İçeriğe geç

Ruhunla Dans

Bölüm 3 · 30 dk okuma

Ruhunla Dans

Bölüm 3

BÖLÜM 1 | "Maske"

"Düşünün. Çünkü henüz yasaklanmadı."

George Orwell

Düşünün. Çünkü henüz yasaklanmadı, demiş George Orwell, dört sene önce altını çizdiğim 1984 kitabında. 2038 yılına gireceğimiz dakikalar öncesinde ise bu alıntının üstünü tam olarak yenisiyle çizdim: Yeni Dünya.

Artık bu dünyada, düşünmek de yasaktı.

Gökyüzü, yıkık bir kabullenişle dinmişti. Fazlasıyla sinir bozucu dinginliğinde gözyaşı döküyordu. Bakışlarım ise sanki görmezden gelirsem kaçabilirmişim gibi bir inatla önüme dönmek istemiyordu. Volkstheater'ın büyüleyici atmosferi beni boğmaktan öteye gitmediği saatlerdi. Hiçbir şeye ve hiçbir kimseye ilgim kalmamıştı artık. İçimdeki öfke ve nefret ise gökyüzü gibi kabullenişini gerçekleştirmiş, herkesin istediği gibi boyun eğmişti. Şah damarımın üzerindeki yara izi bunun açık bir nişanesiyken söylenecek ya da tarif edilebilecek bir söz de bırakmıyordu geriye.

Ölümden korkmazdım. Boyun eğmektense, boynumu kökünden kesmelerini tercih ederdim. Henüz erken, demiştim. En azından bu geceye kadar öyle düşünmüştüm. Bu yeni dünyadan bir şah damar patlatmadan amaçsızca silinip gitmemeli, demiştim bundan tam altı ay önce.

Peki bu siktiğimin altı ayında ne halta yaramıştım ben?

Topraklarım kurumuş, yağmur bile yağmıyordu artık. Derinlere gizlediğim öfke ve nefret, fazlasıyla üşengeçti. Büyük bir çıkmazdaydım. Kendime verdiğim sözler ağır geliyordu. Altından kalkamadığım gibi hissizleşmeye de başlıyordum. Keşke o şah damarıma dayanan hançeri zamanında ben kökleseydim, demeye korkuyordum tüm pişmanlığımla. En azından bu iğrenç törene kendi gözlerimle şahitlik etmemiş olurdum.

Kalabalığın bir kısmı dayanamamış olacak ki birazdan herkesin heyecanla beklediği bu gecenin en özel eğlencesi olan dans gösterisinin gerçekleştirileceği tiyatro salonuna ilerliyordu. Yerimden bir gram kıpırdamadım. Artık kabullenişimin verdiği hissiz bir sakinlikle viskimi yudumladığım sıra, yan tarafımdaki sandalye ahşap zeminde sinir bozucu bir sesle çekildi.

"Azer, adamım!"

Adamını siksinler. Masama izinsiz oturan at suratlıya döndüm. Bayık bakışlarımdan cevabını almış olmalı ki yüzünü buruşturdu. "Yine fazlasıyla neşelisin, kardeşim."

Kardeşini de siksinler, demek varken "Sende fazlasıyla," yüzümü buruşturdum. Fransızca doğru kelimeyi aradım, bulamadım. "Hiperaktifsin." Yeterliydi zannımca. Aradığım kelimeyi bulsaydım pek hoş bir sohbet olmayacaktı. Bende hoş bir adam sayılmazdım.

"Hadi ama Azer, bu gece büyük gece! Ulu Gece! Yüzün bu şekilde görünmeye devam ederse, insanlar kutlama töreninde olduğunu düşünmek yerine cenaze töreninde olduğunu sanarlar."

Arada bir fark görmüyor ama cevap vermeye de tenezzül etmiyordum. Ulu geceni de siksinler, demekle yetindim içimden. Viskimden bir yudum daha aldım. Bu siktiğimin alkolü de kanıma bir türlü karışmıyordu. Saatlerdir bu işkenceye biraz daha katlanabilmek için sıktığım dişlerimi gevşettim. Alkolün yaradığı tek halt ağrıması gereken çene kaslarımı uyuşturması olsa gerek ki etki etmiyordu. Oysa ki uyuşturması gereken komple bendim. Özellikle de zihnim.

Yanımdaki çocuğun maskeli siyahi çehresine döndüm. Teniyle tezat parlak beyaz dişleriyle sırıtıyordu. Yüzündeki maske de neyin nesiydi? Maskeli balodasın, Azer. Doğru ya. Gülmeme engel olamadım, sanki ihtiyacımız varmış gibi.

Ağzımı açacaktım ki aynı anda vazgeçtim. Artık laf dalaşına girmek için bile üşeniyordum. Zaten gireceğim kişi bu dalkavuk mu olacaktı? Cahil bir çocuktan fazlası değildi.

Yeni Dünya denilen oluşumun kör ettiği insanlardan biri olan Fransız Başbakanının oğlu Callium'du. Kâle alınacak biri bile değilken üç ay önce, Türkiye Cumhuriyeti'nin iktidar ve gecenin on ikiye yaklaştığı şu dakikalarda kısa süre sonra tek partisi olacak Birlik Partisi'nin daimi lideri Kadir Kolluk'un eşi; Victoria Kolluk'un yeğeni olması sebebiyle gelen emirle, Türkiye'de başını belaya soktuğu uyuşturucu soruşturmasının savcısı olarak götünü kurtarmıştım. O günden beri her karşılaşmamızda peşimi bırakmıyordu andaval it. Yıkımımın başlangıcıydı lakin habersizdi.

"Al şunu." Ellerinin arasında uzattığı siyah maskeye baktım. "Biraz gıcık bir tipsin," bakışlarım gözleriyle buluştuğu an gördüğü şeyden memnun olmamış gibi suratını buruşturdu. "Pekala, fazlasıyla gıcık bir tipsin ama seni severim Azer." Elindeki maskeyi yeniden görüş açıma soktu. "Gerekliliklere saygı göster." Bakışlarımın yoğunlaştığını hissederken kalbimden başlayan kor alevler bastı sanki vücudumu, dikenli bir tel gibi sardı. Biliyordum çünkü devamını. "Cemiyete karşı gelme."

Gerekliliklere saygı göster. Cemiyete karşı gelme. Yeni Dünya'ya güven.

Sil.

Sorgulama. Baş kaldırma. İtaat et.

Hissizdim. Öyleyim sanıyordum. Yoğun, şaşalı ışıkların altında kanlanmaya başlayan gözlerim ile süzdüm bir telaşla yemek salonunu terk etmeye çalışan yüzlerindeki maskeleri yeni fark ettiğim kalabalığı. Ağzıma kanın metalik tadı yayıldığında halihazırda yüzümde var ettiğim maske sarsılmak üzereydi. "Emirlerine diyorsun." Hata yapıyordum. Belki. Ya da doğru. Her ne sikimse. Hissiz olduğum yalanı ile kendimi kandırıyordum belki de. Belirli kalıpları duymak hala kanıma dokunuyordu.

Callium derin bir nefes aldı. "Kurallar ve kanunlar diyorum, adamım. Yeni düzen diyorum. Saygın bir Türk Seçkinsin. Yeni Dünya'ya güven." Benimle birlikte süzdüğü kalabalıktan aldı bakışlarını. "Aksini kanıtlama."

Kaşlarımın anlık çatılmasına engel oldum ama zordu. Bu geceki gösterim, geçen altı ayın her bir gününden daha zordu. Final olduğu için miydi? Yoksa sabrımın tükendiğini düşündüğüm sınırım hala tam olarak aşılamamış mıydı? Tanıyamıyordum artık kendimi.

