GEÇMİŞ*
"O gün annemin gözlerine son kez baktığımı bilmiyordum. Son kez kokusunu aldığımı, son kez sarıldığımı, son kez onu öptüğümü… Hayır, bilmiyordum.
O gün babamın gözlerine son kez baktığımı bilmiyordum. Son kez kokusunu aldığımı, son kez sarıldığımı, son kez onu öptüğümü… Hayır, bilmiyordum.
“Anne, okula gitmek istemiyorum.” diye ağlıyordum. Evde çizgi film izlemek yerine saatlerimi burada harcamak saçma geliyordu.
“Kızım, bak herkes okula gitmek için heyecanlı. Yeni şeyler öğreneceksin, arkadaşlar bulacaksın.” dediğinde, dudağımı büzerek ona baktım.
“Benim arkadaşım var zaten. Asral var anne.” dedim. En iyi arkadaşımdı. O benden 8 yaş büyüktü ama en yakın arkadaşımdı işte.
“Asral 16 yaşında kızım. Yaşıt değilsiniz siz. Zaten çok da anlaştığınız söylenemez. Kendi yaşıtlarınla daha çok eğleneceksin.” dedi.
“Hayır! Ben onu istiyorum anne.” dedim, ısrarıma devam ederken.
“Bugün okula git, onu öğlen okuldan gelince bize çağırırım, oynarsınız.” dediğinde sevinçle çığlık attım.
“Oley!”
“Kızım, bağırma sabah sabah. Hadi gir artık okula. Öğretmenin seni sınıfına sokacak.”
Hemen başımı salladım ve okulun bahçesine girdim.
Babam yanımızda yoktu. Askerdi babam. Ülkesini koruyordu. İşleri yüzünden bu tür zamanlarda bile yanımızda olamıyor ve güzel ilklerimizi kaçırıyordu.
Koca ülkeyi korurken bir beni koruyamamıştı zaten.
Annemi onaylayarak ona el salladım ve ilerlemeye başladım. Annemi görmek için bakınca gitmiş olduğunu fark ettim. İşe geç kalmamak için hemen gitmişti.
İlerlerken bir anda kolumdan tutulup sertçe çekildim. Adam ağzımı sertçe kapatmış ve arabaya doğru ilerliyordu.
Çırpınışlarım ve hıçkırıklarım birbirine karışıyordu.
Arabanın kapısı açıldı ve bagaja kıskıvrak bir çöpmüşüm gibi fırlatıldım. Çığlık atmaya başladım ama hiçbir yararı olmamıştı.
Araba çalışmıştı; camlara vuruyor ve tekmeliyordum ama sonuç aynıydı.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsüm patlayacak sandım. Ayaklarım uyuşmuştu ama kaçamazdım. Ellerim titriyordu.
Yere diz çöküp oturdum.
"Annem nerede? Neden kimse bana cevap vermiyor? Karanlıktan korkuyorum ama ağlamamam gerek. Annem üzülmesin."
Dediğim şeyler yine kendime demişim gibiydi çünkü ses yoktu. Annem, babam çok üzülürdü bensiz.
Zamanın nasıl geçtiğini kavrayamamıştım. Araba durduğunda gözlerimi sıkıca kapattım. Bagajın kapısı açıldı ve bir adam sertçe beni kolumdan çekerek uyandırmaya çalıştı.
Anında gözlerimi açtım ve kızaran gözlerimi ona doğru çevirdim.
Gözlerinde duygu yoktu. Hisleri olduğundan bile şüpheliydim.
“Karel’in oyun arkadaşı bundan sonra sensin.” dedi ve sarı dişlerini göstererek kahkaha attı.
Kolumdan tutarak hemen bagajdan beni alarak ilerlemeye başladı.
“Lütfen bırakın beni! Ben bir şey yapmadım. Annem ve babam beni göremezlerse çok üzülürler. Lütfen bırakın da gideyim.” diye peş peşe konuşuyordum.
“SUS ARTIK!” diyerek kolumu daha da sıktı ve bir binaya girip ilerlemeye devam etti.
Anında sustum ve kafamı aşağı eğdim. Bir kapının önüne gelince kapıyı açtı ve kirli olan odaya beni fırlattı.
