İçeriğe geç

Rüya bir hayat

Bölüm 26 · 3 dk okuma

Rüya bir hayat

Bölüm 26

Sessiz tanık

Pastanenin kapısından çıktıkları anda ayaklarının altındaki zemin kaybolmadı, aksine bütün ayrıntılarıyla varlığını korudu; kaldırım taşlarının arasına sıkışmış küçük yabani otlar, yağmurdan sonra kuruyup koyu gri bir renge dönüşen asfalt, uzaktan gelen simitçinin sesi ve deniz tarafından esen hafif rüzgâr, buranın şimdiye kadar girdikleri oyunlardan çok daha gerçek olduğunu hissettiriyordu. Fakat tam da bu yüzden Yusuf’un içindeki huzursuzluk büyüyordu, çünkü ilk kez bulunduğu yer bir rüya gibi görünmüyor, gerçekten yaşanmış bir günün içine girmiş olduklarını hissettiriyordu.

Arkasına dönüp pastaneye baktı.

Az önce çökmekte olan bina sapasağlam duruyordu.

Camlar kırılmamıştı.

İnsanlar içeride sohbet ediyor, garsonlar sipariş dağıtıyor, kasadaki kadın müşterilere gülümseyerek para üstü veriyordu.

Sanki birkaç dakika önce yaşananlar hiç olmamıştı.

Elif yavaşça konuştu.

“Anı kendini düzeltti.”

Yusuf gözlerini pastaneden ayırmadan cevap verdi.

“Hayır…”

Başını hafifçe iki yana salladı.

“Bizi dışarı attı.”

Bu iki cümle arasındaki fark küçüktü ama hissettirdikleri bambaşkaydı.

Eğer anı kendini düzeltmişse hata onlardı.

Eğer onları dışarı atmışsa demek ki görmemeleri gereken bir şeye yaklaşmışlardı.

Yusuf bunu düşündükçe telefon ekranındaki o tek cümle yeniden zihninde belirdi.

Her şeyi ona anlatma.

Kimin kime söylediği belli değildi.

Ama artık emindi.

Bu cümle oyunun cevabı değildi.

Cevaba giden ilk kapıydı.

Bir süre sessizce yürüdüler.

İlk kez konuşmak istemiyorlardı.

Çünkü son zamanlarda her söyledikleri cümle yeni sorular doğuruyor, hiçbir cevap yerini doldurmuyordu.

Sokağın sonuna geldiklerinde Yusuf durdu.

Karşı kaldırımda eski bir kitapçı vardı.

Vitrinindeki kitaplar güneşten solmuş, ahşap tabelası yılların izini taşımaya başlamıştı.

Kapının önünde ise yaşlı bir adam elindeki kutuları düzeltiyordu.

Yusuf’un dikkatini çeken adam değildi.

Kutunun içindeki kitaplardı.

Kutulardan birinin üzerinde büyük harflerle tek bir kelime yazıyordu.

HATIRA

Yusuf istemsizce kitapçıya doğru yürüdü.

Elif peşinden geldi.

İçeri girdiklerinde eski kitap kokusu bütün dükkânı dolduruyordu; raflar tavana kadar yükseliyor, bazı kitapların sayfaları yılların ağırlığıyla sararmış, bazıları ise hiç açılmamış gibi tertemiz duruyordu.

Yaşlı adam başını kaldırıp onlara gülümsedi.

Fakat…

Sanki onları görmemişti.

Bakışları tam üzerlerinden geçip arka rafa yöneldi.

Yusuf bunu fark edince bir adım yaklaştı.

“Affedersiniz…”

Adam tepki vermedi.

Bir kez daha seslendi.

Yine cevap gelmedi.

Elif, Yusuf’un koluna hafifçe dokundu.

“Boşuna.”

Yusuf şaşkınlıkla döndü.

“Neden?”

Elif derin bir nefes aldı.

“Biz burada misafiriz.”

Bu kelime Yusuf’un içine oturdu.

Misafir…

Belki de gerçekten öyleydiler.

Geçmiş onları kabul etmiyor, yalnızca belirli sınırlar içinde dolaşmalarına izin veriyordu.

Tam çıkmak üzereyken dükkânın arka tarafındaki raflardan bir kitap kendi kendine yere düştü.

İkisi de aynı anda dönüp baktı.

Yaşlı adam hiçbir şey duymamış gibi işine devam ediyordu.

Yusuf kitabı yerden aldı.

Kapağında isim yoktu.

Yalnızca kabartma hâlinde işlenmiş tek bir cümle vardı.

“Bazı tanıklar konuşmaz.”

Yusuf kitabı açtı.

Sayfaların tamamı boştu.

Tam kapatacağı sırada son sayfada beliren tek satırı gördü.

“Onu bul. O günü gören tek kişi hâlâ bekliyor.”

Yusuf’un aklına aynı anda tek bir kişi geldi.

Çöp toplayan adam.

Elif de aynı şeyi düşünmüş olacak ki fısıltıyla konuştu.

“Tanık…”

Yusuf başını yavaşça salladı.

“Biz sürekli ipuçlarının peşinden koştuk.”

Sesi düşünceliydi.

“Belki de ilk kez bir insanın peşinden gitmemiz gerekiyor.”

Tam o anda dükkânın camına yağmurun ilk damlası düştü.

Ardından ikinci.

Sonra üçüncü.

Gökyüzü birkaç saniye içinde koyu gri bulutlarla kaplandı.

Yusuf pencereye yöneldi.

Bu yağmuru tanıyordu.

Sebebini açıklayamıyordu ama tanıyordu.

Yağmurun kokusunu…

Rengini…

Sessizliğini…

Hepsi zihninin en derin yerine dokunuyordu.

Bir anlığına nefesi kesildi.

Ve gözünün önünde çok kısa bir görüntü belirdi.

Islak bir yol.

Parlayan farlar.

Bir fren sesi.

Ardından…

İki damla.

Hayır.

Yağmur damlası değildi.

Birinin gözlerinden yere düşen iki damla yaş.

Görüntü kaybolduğunda Yusuf’un avuçları terlemişti.

Elif endişeyle yüzüne baktı.

“Yine mi gördün?”

Yusuf bu kez hemen cevap vermedi.

Pencerenin buğulanan camına baktı.

Parmağıyla istemsizce tek bir kelime yazdı.

Neden?

Fakat kelimeyi tamamladığı anda camın öteki tarafında biri belirdi.

Eski, yıpranmış montu…

Omzundaki çuval…

Yavaş yürüyüşü…

Elindeki çöp arabası…

Çöp toplayan adam.

Bu kez ilk defa arkasını dönmedi.

Durdu.

Doğrudan Yusuf’a baktı.

Sonra çok hafif bir şekilde başını eğdi.

Sanki…

“Artık hazırsınız.”

der gibi.

Ve yağmurun içinde yürümeye devam etti.

Yusuf, onun arkasından düşünmeden dışarı fırladı. Elif de hiç tereddüt etmeden peşinden koştu.

Çünkü bu kez hissettikleri şey bir ipucunun peşinden gitmek değildi.

Yıllardır cevap vermeden uzaklaşan bir tanığın sonunda konuşmaya razı olduğu duygusuydu.

Ve belki de…

Kaybolan üç yılın sessizliği ilk kez bozulmak üzereydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.