Uzatılan siyah maskeye kısa bir bakış atıp beni pür dikkat izleyen kahverengi irislere geri döndüm. Callium'un Fransızca kurduğu cümleleri ifadesiz tutmaya çalıştığım yüzüm ile zihnimde yeniden süzgüledim.

Aksini kanıtlama.

Uyuşturucu ve kadın bağımlısı bir sik kırığından daha mı fazlasıydı? Ben analizlerimde yanılmam.

Yanlış, Azer. Yanılmazdın.

Sessiz geçen derin bakışmamızın altındaki tepkisizliğimizi iki yana profesyonelce kıvrılan dudak kenarlarım ile kestim.

Rolün, Azer. Hata yapma.

Bu akşamın ikinci perdesiydi ve başrolü olduğum oyun sahnesinden artık sıkılmaya başlamıştım.

Sakin, Azer.

Başımı, onu onaylar bir ifadeyle aşağı yukarı ağır ağır sallarken esiri olduğum repliği dişlerimi sıkarak tekrarladım.

"Yeni Dünya'ya güven."

Callium'un sadece göz çevresinde yer edinen kuş tüylü zümrüt maskeden arta kalan yüzündeki ifadesizliği dağıldı. Günün her anı yerinde olan yavşak gülümsemesi yine yerli yerindeydi.

"Ah, adamım! Gerçekten ürkütücü bir garipliğin var." Elindeki maskeyi boşta olan elime bıraktı. "Ama sanırım en çok da bu tarzını seviyorum. Bilirsin, tehlike her zaman beni cezbeder." Göz kırptı imayla. Kendince kayıtlarda hiç var olmayan ama benim derinlemesine bildiğim suç dosyalarına gönderme yapıyordu pezevenk. Avucumu kaşındıran siyah maskeye bu sefer alıcı gözle yeniden baktım. Siyah kuş tüyü, muhtemelen kuzgun ya da karga olmalı. Elimde maskeyi boka bakıyormuş gibi çevirirdim. Hoşuma gitmemişti.

"Siyahların adamına uygun." Fırlatıp atmayı ne kadar istesem de bunu yapamazdım. "Aykırı bir tipsin. Ne kadar sana güvensem de bir o kadar güvenmemem gereken bir tipmişsin gibi." Zeki miydi değil miydi çözemiyordum. Gözünü kırptı yeniden ve omzunu omzuma çarptı. "Yine güveneceğim gibi?"

Kesinlikle gerizekalının tekiydi.

İstemsiz gözlerimi devirip kaçıncı olduğunu saymadığım viski kadehini diktim kafama. Etrafın iyice azaldığını gördüm. Çoğu Seçkin yemek salonunu boşaltmıştı. Bende bu saçmalığa yeterince tahammül etmiş, rolünü oynamış ve perdeyi kapatmıştım. Vakit defolup gitmenin vaktiydi. Ayaklanacağımı hisseden Callium sandalyeden destek aldığım elimin üzerini tuttu. "Hey! Nereye?" Bu çocuk cidden tahammül seviyemi fazlasıyla zorluyordu. Bıkınca nefes bıraktım. "Hotele."

"Saçmalıyorsun, Az! Kumru'nun gösterisine kalmayacağını söyleme bana!"

Kaşlarım Callium'un ağzından çıkan Türkçe kelime ile çatıldı. "Kumru?"

Bu sefer gözlerini abartılı bir tepki ile deviren Callium'du. "Hadi ama! Kumru! Kumru Karel! Milli gururunuz, dünyanın sanat değeri ve en tepedekilerin gözde Seçkin'i!" Maskeyi tuttuğum elimin bileğini kavrarken boştaki diğer eliyle de kendi maskesini gösterdi. "Hatta Ulu Gece'nin maskelerinin ilham kaynağı!"

Kumru Karel. Doğru ya, Cemiyetin Prensesi. Cemiyetin Göz Bebeği.

Sil.

Zirvedekilerin palyaçosu. Yeni Dünya'nın çok sevgili soytarısı.

Callium ile ortak düşüncede olmadığımızı bariz belli eden konuşmasını sürdürdü ve bunu yaparken büyülenmiş bakışları tiyatro salonuna dikildi. Eli dramatik bir tavırla kalbine gitti. "Ah, Kumru... bu gözlerin gördüğü en nadide çiçek, adamım! En nadide! Hayatımda ilk defa böyle bir güzellik karşısında vuruldum!" Külliyen yalandı, am yarması. "O kızıl saçları, bembeyaz mermer teni, ince işlenmiş bir sütun gibi fiziği ve o masum ama çarpıcı yüzü... O kadar şanslısınız ki, hayatımda onun gösterisine sadece bir kez tanık olabildim ama rüyalarımdan çıkmadı! Bir kez bile adamım! Aklıma geldikçe deli oluyorum! Hem ne diyorlardı dansına-"

"Kelebeğin kanadı kadar zarif, özel ve efsunlu." Öyle yaşayarak anlatmıştı ki istemsiz cümlesini ben tamamlamıştım. Çünkü bu efsuna kendi gözlerimle bende bir kez şahit olmuştum. Bilinçaltıma yerleşmiş, dünyanın neresine gidersem gideyim gördüğüm posterlerinde yazdıkları sloganlaşmış betimlemesiydi de pek tabi. Bakışlarım bulanıklaşır ve geçmişe döner gibi hissettiğim andan beni şiddetle koparan sesler tiyatro salonundan yemek salonuna kadar ulaştı.

"Yeni Dünya!"

Başımı iki yana salladım.

Saçmalık.

Bir soytarı, bir palyaço ve bir kukla.

Oturduğum sandalyeden hızla kalkarken boğazımı tasma gibi sıkan siyah kravatı çekiştirdim. Nefes almaya ihtiyacım vardı ve Callium artık sikimle konuşabilirdi. Burada kalmak beni boğmaktan öteye gitmiyordu. Hala daha Yeni Dünya nidaları koparken nefes alabilecekmiş gibi hissetmiyordum.

Ayaklandığım ve çıkışa doğru iki adımı zor attığım sıra, arkamdan ismimin haykırılmasıyla duraksadım. Gözlerim sinir ve tiksintiyle kısıldı. Buradaki herkesten köküme kadar nefret ediyordum. Pantolonumun cebindeki ellerimi çıkartıp bozduğum kravatıma doğru götürürken kısık sesle lanet okudum. Bu sikik perde neden bir türlü kapanmıyordu? Yine de yüzümdeki ifadeyi silmek zor olmadı.

Çünkü artık sende bir soytarıdan farksızsın, Azer.

Altı aydır aynı rolü oynuyordum. Alışmaya başlamış olmam ise tiksindiğim tek şeyin şu an arkamdaki adam olmadığını kanıtlıyordu. Hayır, bir amacın vardı. Başımı kendime gelmek ister gibi kütletirken tasmamı yeniden sıktım. Sağ omzuma konan elle beraber arkamı döndüm. Oyna.

"Azer!" Dedi coşkulu sesiyle Hamit yeniden. "Sevgili dostum, işte buradasın!" Almanca konuşuyor oluşuna gözlerim kısıldı. Bugün için üç yabancı dil bana fazlaydı. Alkol sonunda işe yarıyor gibiydi. Beynim bulanıklaşıyor, saçma yapan anılar zihnimde vuku buluyordu. Gözlerimi kendime gelebilmek için açıp kapattım. Ardından benden en az iki kafa aşağıda kalan bedeni gördüm. Bakış açıma giremeyecek kadar kısaydı boyu. Bu sübyancı kılıklı göt lalesi ne alakaydı şimdi? Defolup gidecektim ben.

