisi birlikte ilk basamağa adım attılar.

Merdivenler eskimişti ama hiçbir yer kırık değildi.

Korkulukların cilası silinmiş, duvarların boyası dökülmüş, posta kutularının üzerindeki isimler yıllar içinde okunamayacak kadar solmuştu.

Yusuf gözlerini isimliklere çevirdi.

Bazılarında hiçbir şey yazmıyordu.

Bazılarında yalnızca harfler kalmıştı.

Bir kutunun üzerinde ise silinmemiş tek bir kelime vardı.

“Bekleyen.”

Yusuf istemsizce durdu.

“Bir soyadı değil.”

dedi kendi kendine.

“Hayır.”

Elif de aynı şeyi düşünüyordu.

“Sanki…”

“…bir görev.”

Merdivenleri çıkmaya devam ettiler.

Birinci kat.

İkinci kat.

Üçüncü kat.

Her katta aynı koridor…

Aynı lambalar…

Aynı kapılar…

Fakat Yusuf birkaç dakika sonra tuhaf bir ayrıntıyı fark etti.

Normalde üç katlı olması gereken apartman bitmiyordu.

Dördüncü kat geldi.

Ardından beşinci.

Sonra altıncı.

Nefes nefese kalmamışlardı.

Yorulmamışlardı.

Ama çıkmaları gereken kat çoktan geride kalmıştı.

Yusuf durup aşağı baktı.

Merdiven boşluğu görünmüyordu.

Sanki geldikleri katlar karanlığın içinde eriyip gitmişti.

Elif usulca konuştu.

“Biz yukarı çıkmıyoruz.”

Yusuf ona döndü.

“Ne demek istiyorsun?”

Elif parmaklarını korkuluğun üzerinde gezdirdi.

“Giderek daha derine iniyoruz.”

Bu cümle ilk anda anlamsız görünse de Yusuf’un içinde garip bir karşılık buldu.

Gerçekten de havadaki koku değişmişti.

Duvarların rengi koyulaşmıştı.

Sessizlik ağırlaşmıştı.

İnsan bazen bir yere inerken yükü hafiflerdi.

Buradaysa tam tersi oluyordu.

Her basamak, omuzlarına görünmeyen bir ağırlık ekliyordu.

Sonunda merdiven bitti.

Karşılarında dar bir koridor uzanıyordu.

Koridorun sonunda tek bir kapı vardı.

Ne numarası vardı.

Ne zili.

Ne de kolu.

Kapının tam ortasına küçük, yuvarlak bir ayna yerleştirilmişti.

Aynaya ilk bakan Elif oldu.

Bir anda geri çekildi.

Yüzü bembeyaz kesilmişti.

Yusuf telaşla yanına geldi.

“Ne gördün?”

Elif cevap vermedi.

Sadece başını iki yana salladı.

Yusuf aynaya döndü.

İlk bakışta kendi yansımasını gördü.

Sonra…

Yansıma gülümsedi.

Ama Yusuf gülümsememişti.

Bir anlığına kanının çekildiğini hissetti.

Aynadaki yüz kendisine aitti.

Fakat gözlerinin içindeki ifade yabancıydı.

Sakin.

Huzurlu.

Sanki her şeyi biliyordu.

Yansıma dudaklarını oynattı.

Ses çıkmıyordu.

Ama Yusuf kelimeleri okuyabiliyordu.

“Hatırlamak istiyor musun?”

Yusuf istemsizce bir adım geri çekildi.

Yansıma ise yerinden kıpırdamadı.

Tam tersine, aynanın içinden dışarı bakmaya devam etti.

Sonra ikinci cümleyi söyledi.

“Her hatırlayışın bir bedeli vardır.”

Koridorun lambaları aynı anda sönüp yeniden yandı.

Bu kez aynadaki yansıma kaybolmuştu.

Yerinde yalnızca siyah bir boşluk vardı.

O boşluğun içinden yavaş yavaş bir anahtar çıktı.

Havada süzülerek Yusuf’un önüne geldi.

Anahtarın sapında küçük harflerle tek bir kelime kazınmıştı.

“İtiraf.”

Yusuf anahtarı avucuna aldığında soğuk bir rüzgâr koridorun içinden geçti.

O rüzgârın taşıdığı şey hava değildi.

Seslerdi.

Çok uzaktan gelen konuşmalar…

Çocuk kahkahaları…

Bir kadının ninni söyler gibi mırıldanışı…

Bir erkeğin “Birazdan dönerim.” deyişi…

Ve ardından…

Aniden kesilen bir fren sesi.

Yusuf’un eli titredi.

Sesler bir anda sustu.

Kapının üzerinde daha önce olmayan ince bir yazı belirdi.

“İçeri yalnızca gerçeği söyleyen girebilir.”

Yusuf yazıya uzun süre baktı.

Sonra Elif’e döndü.

“Buradaki oyun diğerlerine benzemiyor.”

Elif sessizce başını salladı.

“Hayır.”

Bakışlarını elindeki anahtara çevirdi.

“Bu kez bizden zekâmızı değil…”

“…kendimizi istiyor.”

Koridor yeniden sessizliğe gömülürken Yusuf, elindeki anahtarı yavaşça kilide yaklaştırdı.

Fakat anahtarı çevirmeden hemen önce, içeriden gelen çok hafif bir çocuk sesi duyuldu.

O ses yalnızca tek bir cümle söyledi.

“Abi… neden bu kadar geç kaldın?”

Yusuf’un kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.

Çünkü o sesi tanıyordu.

Hayatında binlerce kez duymuştu.

O ses…

Ali’nin çocukluğuna aitti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.