Adamın sesi çok kalındı, sanki gök gürlemesi gibi. Üstündeki kıyafet simsiyah, gözleri ise hiç bakmıyordu... Sadece delip geçiyordu.
Gözlerimi açtığımda karanlık bir odadaydım. Tahtadan yapılmış bir kapı vardı ve demir parmaklıkları olan pencerecikten loş bir ışık süzülüyordu.
İçeride başka biri daha vardı.
Bir köşeye sinmiş, sessizce bana bakıyordu. Benden biraz büyük gibi görünüyordu. Saçları dağınıktı, üstü başı kir içindeydi.
Gözleri… korkmuyordu ama alışmış gibiydi.
Ben konuşmadım. O da bir süre sessiz kaldı. Sadece göz göze geldik birkaç saniyeliğine. Sonra başını çevirdi.
“Yenisin.” dedi. Sesi neredeyse fısıltıydı.
Ne demek istediğini anlamadım. Konuşamadım. Boğazımda bir düğüm vardı.
“Ağlamadığın için güçlü sanacaklar seni. Ama aslında ağlamayanlar daha çok şey yaşamıştır.” dedi yine, ama bu sefer gözlerini kaçırmadan.
Sessizce başımı salladım. Elimi dizime bastırarak güç toplamaya çalıştım.
“Ben Karel. Burada uzun zamandır varım.” dedi, sanki kendini tanıtırken utanıyormuş gibi.
“Ben… Ahter.” dedim. Sesim zar zor çıktı.
Aramızda bir süre daha sessizlik oldu. Sonra o, yerdeki kuru ekmeği ikiye böldü, bir parçasını bana doğru itti.
“Al. İlk gün zor olur. Aç kalırsan başın döner. Başın dönerse yere düşersin. Düşersen döverler.”
Elimi uzattım ama hemen almadım. O, gözlerimin içine baktı.
“Ben sana zarar vermem.” dedi sessizce.
İşte o an, ilk kez kendimi biraz daha az yalnız hissettim.
Ekmek sertti, ama o an sanki hayatımın en güvenli şeyiymiş gibi geldi.
Kafasını yavaşça bana çevirdi ve
“Benim babam bu devleti yok etmek için çalışan birisi. Türkiye’yi yok edeceklerinden bahsediyorlar. Bana zarar verilmesin diye beni bu odada tutuyor.” dedi.
Şaşkınca ona baktım.
“Baban kötü adam mı? Baban, bu ülkeden başka bir ülke olmayacağını bilememesi... üzücü olmuş.” dedim.
Bu sefer şaşıran oydu.
“Türk müsün?” dedi.
“Evet, Türküm.” dedim ve ekledim: “Sen değil misin?”
“Baba dediğim kişi beni evlatlık almış. Dediğine göre ailem beni çöpe atmışlar. Türkler böyledir dedi bana.” dedi.
“Hayır, her Türk böyle değil.” dedim ama cevap gelmedi.
Bir anlık ruh değişimiyle ağlamaya başladım.
“Kötü adamlar neden bağırıyor? Ne istiyorlar? Ben sadece evime gitmek istiyorum. Yanlışlık oldu herhalde… Beni bırakırlar, değil mi?” dedim.
Şaşkınlıkla bana döndü. Benim yanımda şaşırma duygusunu tatmış gibi bakıyordu.
“Daha demin ülkeni övüyordun… Sakin ol. Kimse sana zarar vermeyecek.” dedi.
Ben ise hâlâ aynıydım.
“Beni uyurken hep alnımdan öperdi annem. Şimdi burada, kimse öpmüyor. Sadece sessizlik var. Oyuncak ayım nerede acaba? Onunla konuşmak isterdim.”
“Tamam… Ben öperim alnından gece yatmadan önce.” dedi hemen.
“Ne münasebet be!” dediğimde bu sefer daha da şaşırdı.
“Sen babamdan da delisin.” dediğinde ona baktım.
“Ne delisi ya? Asıl deli sensin bir kere!” diyerek ağlamamı şiddetlendirdim.
Bir anda bana yaklaşarak beni kollarının arasına çekip sarıldı.
“Söz, seni buradan çıkaracağım. Ama lütfen sabret.”
Kafamı onaylar gibi salladım.