"Tanıştırayım, Bay Brauer. Bu sevgili dostumuz Azer. Azer Çağın Kandemir, Türkiye Cumhuriyet Savcısı. Altı aydır tüm başarılarımızın mimarı."

Mimar falan değil, cumhuriyet savcısıydım ben. Ama artık ne düzen öyle işliyor ne de ortada bir cumhuriyet kalmıştı. Hamit'in suratını yumruklamamak için uzatılan eli sıktım.

"Fred Brauer, Avusturya Özel Kalem Müdürü."

"Memnun oldum." Zerre olmamıştım. "Sizinle tanışmak bir onurdur." Sokuk herif.

Adama içten samimiyetim geçmiş olmalı ki gür bir kahkaha attı. "Bende Kandemir, şanını çok duyduk. Umarım yeni yılla gelen miladımız hepimiz için iyi geçer. Sonuçta buraya kadar gelmek kolay olmadı. Asıl şanın, Yeni Dünya ile yürüsün!"

Başka boktan bir kalıp daha.

"Elbette, Yeni Dünya şanıyla yürüsün. Şanım, şanı olsun."

Dilimi akrep ısırmış gibi kesip atmak isterken yüzümdeki gülümseme yerli yerindeydi. Ellerimiz hala birdi ve terli elleri canımı daha da sıkıyordu. Lakin itiraz edemezdim. Yararlı bir adamdı. Avusturya'nın Cumhurbaşkanı ve Cemiyet'in değerli Seçkin'i Artur Keller'in sağ koluydu. Yeni Dünya oluşumunda Türkiye'den sonraki en önemli ülkesinin başıydı Keller. Görünen o ki Viyana kapılarına dayanmak yerine artık birlikte hareket ediyorduk.

"Sanırım gidiyordun? Yoksa bir terslik mi var, Sayın Savcım?" Callium'dan çok daha zeki bir adamdı. Hamit'te öyle. Kâle almayarak geçiştiremeyeceğim ve iki gözünden birini her zaman üzerimde tuttuğu adam. Hamit Kolpan. Muhtemelen beni çıkışa giderken gördüğü ve gitmemle beraber gözleri üzerime çekmenin önüne geçebilmek için Kalem Müdürü ile tanıştırma bahanesiyle durdurmuştu. İyiliğim için yapmamıştı elbet. Çünkü artık birinin hatası ülkenin hatasıydı. Cemiyette birey kavramı yok, devlet vardı. Biri hata yapar, ülke yargılanırdı. Bu yüzden Seçkinler oluşmuş, kimlikler geri plana atılmış ve ülkenin temsili haline gelmiştik. Devlet bizdik. Bir avuç Seçkin. Sadece yanlışı yapan darağacına çıkmaz, ülkenin sandalyesi dünyadan çekilirdi. Ve bu Yeni Dünya'da Türkiye'nin en güvenilmez Seçkin'i kim miydi?

Azer Çağın Kandemir. Memnun oldum.

"Sadece dumanlanacaktım. Bir ihtiyaç."

Verdiğim cevap Hamit'i tatmin etmiş olmalı, onaylar nitelikte omzuma yapmacık bir samimiyetle vurdu. "Bay Brauer, bilirsin. Türkler için tütün önemlidir. Yoksa sevgili meslektaşım ulusumuzun çok değerli sanatçısının gösterisini böyle Ulu bir Gece'de kaçırmak gibi bir planı olamaz. Muhtemelen gösteri başlamadan ihtiyaç gidermek istedi." Sahte olduğu bariz bir kahkaha ve ardından da sadece ikimizin anlayabileceği bir bakışla gözlerimiz kesişti. "Değil mi, Azer? Çok sevgili dostum?"

Hamit'in mavinin belki de en açık tonu olan irisleriyle göz göze geldim. Bir adam her şeyiyle mi tiksindirici olurdu? Her tonunu sevdiğim renkten bile nasıl midemi bu denli bulandırmayı başarırdı? Oysa mavi, gökyüzüydü. Derin okyanustu. En çok da özgürlüktü.

Yok ettikleri her şeydi.

Kendimi dizginleme çabasıyla yanaklarımı dişledim. Dudaklarımın üstünde kalan acı tadı sanki geçirebilirmişim gibi hırsla yaladım. Tekrar ve tekrar, ağır ağır. Hayali bir tattı ama dilimden mideme kadar giden yolda tüm genzimi yaktı. Kimse içimdeki çatışmayı fark etmedi. Midemin bulantısını hissetmedi. Ya da gözlerimdeki yoğun nefreti görmedi. Gösteremezdim de. En çok da kendimden nefret ettim. Gülümsedim, gerçek bir samimiyetle bu sefer. Kendime gülümsedim. Geldiğim noktaya, belki de yitirildiğim noktaya işte.

"Öyle, Hamit. Çok sevgili dostum."

Fred Brauer, kilolarından dolayı katlanmış ama ütüsü bozulmamış gri takım elbisesinin yeleğinin cebinden antika ama pahalı olduğu bariz belli olan köstekli saatini çıkarttı.

Bir de bu saçmalık vardı tabi. Yirmi birinci yüzyılın ortalarında yaşıyorduk ama uzun bir zamandır yavaş yavaş bize işlenen Yeni Dünya projesiyle Birleşik Krallığın idealleştirilerek baz alınmış eski krallık dönemine geri dönüyorduk. Lordlar, dükler, kontlar, baronlar, leydiler... Tek fark bir ülkeyi kapsamadığı, dünyaca bu devire geçiyor oluşumuzdu.

Oldukça sinsice işlenmiş bir plandı. Sinsiydi fakat basitti. İlk kıyafetlerle başladılar mesela. Moda dendi. Ardından eşyalar zamanla el değiştirdi. Yine moda dendi. İnsanların fotoğraf çekilme stillerinden tut kullandıkları makineler bile değişti. Ve yine moda dendi. Gösteri dünyasına el attılar. Eskiyi yad ettiler. Eskiler güzeldi elbet ama bu planda kesinlikle bu duygular doğrultusunda hareket edilmemişti. Amaçları farklıydı. Teknolojik olan her şey zamanla modasını yitirdi. Popüler kültür, sanat, edebiyat... ve çok geçmeden de asıl planları olan yönetim şekli. Lakin işte bak bu pek modaya uygun değildi. Basit, fazla basit ama bir o kadar da etkili. Zekice ama bir o kadarda değil. Lanet olsun. Hiç fark etmeden kanımıza ilmek ilmek dokudular her şeyi. Ve ne mi oldu?

Gelişim çağında her yerde yer alan teknoloji artık sadece devletin tekeline geçti. Özellikle de haberleşme, telefonlar, bilgisayarlar, internet... önemli olan her şey artık sadece Yeni Dünya'nın yönetici sınıfına aitti. Sıfırlanmıştık, her anlamında. Çağ atlamamız gerekirken biz geriliyorduk. Komik. Çünkü gelişim demek bilinç demekti. Eşitlikti. Haktı. Hukuktu. Adaletti ve kesinlikle zirvedekilerin ve her daim zirvede kalmak isteyenlerin en büyük korkusuydu.

Onlar gelişim değil saltanat istiyordu. Onlara zeki ve bilinçli bir vatandaş değil, daha kolay hükmedebilecekleri cahil bir koyun sürüsü gerekliydi. Ve zamanla, istediklerini başardılar. Bir avuç aptal çobanı kaliteli otun yerini bilen azınlık kara koyunlar yönlendiremedi. İşte nüfus bu yüzden her şeydi. Siyah koyunlar, aptal çobanların yönlendirdiği yere giden beyaz koyunlarla kuru otları otlamaya zorunlu bırakılmıştı.

"Ah, Tanrım... neredeyse gösterinin vakti gelmiş."

Kendini çoban sanan bir beyaz koyun.

Brauer, saatini cebine geri yerleştirirken bakışlarımız kesişti. "Geç kalmanı tavsiye etmem, Kandemir. Bu gece için Leydi Karel'in bizlere özel bir şovu olduğunu duydum. Büyüleyici olmalı." Başımı onaylar vaziyette sallarken pantolonumun cebinden sigara paketini çıkarttım ve bir dalı iki dudağımın arasına sıkıştırdım. Hala daha kendi çapında çaresizce direnen sayılı kalmış esnafın birinden almış olduğum sigara paketimi Brauer, onaylamaz gözlerle kısa bir bakış attı. Doğru ya, burada ciğerine çektiğin zehrin bile artık havalı bir takımı olmalıydı. Gözüne fazlasıyla varoş kesimden görünmüş olmalıyım. Yani, halktan. Siktiğimin tütününe papyon takmadım diye.

Bak ne alındım şimdi.

Yine tekelden aldığım çakmağı cebimden büyük bir keyifle çıkartıyordum ki Hamit gelecek olanı bildiği için olaya el attı. Bir elim cebimde kaldı, artık rolümden de sıkılmıştım. Bazı şeylerde buraya kadardı. Yani beş dakika. Gerçek gümüşten yapıldığına emin olduğum havalı zipposu ile sigaramın ucunu tutuşturdu. İşte yarattıkları bu Yeni Dünya'da kendini istediğin gibi de zehirleyemiyordun.

Yine sessiz, imalarla dolu romantik bir bakışma yaşadık pek sevgili dostumla. Parmaklarımın arasındaki sigaradan derin bir duman çektim acelem olmadığını inatla göstermek istiyormuş gibi. "Daha fazla sizi tutmam kabalık olur o zaman, Bay Brauer." Sigaranın geri üflediğim dumanı gözümü kısmama sebep olurken elimle tiyatro salonuna doğru reverans yaptım, cemiyete bir o kadar yakışan bir o kadar da yakışmayan şekilde. "Önden buyrun."

Fred Brauer, tavrımı fark etmiş olsa dahi beni yakinen tanımamasından mütevellit bir kalıba oturtamadığı barizdi. Kafasını fazla yormamayı tercih ederek göz ardı etmeyi seçti ve kısa bir baş selamı ile yanımızdan ayrıldı. Sanırım saygısızlığın sıkalasını ölçmek yerine aptal bir dans şovu için fazla heyecanlıydı. Küle dönüşmüş tütünü zemine silktim aynı umursamazlıkla ve arkamı döndüm.

"Ensendeyim, Azer. Beni bilirsin."

Hamit'in konuşmasıyla adımlarım yavaşladı. Omzumun üzerinden boş bir bakış attım. Brauer'in peşinden gitmemiş miydi bu yalaka puşt? "Bilirim, Hamit. Her zaman," sigaramın son dumanını da içime çekerek zeminin her bir yanını kaplayan pahalı kırmızı halının üzerine fırlattım. İzmariti ayağımla ezdiğim sıra bakışlarımız kesişti. "Bir adım arkamdasın. Doğru mu?" Kaşlarım yukarı doğru kalktı ve onay bekleyen bir ifadeyle başım sağ omzuma doğru eğildi. Ellerimi yeniden pantolonumun cebine yerleştirdiğimde ise az önceki kasıntı tavrımdan uzaklaştım. Hamit zaten buna değmezdi. Güldü, güldüm. "Elbette, bilmen iyi."

Bakışlarım izmaritin küçük bir delik açtığı halıdayken başımla dediğini onayladım. Güldüm, güldü. "Elbette," yüzümdeki gülümseme varlığını sürdürdü. Başımı kaldırdım zeminden, göz göze geldik. Kurumuş dudaklarımı ıslattım ve çenemle kendisini işaret ettim. "Bilmen iyi."

Hamit'in gülümsemesi yüzünde solmasını izlemeden onu geride bırakarak adımlarımı çıkışa doğru yönlendirdim. Bir nebze olsun keyiflendirmişti, siktiğimin kansız puştu.

➰

Saat gece yarısına yaklaştığı vakit, yeni yıla ve yeni düzene resmiyette girişimizin habercisi olacak olan kilise çanları, tüm Viyana'nın sokaklarını inletmeye başlamıştı. Havai fişek ya da kutlama yoktu. Birkaç yıldır bu böyleyken bundan sonra da olmayacaktı. Artık kutlama, piramidin en üstlerinin hakkıydı. Seçkinler. Yeni Dünya'nın sahipleri. Sonunda istedikleri olmuştu. Dünya tamamen onlara aitti. Geriye kalan sıradan halk ise açlık ve sefalet içinde terk edilmişti. Besin piramidi yeniden kurulmuş, tüm sistem ve dünya onların isteği doğrultusunda şekillenmiş, önüne de geçilememişti. Coşkulu kalabalık içeride kutlamalarını yaparken sokaklar yalnız bu çan seslerinin esiriydi.

Girişteki kolona yaslanarak hıncahınç dolu olması gereken boş sokağa yeniden baktım. Yüreğimdeki ağırlık bir türlü kalkmıyor, gelecek olan o günün halen daha geldiğini sindiremiyordum. Parmaklarımın arasında çevirip durduğum zippoya çevirdim bakışlarımı. Yetenekli bir zanaatların elinden çıktığı belli olan oldukça kaliteli bir kurt sembolü işlenmişti Hamit'in kıymetli papyonlusuna. Rüzgardan sönmüş sigaramın ucunu açıp kapattığım zippo ile yeniden tutuşturdum alayla gülerken. "Kurt postu da giyse, çakal yine çakaldır."

Rüzgar, tiz bir çığlık koparttı, ardından bir ses yankılandı. "Hım, güzel sözmüş." Beklemediğim sesle hızla arkamı dönmem bir oldu. "Öyleyse senin postun?" Elimdeki zippo karlı zeminin üstüne düştü. Ateşin karla buluşmasından çıkan tiz bir çıtırdama duyuldu. Ses devam etti. "Kendin mi?"

Kaşlarım çatıldı. Türkçe konuşuyordu. Şaşırdığımı belli etmek istemesemde boşluğuma gelmişti. Etrafta kimsenin olmadığı ve şu an için çanların çalmamasından sebep sessiz sokakta duyulan tek şey rüzgarın çığlığı iken bu da kimdi? Ve ben nasıl olur da tek ses duymamıştım? En önemlisi benim mırıltımı nasıl duymuştu? Ne zamandır buradaydı?

Arkamı dönüp etrafı taradım ama yalnızdım ve bundan emindim. Yani en azından öyleyim sanıyordum. Kaşlarım daha çok çatılırken elim belime gitti. Lanet olsun. Cemiyet toplantı ve etkinliklerine güvenlik timi hariç silah getirmek kesinlikle yasaktı. Bu detayı şaşırmamın etkisiyle atlamış, yedek bir plan yapamayacak kadar da donmuştu zihnim.

"Kabasınız, Bayım. Bir hanımefendiyi inciteceğime kor alevlerde yanmayı yeğlerim... demez mi şairler?"

Rüzgar sesin geliş yönünü çarpıtıyor, yoğun yağan kar ise görüş açımı engelliyordu. Hala çevreyi süzmeye devam ederken "Neredesin?" diye cevap vermekten alamadım kendimi.

"Ah, bulamadın mı beni? Tüh."

Ama çabalarım nafileydi. Volkstheater'ın görkemli ışıkları hariç çevre tamamen karanlığa bürünmüş vaziyetteydi. Ne kadar binanın dışarısında olsak da dizaynı bakımından ses eko etkisi yaratıyor, yönünü daha çok kestirememe sebep oluyordu. "Neredesin, dedim."

"İlk kim olduğumu sorman gerekmez mi? Nezaket kuralları, falan filan. Bilirsin."

Sesin geliş yerini takip edemem yavaştan beni strese sokmuşken kapıya doğru yöneldim. Sesim daha baskılı çıktı. "Tekrar sormayacağım." İlerlediğim sıra sesli bir iç çekiş durdurdu adımlarımı. "Bilmezmişsin." Kapı yanlış yöndü. Ses uzaklaşmıştı. "Neredesin?!" diye bağırmaktan alamadım bu sefer kendimi. Sikko alkolün şimdi mi başıma vuracağı tutmuştu?

"Hım? Tekrar sormam dememiş miydin?" Rüzgarın uğultusu biraz dinmiş, kadının sesi daha net ulaşıyordu artık kulaklarıma. Ve fazlasıyla da gıcık ediyordu.

"Adamı deli etme!"

Ciddiyetten uzak, zarif bir kıkırtı yankılandı ekodan sebep. "Öyle etkim olduğunu söylerler." Bakışlarımı yeniden bina kısmından alıp karşıya, boş sokağa diktim. Kapı kesinlikle yanlış yöndü ama binanın eko yapmasına sebep olacak kadar da binayla bağlantılı bir noktada olmalıydı. "Sabrımı zorluyorsun."

"Sorumu cevaplarsan söylerim. Merak ettim bak şimdi. Kurt musun... yoksa bir çakal mı?"

Merdivenlere yöneldim tekrar. "Çık ortaya." Doğru yön burasıydı.

"Ah, bir papağan." Adımlarım merdivende dururken karın biraz olsun yavaşlamasına şahitlik ettim. Siktiğimin rüzgarı da bir sussa bulacaktım işte. Bir kez daha konuşsa... "Hadi ama... siz erkekler, hiç eğlenceli değilsiniz. Kafa dağıtmaya çalışıyoruz şurada."

Ses artık tamamen netti. Netti de... bu kadın hangi cehennemdeydi?! Dişlerimi sıktım istemsiz sinirle. Davet bile bu kadar ayarlarımla oynamış gibi hissetmiyordum ama bu kadın... "Son kez uyarıyorum." Sinirlerimi fazla germişti. Gardım düşmüş gibi hissetmeme sebep oluyordu.

"Eh, madem çok ısrar ettin..." bir öncekine göre daha usul usul yağan karın arasına göz alıcı şekilde parlak turuncu rengi kuş tüyleri karıştı. Bu da neyin nesi- "Tepende?"

Omzuma düşen kuş tüyü ile bakışlarım yukarıya tırmandı. Bir balkon. Aptal. Bir balkon olduğunu buraya ilk geldiğimde görmüştüm lakin hafızama kazıyamayacak kadar kafam dalgındı bugün. Böyle basit hatalar yapan bir adam değildim ben. Duygularıma yenilmekten nefret ediyordum. Kar yavaşlamış olsa dahi girişin ışıklandırmaları yukarıyı aydınlatmaya yetmiyor ya da gözlerim henüz odaklayamıyordu. Sarhoş olmam da cabasıydı. "Hey... bak şu işe, beni buldun." Kıkırdadı alayla yeniden. "Tatmin oldun mu bari?"

Bakışlarımı kadının varlığını gördüğüm alana sabitlerken adım adım geriliyordum kendisini daha net görebilmek için. Merdivenleri bitirdim ağır ağır. Sanki hızlı hareket eder ve gözümü üzerinden ayırırsam ortalıktan yok olacakmış gibi saçma bir his sarmıştı her yerimi. Ne sikim işti bu? Kaldırım zemine indiğimde ise görüntü de ses kadar netti.

O.

Gözlerim hayretle büyüdüğünde nefes almayı unutmuş gibiydim. Gördüğüm görüntünün halisliğini sorguladım. En çok da onu sorguladım. Kuş tüylerinden yapılma altın gibi parlak turuncu mini elbisesi ve ayağında ayakkabı bile olmadan, çıplak bacak ve omuzlarıyla balkon demirlerine oturmuş halde bana bakıyordu. Hemen arkasında ay ışığının yansımasıyla daha da parlak görünen bir çift kanat takmış, suratında ise altın renginde bir maske vardı. Maskenin kaşlarında yer alan kısmı bir tür kanat şeklinde görünürken aşağıdan yüzüne yansıyan aydınlatma ışıkları ile elbisesi, sırtındaki kanatları ve maskesi alev renginde parlıyordu. Yutkundum, zorla. Kalbimin ritmi değişiyor, damarlarımda gezinen kan harlanıyordu. Anılar zihnimde vuku bulurken onun alevi, beni yakıyordu. Zihnimin her bir köşesi cayır cayırdı sanki. Maskesi, kim olduğunu anlamama engel değildi.

O'ydu işte. Kumru Karel.

Mistik bir varlığa benziyordu bu görüntüsüyle. Yetmezmiş gibi doğayı arkasına almış, ay ve yıldızlar emrindeymiş gibi o'nu daha da görkemli gösteriyordu. Ulaşılamaz, dokunulamaz; nadide bir varlık. Bir tür sihirmiş gibi.

Sil.

Bir tür zehirmiş gibi.

Yağan kar zarifçe omuzlarına düşüyor, kendinden bihaber haliyle dudaklarını bükerken çıplak ayaklarını demirliklerden aşağı sallandırıyordu. Düşerse belki ölmeyeceği lakin kesinlikle sakatlanacağı bir yükseklikteydi. Farkında değilmiş ya da zaten umursamıyormuş gibi tek desteği vücudunun iki yanından uzanan elleriyle tuttuğu demirlikti.

İşte yine yapıyordu. Yine beni saçma etkisi altına alıyordu. Ondan kesinlikle nefret ediyordum. Kanım yeniden kaynadı. Anılar birer görselden seslere, konuşmalara ve detaylara geçti. Hiçbir şey göründüğü kadar kusursuz değildi.

Üzerinde gezdirdiğim bakışlarımı gözlerinde sabitledim. En az elbisesi kadar turuncu saçları, sert esen rüzgarla beraber geriye savruldu ve bu sefer net bir şekilde bakışlarımız kesişti. Benim bakışlarımdan çok daha farklıydı onunkiler. Fazlasıyla boş ve umursamaz bakıyordu. Beni tanımıyordu. Roller değişmiş gibiydi. Başı omzuna doğru eğildi ve baştan aşağı süzüldüğümü hissettim. "Dilini yutmuş gibisin."

Ters bir bakış attım. "Sebebi sen olmadığın kesin." Neyi ima ediyordu? Dudaklarını bilmem dercesine büktü ve omuzlarını silkti. "Öyle mi dersin?" Kaşlarım çatılırken yavaş yavaş kendimi toparlamaya çalışıyordum. Kanıma karışan bir zehir vardı ve kusmalıydım. "Herkes peşinde mi koşar sanıyorsun?"

Güldü. Dudaklarını yalayıp kaşlarını havaya kaldırdı. "Cevap vermemenden bahsediyordum. Kaba olduğun kadar komplekslisin de sanırım." Hala elimde olduğunu yeni fark ettiğim sigara izmaritini savurdum zeminde tutan kara doğru. "Sana özel bir şey değil." Biraz olsun bakışlarımı ondan kopartmak iyi hissettirmişti ama beynimin içinin hala bulanık olduğu bir gerçekti.

"Kişisel algıladığımı hiç dillendirmedim." Bıkkın bir nefes bıraktım soğuk havaya. Bu gecenin yaşattığı duygu karmaşaları ve alkolün artık bedenimi tamamen esir almasıyla tutarsız davranışlarım da sinirlerimi bozuyordu. "Hala sinir bozucu birisin." Kendime dillendirmektense ona söylemek daha iyi hissettirdi. Ve pekala kendisi de bizzat böyle biriydi.

Güldü yeniden. "Papağanın kelime haznesi genişlemiş bakıyorum." Bu alaycı tavırları sinirimi harlamaya devam ederken aptalca cevaplar vermeme sebep oluyordu ve tahammül seviyem bir hayli düşmüştü. Bakışlarım yeniden onunkilerle buluştu. Üşümüyordum, halihazırda yarım viski şişesini bitirdiğime emin ve karşımda onun olmasının etkisiyle kaynayan kanım üşümemin önüne geçiyordu. Bu gecenin anlam ve önemini, yaşananları ve yaşanacakların düşüncesini saymıyordum bile. Üşümemem için tonla sebep vardı ama bu kadın üç karış elbiseyle nasıl tepkisiz bir şekilde öylece balkon demirliklerinde oturmuş vaziyette benimle dalga geçmeye devam edebiliyordu?

Yüzümü sıvazladım. "Senin sahnede olman gerekmiyor mu?"

"Yani beni tanıyorsun." Lanet olsun.

"Üstünde kuşlardan oluşmuş bir mezarlık taşıyorsun. Şov prensesinin sen olduğunu anlamak zor olmadı." Sahte bir şaşkınlıkla kaşları havalandı. "Nerede olduğumu algılaman biraz zor olmuştu gerçi, zekanı konuşturabildiğini görmek ne hoş."

Gözlerimi öfkeyle yumdum. Ben sözlü tartışma kaybetmezdim ve şu an algılarım bu kadar bulanıkken bir soytarıya yenilemezdim. "Bu muhabbet fazla uzadı." Cevabını beklemeden merdivenlere yöneldim. "Gidiyorum."

"Pes ediyorsun yani? Oysa nerede olduğumu sorgularken ne hiddetliydin."

Merdivenin ilk basamağına attığım adımımı geri çekerek başımı yukarıya kaldırdım. "Saklanan sendin!" Sesimin yükselmesini gamzelerini ortaya çıkaracak kadar genişçe gülümseyerek karşıladı. "Asla." Başını hafif omzuna doğru eğdi. "Bulamayan sendin."

Ağzını bıçak açmamasıyla bilinen çok sevgili kuklanın, kuklacısı hariç bu kadar konuşabileceğini kim bilebilirdi? Derin, sesli bir nefes bıraktım bıkkınlıkla. Şu saçma sinir harbini bırakmazsam daha da saçmalayacağım netti. "Benden ne istiyorsun?"

Etrafı taradı kısa bir süre. "Bir anlaşma yapalım." Dediği cümleninin saçmalığıyla baktım yüzüne. Amacı neydi? "Neden böyle bir şey yapayım?" Dudaklarını büzdü. Omuzlarını önemsiz bir şeymiş gibi indirip kaldırdı. "Defolup gidebilmen için? Bunu istiyor görünüyorsun."

Baş ve işaret parmağımı bastırdım gözlerime. "Şu anda da bunu yapabilirim." Suratımı sıvazladım ardından. Muhabbetin çıkmazı beni benden alıyordu. Tam cevap verecekti ki kilise çanı boş sokaklarda büyük bir gürültü ile yankılandı. Durgunlaştı. Zaten ağır olan mimikleri daha da ağırlaştı. Kaşlarını havalandırıp bir süre çanı dinledi gökyüzüne bakarken. Çanın ritmini yavaş yavaş yitirmesini bekledi. Onun bakışları halen daha gökyüzünde, benimkisi ise ondaydı.

"Ah, hiç sanmıyorum."

Bir süre öylece sessiz kalarak izledim onu. "Ne anlatıyorsun?" Zehri felaketti.

Başını gökyüzünden alarak bana doğru eğdi. "Şov prensesi sahneye çıkmadan gidebilirsin yani, öyle mi?" İmayla karışık alaycı bir bakış attı. Eski tavrına geri bürünmüştü. Ardından boş sokağa çevirdi yönünü. Çanın son kez çalmasını dinledi. "Hem görünen o ki vakitte gelmek üzere." Yeniden bana döndü. Afallamış halimi gizlemeye çalışmıyordum. Her şeyimle bu gece aptal bir budalaya dönmüştüm zaten.

Onu gördüğün ilk an arkanı dönüp defolup gitmen gerekirdi, Azer.

Hata etmiştim. Sessiz olmamı bir kabulleniş olarak algılamış olmalı ki cevabımı beklemeden konuştu. "Pekala, Bay Aksi. Kas kütlenin görüntüden ibaret olmadığını umuyorum."

Ne çok kaslı ne de çok zayıftım. Sporla ilgileniyordum ama ceketimin üstünden bunu nasıl gördüğünü sorgulamayacaktım. Sorgulamam gereken daha mühim bir mesele vardı tabi. Mesela en başta kaslarım ne alakaydı?

"Ne?"

Ben hala olayı algılamaya çalışırken o ayaklandı ve balkon demirliklerinin önünde ayağa kalktı."Beni yakala."

"Ne dedin?!" Gözlerini devirdi sanki çok sıradan bir şeyi anlamamışım gibi. "Ah, merhaba yeniden papağan. Ama üzgünüm, bu sefer vaktim yok." O atlamaya hazırlanırken paniğe kapılmıştım. "Ne saçmalıyorsun Kumru?!" Sahte bir şaşkınlıkla bakıp başını omzuna doğru eğdi, yine. "Adımı da biliyormuşsun."

"Başlatma adına şimdi! Dur çabuk! Kapı mı yok?!" İstemsiz telaşla eğer atlarsa düşeceği noktaya gelmiştim. "Var ama vaktim yok." Ellerim havada bilinçsizce sallanıyor, sarhoş olmamın etkisiyle olayı yönetemiyorum. "Bu ne aptalca bir sebep! Kes şunu!"

Gözlerini devirdi sıkılmış bir ifadeyle. "Bir katılımcı olarak eğer şovu terk edersen başına neler geleceğini biliyorsun. Peki söyle bana, şovun asıl sahibi orada olmazsa neler olur sence?"

"Bana ölmeye çabalıyorsun gibi geldi!"

"Aksine, yaşamaya çabalıyorum ama biraz daha bağırmaya devam edersen sanırım ikimizde burada ölüme mahkum edileceğiz."

"Kes dedim şunu."

"Yakala." Ve atladı. Siktir. Gerçekten atladı.

Yaşadığım şoku kavrayamadan kucağıma düşen kadına baktım. Yakalamıştım. Kalbim yaşadığım adrenalinin etkisiyle göğüs kafesimi parçalamak ister gibi atıyordu. Az önce ne yaşanmıştı?

Bedenlerimiz buluştuğunda sarsılmamızın etkisiyle ince kollarını boynuma sardı düşmemeye çabalayarak. Benim gözlerim yuvalarından çıkacak kadar açılmış halde ona bakarken onun yine umursamaz tavrı yaşadığım diğer bir şoktu. Önceden görmesem bile sesinde duyduğum alaycı ve küçümseyici ifadesiyle minik gülümsemesi ortaya çıktı. Kaşları kavislendi yukarı doğru. Yaptığı her mimik ağır ve küçüktü. "Görünen o ki gerçekmiş."

"Ne gerçek-," Boş boş baktım yüzüne dehşetle. "Ne saçmalıyorsun yine?"

Gözlerini devirdi. "Kasların, Bay Papağan." Omuzlarımdan destek alarak kucağımda doğruldu. Binanın ışığı üzerine yansıdığında gözleriyle bu sefer net bir şekilde göz göze geldim. Tepki vermeyi geç, konuşamıyordum bile. Yutkunmak istedim, o da olmadı. Uzaktan baktığımda maskeli olduğuna yemin edebilirdim. Göz çevresi yoğun sim ve altın yaldızlar içinde parlıyordu. Bu bir maske değil, bir makyajdı. Yeşil gözlerini daha çok ortaya çıkartıyor, çevresindeki tüm ışıkları parlamak için kendisine çekiyordu sanki. Bu da mı dansçının alçak ilüzyonlarından biriydi?

Daha çok doğruldu kucağımda. Artık tamamen karşımdaydı, yüz yüzeydik. Az önce soğuktan buz kütlesine dönmüş ellerim onun çıplak bacaklarına dokunmamın etkisiyle alev topuna döndü.

Yanlış. Alevin kendisi kucağında, Azer. Yakıyor.

Omzuma düşmüş turuncu, uzun saçları esen rüzgarla beraber geriye savrulurken benim koyu kahküllerim alnıma düştü. Dışarı çıktığım an serbest bıraktığım kravatım onun bedeniyle bedenim arasında kaldığı için enseme baskı uyguluyor, nefes almam sanki şu an çok mümkünmüş gibi daha da sıkıştırıyordu beni. Bu bir kabus olmalıydı.

Artık, onun bir alışkanlığı olduğuna emin olduğum şekilde başını omzuna doğru eğdi hafif. Konuşmuyor, konuşmuyordum. Zaman kavramım sıfırlanmıştı. Ne kadar öylece durduk bilmiyorum ama gözlerini yeniden devirmesiyle kendime geldim. Bakışlarını benden koparttı. "Pekala, teşekkürler. Pek hoşnut olmasan da." Bir süre kucağımda hareketlendi ve yeniden durdu. Yüzünü yüzüme çevirdi, tek kaşı havaya kalktı. "Ya da hoşnut gibisin?"

Kaşlarım çatıldı, neyi kast ettiğini anlamamıştım. "Anlaşmanın üzerine düşen tarafını yaptın." Cevap vermediğimi yeni kavrıyordum. Gözlerini devirerek başıyla bacaklarını işaret etti. "Beni yakaladın ve şimdi sıra bende, izin verirsen tabi."

"Kes şunu."

Kelimeler bilinçsizce dökülmüştü dudaklarımdan. Gözlerime boş boş bakan taraf bu sefer oydu. Sanırım bu gecenin alaycı tavrının aksine ilk insani tepkisiydi. Gözlerini kırpıştırdı arka arkaya. "Neyi?"

"Bana göz devirme."

Gözleri belli belirsiz bir şaşkınlıkla kısıldı. "Buna mı takıldın gerçekten?"

"Evet."

"Neden?"

"Sinir bozucu." Cevabımın ardından gözlerini yeniden devirdi. Yapmasındı şunu. Derin bir nefes aldı. "Bıraksan mı artık beni?"

Afallamamın etkisi geçmemişti ki hala kucağımda olan varlığını yok saymış gibiydim. Ayaklarının karlı zeminle buluşmasına izin verdim. Cidden teni kara yakın bir beyazlıktaydı, zeminle neredeyse bütünleşmişti. Yanan ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Büyük bir boşluktaydılar lakin o bunu fark edemeyecek kadar umursamıyordu beni. Elbisesinden kopan altın yaldızlı birkaç kuş tüyü karların üzerine serpildi. Yüzünü tekrar yüzüme dönmedi ve yanımdan geçip gitti. Yönümü ona döndüm, neden yaptığımı yine bilmeden. Çan tüm kasvetiyle yeniden çaldı ve Volkstheater'den yükselen sesler göğüs kafesimi sıkıştırdı. Anlık unuttuğum bir detay daha. Siktir.

Vakit gelmişti.

Saat 00:00'dı.

Yeni yıla ve Yeni Dünya'ya resmiyette tam şu an, şu dakika ve şu saniye geçmiştik. Artık hiçbir şeyin geri dönüşü yoktu. İçimi kaplayan karanlık devasaydı. Ondaydı bakışlarım ama artık boş bakıyordum.

Merdivenin son basamağında durdu çan sesiyle beraber. Yine yüzünü yüzüme dönmedi. Baktım ama görmedim. Bakmadı ama baksa da görmeyecekti. Ortalıkta yankılanan sesler yaşanacak felaketin habercisi gibiydi. Birdenbire bu izbe, ıssız sokaklar büyük bir kargaşanın yankılarına esir oldu. Karşımda ışıl ışıl parlayan görkemli binadan yükselen kutlama sesleri, arkamda kalan karanlık dairelerden kopan feryat sesleriyle korkunç bir tezat oluşturuyordu. Yutkunamadım. Nefes alamadım. Bağıramadım. Ağlayamadım. Hiçbir bok yapamadım. Çaresizliğin düğümü de devasaydı. Arada kalmışlığın hissiyatı ise ölüm gibiydi. Ayağıma vurulmuş görünmez prangalar, ölmekten de beterdi. Şimdi omuzlarımda bu yük, kalbimdeki bu çaresizlikle ben ne yapacaktım?

"Gidebilirsin."

Buğulu ve netliğine kavuşamayan bakışlarım, iki farklı yönün çatışmalarından uğulduyordu. Ne gözlerim, ne de kulaklarım işlevini gerçekleştiremiyordu. Parlayan siluetine bakıyordum. Yüzünü bana dönmüştü ama orada değildi işte. Yeniden arkamdaki karanlıktan sebep yok olmuştu. Arkasında parlayan ışıklarsa kostümünü daha görkemli hale getirmekten daha öteye gitmiyor, gölgesiyle yüzünü gizlerken kanatlarını yüceltiyordu. İşte bu yüzden ondan nefret ediyordum. Sırtı şen seslere ve zenginliğe, gündüzün parlaklığını almış kutlamalara, sözde aydınlığa ve geleceğe tüm ihtişamıyla dönükken ilahi bir varlık gibi arkasına aldığı binanın görkemi ve ışığıyla parlıyor; benimki ise ağıtların arasında, gecenin zifiri karanlığının kasvetine dönük, yok olacak olan geleceğin önünde kampçılanıyordu. Her feryat bir darbeydi. Sırtıma kızgın demirle mühürledikleri Yeni Dünya sembolüne tuz basıyorlardı. Lakin bu hayatta Kumru Karel ve Azer Çağın Kandemir'in ortak paylaşacakları tek bir an ve yön varsa şayet, o da hiç şüphesiz şuydu; ikimizinde yüzlerinin bir kaosa baktığı gerçeği. Farklı yaşantılarda ortak bir kaos. Büyük bir kaos.

"Sırrın benimle güvende."

Bakışlarımız anlık buluştu. Görmesem de hissiyatı yoğundu. Gözlerimin içine uzun uzun baktı... sanki zihnimde ne olup bittiğini, içimde hangi fırtınaların koptuğunu okuyabiliyormuş gibi. Bu benim için bir ilkti ama saçma bir histen fazlası da değildi. Yine de istemsiz, belki de çaresiz içimde yaşanan tüm karmaşaya onun gözlerinde bir cevap arıyormuşçasına sabitlendi. Tutunacak bir dal alıyordum belki de. İçsel yıkımım tarifsizdi. Savunmasızdım. Sikeyim, neden zihnimdekilerle konuşuyormuş gibi cevap vermişti?

İmkansızdı.

O, Türkiye'de başlayan bu Yeni Dünya akımını dünyaya yayan en büyük Seçkin'di. Seçkin'den de korkuncu, bir Elçi. Yücelerin yücesi Kadir Kolluk'un göz bebeği, Yeni Dünya'nın prensesi. Efsunlu bir soytarı, sanatın ve güzelliğin nasıl bir silaha dönüşebileceğinin en büyük kanıtı. Yeni Dünya akımının baş tacı ve görkeminin tüm kaynağı. O bir semboldü ve şah damarımın üzerindeki yara izinin de sahibesi. Hançeri tutan el ona ait değildi belki ama yönünü çeviren oydu. Hedef bendim ve komik, ruhunu çaldığı hatta hayatını yok ettiği adamı hatırlamıyordu. Öylece kucağına kendini bıraksa bile. İlahi görünüşünün ardında işte böyle devasa bir yıkım vardı.

Prenses kostümü de giyse, soytarı yine bir soytarıydı işte.

➰

O'nun gidişiyle bir süre daha feryatlara karışan coşkulu tezahüratları dinledim. Sahnesine dönmüştü, ait olduğu yere. Merdivenlere bulanmış karın pantolonumda yarattığı ıslaklığı umursamadan oturdum. Bir sigara yaktım, sonra bir sigara daha. Parmaklarımın arasındakinin ise kaçıncı sigaram olduğunu bilmiyordum ama paketimdekilerin tükendiğine emindim. Son dalın kendi kendine yanışını izledim. İzmariti karlı zemine savurduğum an artık yağış bir tipiye dönmüş, feryatlar iç çekişlere, kutlama sesleri ise gösterinin başladığını belli eden müzikle sessizliğe.

Gülümsedim ilk. Ardından gülümsemem kıkırtılara en sonunda da kahkahalara evrildi. Beethoven, Ay Işığı Sonatı çalıyordu. Ne eser ama, nasıl da bu geceye özel böyle. Kahkahalarım arasına gözyaşlarım karıştı. Suratımı sıvazlamaya devam etsem de gülmemi kesemiyordum. Delirmiştim sonunda, delirtmişlerdi.

Ay ile göz göze gelmem ise kopuşumun vesilesi olmuştu. Ayaklandım daha fazla tahammül edemeyerek. "Viyana, senin gibi benimde mezarım olacak sanırım Beeth." Üstümdeki karları silkeleyerek binanın giriş kapısına baktım. "Ayrıyeten bu sonatı o küçük, kör kıza yazdığına o kadar inanmıyorum ki... Bu ne saçma bir masal? İyilik perisi sanki, götüm." Başımı iki yana salladım yüzüm buruşurken. "Sonuçta sende kralın soytarısı değil miydin?" Kahkaha attım. "Bir soytarı, bir kukla, bir yetenek..." Bedenimin kontrolünü kaybetmiş gibi hissediyorum. Lanet olası bir deli gibi. Omuzlarımı silktim. "Gerçi sana ne kızıyorsam, senin hayatın da benimki kadar boktan değil miydi?" Adımlarım yönünü bilmezken öylece ilerlemeye başladım. "Onun hayatı ise fazla şaşalı. Kusuruma bakma, delirdim az buçuk da." Artık bedenim soğuktan titriyordu. "Meftanın arkasından da salladık, Allah günah yazma bari." Yine bilinçsiz bir kahkaha. Kendimi durduramıyordum. "Sanki bu halimle zaten cehennemlik değilmişim gibi."

Boş sokakta sesim yankılanıyor, binanın köşesini dönerek arkasına ilerlediğimi tahmin ediyordum. Gözlerim kahkahalarımdan yaşarırken suratımı geren soğukta dudaklarımın çatladığını hissettim. Tipi iyice bastırmıştı ve halen daha Volkstheater'ın yakınında yürümemden sebep aydınlatan cılız ışıklar olmasa yönümü görmem zordu. Kirpiklerime konan karı temizlemek ve görüşümü geri kazanabilmek için elimle yüzümü sıvazladım. Burnumu çektim, görüş açıma giren avucumda gördüğüm kırmızılık beni anlık duraklatan şey oldu. Kandı. Elim yeniden çatlamanın etkisiyle sızlayan dudağıma gitti. Soğuktan hissizleşmiş olsa dahi dudaklarımın üzerindeki sıvı, kanın nereden geldiğini açıklıyordu. Lanet okuyup yeniden adımlamaya başladım. Elim dudağımda ve dikkatimin dağınık olduğu sıra yol kenarındaki çöp konteynerına çarpmam bir ordu.

"Hay ananı avradını!"

Konteyner, çarpmamın etkisiyle yana sürüklendi. Ortaya çıkan manzara ise konteynera çarpmamın etkisinden daha büyüktü.

Yerde yatan hareketsiz bir beden.

Kaşlarım çatıldı. Net görebilmek için bir elimi alnıma siper edip gözlerimi kıstım. Birkaç büyük adımla hızla yanına yaklaşmam uzun sürmedi. Tipiden dolayı üstü karla kaplanmaya başlamış olsa dahi karın yoğunluğundan uzun süre geçmediği belliydi. "Hey!" Diye seslendim ilk. Yanına eğilip elimle sarsmayı denedim ama tepki yoktu. Seslenmelerim devam ediyor, geri dönüt alamadıkça da sesimin şiddeti de hareketlerim gibi sertleşiyordu. Sarsılmanın etkisiyle bedenin üzerini kaplayan karların bir kısmı düştü.

"Bu da ne?"

Lapa lapa yağan karın arasında seçmem oldukça zordu. Karla beraber zemine düşen ve uzaktan vuran ışıkta belli belirsiz parlayan küçük şeylere baktım. Elim, zemine düşenlerden birine gitti.

Bir... kelebek mi?

Dikkatimin anlık dağılmış olmasıyla hızla toparlamaya çalıştım. Bir kelebekten daha mühim meselem vardı. İlk bedenin bileğini kavradım. Hava fazlasıyla dondurucuydu. Burada beş dakikadır yatıyor olsa dahi vücut sıcaklığı bana doğru bilgiyi veremezdi. Nabzını kontrol ettim, yoktu. Elim hızla boynuna çıktı. Burada da nabız yoktu. Göğsündeki karı tek elimle silkerek kalbini dinledim. Siktir, atmıyordu.

Adam ölüydü.

Çevreyi kolaçan ettim hızla ama yerde yatan beden ve ben hariç sokakta tek bir canlı dahi yoktu. Ayağı kalktım olay yerini daha iyi inceleyebilmek için. Kalktığımda ise gördüğüm manzara... bu da neyin nesi?

Bedenin çevresinin her bir yanı, az önce karı üstünden atmamın etkisiyle dağılmış renk renk kelebeklerle kaplıydı. Birkaç tane sanıyordum, onlarcaydı. Yeniden yaklaştım bedene, daha fazlası da vardı. Karı biraz daha silktim. Yattığı yerin çevresi de dahil, her yerdeydiler. Tüm beden kelebeklerle kaplıydı. Mavi, sarı, turuncu, yeşil, mor... her biri cins, birer koleksiyon kelebeği gibi pürüzsüz... pekala, kelebek işte şimdi mühim meseleydi. Silkmemin etkisiyle bedenin üzerinden fırlayan sert bir cisim konteynere çarparak yankılandı ve ne olduğunu göremeden karlı zeminin üzerine düştü. Yerimden ayaklanıp birkaç adım uzağımda olan konteynerin yanına gittim. Cismi aradım karın içinde. Elime ilk değen şey metal bir zincir oldu. Kardan çekip aldığımda ise bu bir, ne olduğunu net bir şekilde görebilmek için ışığa doğru tuttum. Köstekli saat?

Başım hızla yeniden bedene döndü. Bu köstekli saati göreli uzun zaman olmamıştı. Belki yarım saat... en fazla. Bedenin şişko göbeği ise kim olduğunu belli eder nitelikteydi. Ölü bedene geri döndüm, yüzündeki karı temizledim.

Yanılmamıştım.

Fred Brauer. Avusturya Özel Kalem Müdürü.

Ve şimdi ise bir ceset.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.